Türkiye’nin şehirleri, seküler-Kemalist belediyeciliğin heykel furyasıyla tarihî ve kültürel kimliğinden koparılıyor. Meydanlara, kavşaklara, sahillere ve tarihî merkezlere yerleştirilen mitolojik figürler, çıplak bedenler, antik hükümdarlar ve neyi temsil ettiği anlaşılmayan modern kütleler, “sanat”, “turizm” ve “çağdaş kent” ifadeleriyle pazarlanıyor. Osmanlı-İslâm mirasının görünür izleri bakımsızlığa terk edilirken Yunan ve Roma sembolleri şehrin en itibarlı noktalarına taşınıyor. Böylece Anadolu şehri kendi tarihini, inancını ve yaşayan halkını anlatan bir medeniyet mekânı olmaktan çıkarılıp seküler ideolojinin açık hava galerisine çevriliyor. Şehrin silüeti, meydanın merkezi ve milletin bakışı değiştirilerek kültürel yapı adım adım tahrip ediliyor.

Bu heykel tutkusunun arkasında redd-i miras ile mekâna hâkimiyet arzusu bulunuyor. Osmanlı ve İslâm’a ait hiçbir unsurun şehrin belirleyici yüzü olmasın isteyen laik Kemalist zihniyet, meydana diktiği tek bir heykelle o bölgenin hafızasına el koyuyor. Halkın çoğunluğu Müslüman olsa bile şehrin merkezinde Attalos, Venüs, Amazon veya çıplak erkek ve kadın figürü yükseltilerek “Görünür yüz hâlâ bizim” mesajı veriliyor. Heykel bu anlayışın taşlaşmış bayrağına dönüşüyor; bakışı kendine çekiyor, buluşma noktası oluyor, fotoğraflarla çoğalıyor ve zamanla şehrin sembolü diye sunuluyor.
“Zulüm 1453’te başladı” sözünde açığa çıkan Bizans-Roma özlemi de bu tercihin uç noktadaki ifadesini oluşturuyor. Fethi hazmedemeyen muhayyile, kaybettiği Roma ve Bizans dünyasını Anadolu meydanlarında semboller üzerinden yeniden kurmaya çalışıyor adeta.

Ucubeler panayırı
● Antalya’nın tarihî merkezine üst gövdesi çıplak II. Attalos heykeli dikilirken Altın Portakal döneminde 19 ilçeye onlarca altın renkli Venüs dağıtılıyor.
● Kemer’de Büyük İskender’e bağlanan Hanna figürü ve müstehcenlik tartışmalarıyla gündeme gelen “Aşk Yağmuru” heykeli öne çıkarılıyor.

● İzmir Smyrna Meydanı Amazon kadınlarıyla, Karşıyaka Çarşı girişi “çağdaş kadın” figürleriyle donatılıyor.
● Bergama’da Aristonikos modern sınıf mücadelesinin öncüsü şeklinde yeniden yorumlanarak park girişine yerleştiriliyor.
● Samsun’da Amazonlar dev bir savaşçı heykeli ve yirmiyi aşkın figürle şehrin turistik yüzüne dönüştürülüyor.

● Edirne’deki “Özgür ve Çağdaş Kadın” heykeli, kadının başındaki örtüyü atarak güya özgürleştiği anlamı dayatılıyor.
● Eskişehir’de bankta sızan sarhoş adam ve çekirdek çitleyen eşek, Kars’ta parçalanmış dev insan sureti "şehir estetiği" diye sunuluyor.

● Silifke’de Üçüncü Haçlı Seferi’nin kumandanı Barbarossa’nın heykeli dahi dikiliyor; eser halkın tepkisi üzerine beş gün içinde kaldırılıyor.

Müslüman Anadolu’nun meydanlarında kendi kahramanları geri plana itilirken antik hükümdarlar, pagan tanrıçalar, Haçlı kumandanları, çıplak heykeller ve seküler kadın tasvirleri hürmet makamına çıkarılıyor.
Meydanlar bize yabancı, kaba ve biçimsiz çirkinliklerle işgal edilmemeli
Bir medeniyetin şehir anlayışı, fâni şahısları taş ve tunç içinde büyütmek yerine fikir ve gayeyi âbideleştirir. Meydanlar kaba insan suretleriyle, bize yabancı, biçimsiz çirkinliklerle işgal edilmemeli.
Mücerret biçimler, kitabeler, nakışlar, su ve mimari nispetle mânâ kazanır. Çünkü insan neyse şehir odur. Şehir neyse insan da odur. Şehre yerleştirilen her sembol, gelecek nesillerin hafızasına işlenen bir dünya görüşü taşır.
Bu sebeple Anadolu meydanlarında yürütülen sembolik işgalin önüne geçilmelidir.
Kamuya yerleştirilen eserler şehir tarihi, medeniyet ölçüsü, estetik kıymet ve toplumsal karşılık bakımından denetlenmelidir. Şehirlerini yabancı sembollere bırakan Müslümanlar, zamanla kendi çocuklarının hafızasını da aynı zihniyete teslim eder.
Gerçek bir şehir ve âbide anlayışı nasıl olmalıdır?
İslam-Doğu medeniyeti, asırlar boyunca taşın, suyun, ahşabın ve yazının nispetiyle muazzam bir estetik dünya kurmuştur. Şehir insanı terbiye ettiğine göre, şehirdeki her taşın doğruyu, güzeli ve mücerret mânâyı telkin etmesi gerekir.
Fâni şahsın bedenini kaba bir biçimde dondurup taş ve tunç içinde putlaştırarak hürmet makamına çıkarmak yerine fikri, gayeyi ve mücerret ölçüyü öne çıkaran âbideler kurulmalıdır. Bedenin tahakkümü değil, ruhun ve fikrin derinliği şehre hâkim olmalıdır.
Anadolu kadını, Batılı kalıpların veya çıplaklık dayatmalarının nesnesi değildir. Cephedeki fedakârlığını, irfanını ve vakur duruşunu yansıtan mekânsal düzenlemeler ve mücerret abidelerle anılmalıdır.
Antik döneme ait eserler elbette tarihî birer emanet olarak müzelerde ve arkeolojik sahalarda korunmalı ve anlatılmalıdır. Ancak yaşayan kentin kalbi olan meydanlar, sadece o toplumun kendi inancına, tarihî hafızasına ve canlı ruhuna açılmalıdır.
Baran Dergisi





