Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde sergilenen son perde, vefat eden bir sanatçının ardından dökülen gözyaşlarından ziyade, bu ülkenin sözde aydın ve sanatçı sınıfının milletin ruh köküne ne kadar yabancılaştığının utanç verici bir vesikasıydı. Ölüm gibi mutlak, sarsıcı ve uhrevi bir hakikati bile ucuz bir tiyatro sahnesine hapseden bu zihniyet, tabutun etrafında adeta seküler bir kilise ayini icra etti.
Ne idüğü belirsiz kilise müzikleri, fatihasız dudaklar, tabut etrafında sergilenen maneviyattan soyutlanmış tuhaf tapınma ritüelleri... Asırlardır bu toprakları mayalayan İslam’ın vakarı ve Türk’ün cenaze adabı nerede; bu ruhsuz, sentetik ve baştan aşağı "yabancı" uğurlama garabeti nerede? Batılı efendilerine yaranmayı marifet sanan, kendi öz değerlerinden tiksinen ama Batılının kendi inancına gösterdiği sadakatin binde birini kendi dinine göstermekten aciz koca bir "kompleksli ev zencisi" sendromu izliyoruz. İşin acı tarafı, hayranı oldukları o Avrupalı bile kendi cenaze ritüellerini kafasına göre değiştirmiyor, bin yıllık kilise geleneğini deforme edip saçma sapan dileklerle şaklabanlığa vurmuyor.
Allah rahmet eylesin'den vebalı gibi kaçıyorlar
İş taziye dileklerine geldiğinde ise ortaya çıkan ironik manzara, samimiyetten tamamen uzak bir lügat paralama ve nevzuhur bir "orijinallik" yarışından ibaret. Dudaklarından dökülmesi gereken kısacık bir "Allah rahmet eylesin", "Mekanı cennet olsun" duasından adeta vebalı gibi kaçıyorlar. Sanki İslami bir mefhum kullanmamak üzerine hususi bir yemin etmişler.
Serhat Kılıç'ın vefatının ardından Kıvılcım Arslan'ın "Melekler ruhunu alırken 'ayy canını yakmadım umarım' desin" hezeyanı... Şevket Çoruh'un ölüm gibi bir hakikat karşısında "Sol şeritten kaynak yaptın" şeklindeki laubaliliği... Demet Evgar'ın "Sonsuz alemde huzur yağsın üstüne" diyerek paganist bir ritüeli andıran aforizmaları ve Tolga Sarıtaş'ın "Devrin daim olsun" temennisi... Ve Ceyhun Fersoy'un "Ah canım abim naaptın yaa inanamıyrum" sığlığı. Koca bir idrak tutulması. Hayatını kaybeden meslektaşlarının ardından sergiledikleri bu trajikomik edebiyat parçalama çabası, aslında içlerindeki devasa manevi boşluğun, köksüzlüğün ve çaresizliğin feryadı değil midir?
Gayrimüslimler için kullanılan "Toprağı bol olsun" sözünün bile kime, neden söylendiğini idrak edemeyecek kadar asil kültürüne ve inancına cahil kalmış bu zümrenin en büyük ikiyüzlülüğü ise cami avlusunda başlıyor. Madem bu dine bu kadar uzaksınız, madem "Müslüman görünmek" size bu kadar zül geliyor, ne diye eninde sonunda imamı çağırıp o musalla taşına yatırılıyorsunuz? Ne diye o cenaze namazını kıldırıyorsunuz?
Her cenazede ortaya çıkardıkları o ucube adetler de cabası... İmam saf tutun der, kadın erkek karışık, başı açık, edepten, huşudan ve ciddiyetten yoksun bir nümayiş sergilerler. Bir de utanmadan imama muhalefet edip "din bu değil" diyerek kendi yozlaşmış seküler hayat tarzlarını, İslam'ın o vakur cenaze nizamına dayatmaya kalkarlar. Ne kadar Hristiyan adeti varsa üzerine bin katarak İslam cenazelerinin ruhunu tahrip etmeye çalışmaları, içten içe duydukları o derin aidiyetsizliğin dışavurumundan başka bir şey değil!
Sahnede, kilise müziği eşliğinde sergilediğiniz bu nobran şov, vefat eden meslektaşınıza gösterdiğiniz bir hürmet mi? Tam aksine, arkasından bir Fatiha bekleyen savunmasız bir ölüye yapılan en büyük eziyet ve saygısızlıktır. Bizim inancımızda cenaze, böyle ne idüğü belirsiz, ruhsuz ve histerik ritüellerle bir panayır alanına çevrilmez. Vakur bir sükûnetle, İslami usullere kati surette riayet edilerek ve musallanın hakkı verilerek ebediyete uğurlanır. Kendi köksüzlüğünüzü ve Batı taklitçiliği kompleksinizi tatmin etmek uğruna bir cenazeyi şovunuza dekor olarak kullanıp, merhumun ruhuna acı veriyorsunuz. Adeta ölüye eziyet eden bir yabancılaşma tiyatrosunu ibretle seyrettik.
Baran Dergisi