Haberler

Aile Bakanlığı'nın çelişkili yüzü: 3 çocuk söylemi ve istihdam seferberliği politikası

Türkiye'nin doğurganlık hızı yenileme eşiğinin altında, 2038'de tarihte ilk kez nüfus azalmaya başlayacak. Peki Aile Bakanlığı bu tehlikeyi görüyor mu? Görüyor. Ama aynı bakanlık, anneliği değil istihdamı önceleyen absürt politikalar üretiyor. Bu bir çelişki değil; bir trajedi. Bu varlık-yokluk meselesidir!

Abone Ol

Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu, doğum oranlarının ciddi manada azaldığını söyleyerek bu durumun savaştan bile daha tehlikeli olduğunu vurgulamıştı.

Afyoncu sözlerini şöyle sürdürmüştü: "Türkiye nüfus meselesinde bir kâbusa doğru gidiyor. Nüfus artış hızımız durma noktasına geldi. Şu anda Türkiye'nin en önemli sorunu nüfustur. Böyle giderse Türkiye ne olur? Ben açık ve net söyleyeyim; Anadolu'da yaşlı bir Türk nüfusu olur. Tarım başta olmak üzere hiçbir alanda çalışacak işgücü üretemeyiz. Bu çok ciddi bir risk. Gerçek bir beka sorunu."

Afyoncu son olarak şu çarpıcı uyarıyı yapmıştı: "Nüfus konusunda tehlike kapıyı çalmıyor, kırıyor. Hâlâ tehlikenin farkında değiliz. Çok acil tedbirler alıp uygulamaya sokmazsak 2100'de Türkiye'nin nüfusu 25 milyona kadar düşebilir."

85 milyon nüfuslu bir ülke için 25 milyon rakamı ne anlama gelir? Türkiye'nin bugünkü nüfusunun üçte birinden azına indiğini söylemek demektir. Bu, bir felakettir. Ve bu felaket, kimse görmüyormuş gibi yaşanırken politikalar tam ters istikamette gitmeye devam ediyor.

Bakan Göktaş: Hanelerin yüzde 57’sinde 18 yaş altı çocuk bulunmuyor

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Göktaş da “Nüfus konusu, bizim için bir beka meselesi. Genç ve dinamik nüfus yapısı her zaman dayanağımız oldu. Hane büyüklüğümüz oldukça küçüldü, hane ortalamamız 3,17. Hanelerin yüzde 57'sinde 18 yaş altı çocuk bulunmuyor. Hızla yaşlanıyoruz. Nüfusta da bütün dünyada düşüş var ama ülkemizdeki düşüş çok hızla oldu. Bazı ülkelerin 90 yılda yaşadığı düşüşü biz, 27 yıl gibi kısa bir sürede yaşadık. Doğurganlık hızımızda bu şekilde gidersek önümüzdeki 5 yıl içerisinde ilkokul çağındaki çocuk oranımız 900 bin azalacak. Bu, çok büyük bir düşüş.” diyor. Buraya değineceğiz! Doğurganlık oranlarına bakalım.

2024 yılında toplam doğurganlık hızı 1,48 çocuk olarak gerçekleşti. Bu oran 2001'de 2,38 çocukken 2024'te 1,48 çocuğa düştü. Bir toplumun nüfusunu yenileyebilmesi için gerekli olan 2,10 seviyesinin altında kalış sekizinci yılına girdi.

Canlı doğan bebek sayısı 2024 yılında 937 bin 559 oldu. Dikkat edin: Sekiz yıl önce hâlâ 2,10'un üzerindeydi. Bugün 1,48. Düşüş durmuyor, aksine ivmeleniyor.

Doğurganlık hızı 1950'li yıllarda kadın başına 6-7 çocuk seviyesindeydi. Bu oran 1980'lerin sonu ve 1990'ların başından itibaren düşüş hızlandı. 2000'li yılların başında bir süreliğine 2,1'in biraz üzerinde sabit kalan doğurganlık hızı, son yıllarda yeniden düşüşe geçerek 2024 itibarıyla 1,48 çocuk seviyesine geriledi.

Coğrafi tablo da son derece çarpıcı. 2024 yılında Türkiye genelinde 71 ilde doğurganlık hızı, nüfusun kendini yenileyebilmesi için gerekli olan 2,10 seviyesinin altında kaldı. 1,50 çocuk seviyesinin altında kalan il sayısı ise 55'e yükseldi. 3 çocuk ve üzeri doğurganlık gösteren tek il Şanlıurfa kaldı.

Şanlıurfa, Van, Şırnak, Mardin, Muş, Siirt, Diyarbakır, Batman, Ağrı ve Gaziantep gibi doğurganlık hızı yüksek iller olmasa doğurganlık hızının 1 çocuğa kadar ineceği öngörülüyor.

Yani Türkiye'nin demografik geleceği birkaç Güneydoğu iline yaslanmış durumda. Batı Anadolu'nun büyük kentleri fiilen nüfusunu yenileyemiyor.

Eğitim düzeyiyle doğurganlık arasındaki ters orantı da son derece dikkat çekici: Eğitim durumuna göre yapılan incelemelerde okuma yazma bilmeyen kadınların doğurganlık hızı 2,65 çocuk iken yükseköğretim mezunlarında bu oran 1,22'ye kadar düştü.

2038’de tarihte ilk kez nüfus azalacak

Uzmanlar "2038'de nüfusumuz tarihte ilk kez azalmaya başlayacak" diyor.

Türkiye, Cumhuriyet tarihinde hiç nüfus kaybetmedi. Her yıl artan bir nüfusla 85 milyona ulaştı. 2038'den itibaren bu tablo tersine dönecek ve ilk kez eksi yönünde gidilecek. Üstelik bu bir tahmin değil, mevcut verilere dayanan bir projeksiyon.

Türkiye hâlâ görece genç bir nüfus yapısına sahip olsa da hızla yaşlanan toplumlar kategorisine yaklaşıyor. Bugün genç ülke diye övündüğümüz Türkiye, politikalar değişmezse yakında Avrupa'nın yaşlı ülkeleri arasında anılacak.

Aile Bakanlığı’nın çelişkisi: Kurum zıt kararlar alıyor

İşte tam bu noktada tablo kaygı verici olmaktan çıkıp vahşet boyutuna ulaşıyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bir yanda nüfus krizini gündemine alıyor, diğer yanda bu krizi derinleştirecek politikalar yürütüyor.

Bakan Göktaş, "2024 yılının kadın istihdam seferberliği yılı olacağına inanıyorum" dedi ve kadın istihdam oranını yüzde 32,5'ten 2028 sonuna kadar yüzde 36,2'ye çıkarmayı hedeflediklerini açıkladı.

Göktaş, "Kadınların sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel hayatın her alanına eşit katılımlarının sağlanması ülkemizin topyekun kalkınmasının anahtarı rolündedir" ifadelerini kullandı.

Bu söylemler kulağa hoş geliyor. Ama rakamların mantığına bakıldığında, içinden çıkılamaz bir çelişki ortaya çıkıyor.

Çelişkinin matematiği şu: Eğitim seviyesinin artması ve üniversite eğitiminin yaygınlaşması, evlilik ve doğum yaşını ileriye taşıyor. İş hayatına katılan kadınlar için çocuk sahibi olmak daha geç yaşlara öteleniyor ve bu da doğurganlık penceresini daraltıyor. Yükseköğretim mezunu annelerde doğurganlık hızı yalnızca 1,22 çocuk.

Yani sistematik olarak şunu yapıyoruz: Eğitim düzeyi yüksek, kadınları iş hayatına çekiyoruz; bu grubun zaten en düşük olan doğurganlık oranını daha da aşağıya çekiyoruz. Sonra da "neden nüfus düşüyor?" diye soruyoruz.

Herkesi seküler hayatın dayattığı şekilde yetiştirecek olursak halimiz nice olur? Bu bir politika felaketidir.

Annelik: Küçümsenen rol

Türkiye'de anneliğin içtimai statüsüne bakın. Çalışan kadın; kariyer sahibi, bağımsız, modern olarak konumlandırılıyor. Anne ise; eve kapanmış, bağımlı, "geri kalmış" kulplarını taşıyan bir kavrama dönüşüyor.

Bu zihniyet dönüşümü tesadüf değil. Onlarca yıl boyunca medyadan eğitime, dizi filmlerden reklam dünyasına kadar annelik küçümsenirken kariyer yüceltildi. "Evinin kadını, çocuğunun anası olmak" neredeyse bir başarısızlık göstergesi haline getirildi.

Oysa annelik, bir milletin geleceğini inşa eden en temel görevdir. Hiçbir meslek, nesil yetiştirmek kadar stratejik değil; hiçbir kariyer, bir çocuğun ilk öğretmeni olmak kadar kalıcı iz bırakmıyor.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Eryurt, krizler uzun sürecek olursa sık tekrar ederse yeni bir norm oluşmasının, doğum oranlarının kalıcı bir şekilde düşmesinin söz konusu olabileceğini vurguladı.

Yani sorun artık yalnızca ekonomik değil. Kültürel bir norm değişimi gerçekleşiyor ve bu norm, anneliği sistemin dışına itiyor. Ve bu vaziyeti düzeltmesi gerekenler, iyiliğe değil, kötülüğe çanak tutuyor.

barandergisi.net

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }