İstanbul özelinde resmi veriler aktif yeşil alan oranını kısıtlı seviyelerde tutarken, Dünya Sağlık Örgütü tavsiyeleri birey başına en az 9 metrekarelik açık yeşil alan varlığını şart koşuyor. Mimaride hakim olan aşırı betonlaşma, şehir insanının ruh dünyasında derin tahribatlara ve kronik gerginliklere sebep oluyor. İnsanın yaratılışında yer alan toprağa aidiyet hissi, yerini gri duvarların soğukluğuna bırakıyor. Bu vaziyet, ferdin kendi öz benliğiyle kurduğu bağı da günden güne zayıflatıyor.
Psikolojik fatura
Topraktan kopuşun psikolojik faturası ve biyolojik tepkiler çevre psikolojisi alanında "Doğa Yoksunluğu Sendromu" şeklinde tanımlanan hâl; dikkat süresinin kısalması, yüksek kaygı seviyesi, kronik yorgunluk ve genel tükenmişlik haliyle kendini gösteriyor. Ulm Üniversitesi ile Colorado Üniversitesinin ortaklaşa gerçekleştirdiği bilimsel çalışmalar, çocukluk dönemini kırsal alanda ve tabii çevre içinde geçiren fertlerin stres anlarında güçlü bir biyolojik direnç sergilediğini ortaya koyuyor. Sadece yüksek binalar ve asfalt yollar arasında büyüyen nesiller ise zamana karşı yarışırken veya yoğun iş temposu altındayken aşırı stres hormonu salgılıyor. Ağaçların varlığı, toprağın nemi ve gökyüzünün kesintisiz görünümü, insanın biyolojik yapısının doğrudan ihtiyacı oluyor. Bu tabii ihtiyaçtan uzak yaşamak, içtimaî ilişkilerde tahammül eşiğinin düşmesine, sebepsiz öfke patlamalarına ve kalıcı huzursuzluk hallerine sebep oluyor. Açık havada geçirilen vakit, zihnin kendini onarma sürecini hızlandırarak sinir sistemini yatıştırıyor.
Modern kentin yapay ritmi, yitirilen iç huzur ve dijital sığınaklar şehirlerin kesintisiz gürültüsü, yapay ışıklandırmaları ve motorlu araç trafiği, zihnin kendi kendini yenileme kapasitesini aşındırıyor. Sanayi sonrası kurgulanan kent mimarisi, insanı sadece üretim ile tüketim döngüsünü sürdüren bir aktör olarak konumlandırıyor. Toprakla teması kesilen fert, iç dengesini korumakta zorlanıyor ve tabiatın evrensel ahenginden (âhenk-i kevnî) uzaklaşıyor. Yeşil bir yaprağın rüzgardaki salınımı, suyun akış sesi ve toprağın kokusu, zihni sakinleştiren tabii şifa unsurları oluyor. Fertler bu tabii sığınaklar yerine mobil cihazların ve dijital ekranların parlak ışığına yöneliyor.
Çözüm yolları
Ferdî ve içtimaî iyileşme için yapısal çözüm yolları olarak, şehir imar düzenlemelerinde beton yoğunluğunu kıracak mahalle koruları, cep parkları, dikey bahçeler ve yeşil çatılar öne çıkıyor. Kişi başına düşen yeşil alan oranını yasal alt sınırlarla güvenceye almak, kentsel dönüşüm süreçlerinde tabiatı merkeze alan tasarımları zorunlu kılmak gerekiyor.
Okul müfredatlarında ders saatlerinin bir bölümünün doğrudan açık alanlara taşınması öğrenme kapasitesini artırıyor. Orman okulları modeliyle biyoloji, resim ve beden eğitimi gibi dersler tabii ortamlara çekilince çocukların çevreyle kurduğu bağ güçleniyor. Erken yaşta toprakla temas eden çocuk, tabiatın ritmini ve canlıların döngüsünü içselleştiriyor.
Yeni konut ve iş yeri projelerinde iç bahçeler, ahşap malzeme kullanımı, geniş pencereler ve doğal ışığı maksimum seviyede içeri alan mimarî tasarımlar ön plana geçiyor. Binaların hava akımına izin verecek şekilde konumlandırılması, mekânın ruhanî havasını iyileştiriyor.
Fertlerin günlük hayat rutinlerine düzenli doğa yürüyüşü saatleri eklemesi zihinî rahatlama getiriyor. Hafta sonlarında şehir çeperindeki ormanlık alanlarda vakit geçirmek, ağaçların gölgesinde zaman geçirip tabiatın ritmine katılmak biriken zihinî yorgunluğu hafifletiyor.
Şehir sakinlerinin ortaklaşa bitki ve sebze yetiştirebileceği topluluk bahçeleri sosyal bir terapi alanı oluşturuyor. Toprakla bizzat temas ederek üretim yapmak, tohumun yeşermesine şahitlik etmek hem stresi azaltıyor hem de zayıflayan komşuluk bağlarını ihya ediyor.