Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, “Aydın çağından mesûl insandır” der. Mirzabeyoğlu, aynı zamanda bu kategoride olan insanı, “Bir dünya görüşünün bütün toplum tabakalarında, aydınlar, ilim adamları, sanatçılar, hukukçular, siyasetçiler vesaire bütün toplumsal iş ve verim şubelerinde, dalga dalga ayrı renklerde görünmesini ifade eden…” diye tanımlar.

Toplumumuza baktığımız zaman, aydın, çağın ihtiyaçlarına cevap vermediği gibi, kendi görevi olan bu mesuliyetten de kaçınmanın yollarını arıyor, günü kurtarmalık işlerle, büyük çileden kaçınıyor. Hiçbir riske girmeden, hiçbir sorumluluk almadan ve hiçbir fedakarlıkta bulunmadan hareket ediyor. Halbuki büyük ıstırap halinde günümüzün meselelerine derinlemesine eğilmek, teşhis koymak ve çözümler getirmek aslî görevidir aydının. Biz aydın derken, bu tanıma, profesörleri, akademisyenleri de dahil ederek söylüyoruz. Çünkü hakiki anlamda aydın kıtlığı yaşanırken, yerini sahtelerin doldurduğu da su götürmez bir gerçek. Çünkü eşya ve hadiselere, insan ve topluma dair söylenen gerçek hiçbir şey yok; sadece akademik anlamda yıllardır safsata üretiliyor, hazmedilmemiş tonlarca bilgi, yığınlar halinde zihinlere boca ediliyor...

İki ay önce akademinin rezil durumuna dair bir haber ortaya çıkmıştı. Haberde doçentliğe kolay yoldan ulaşmak isteyen kimi akademisyenlerin, parayla makale yazdırdığı, ücretlerin makale başına 5 bin TL ile 100 bin TL arasında değiştiği, 5 dergide yayımlanma garantisiyle 500 bin TL’lik ‘doçentlik paketi’ yapıldığı yer almıştı.

İşte memleketin akademisinin perişan manzarası... Hiçbir işin çilesinin çekilmediği, olmadığı mananın maliki görünmenin geçer akçe olduğu çağımızın aydın tipi...

Üstad Necip Fazıl Kısakürek, ta 1978’de bu meseleye değiniyor, aydının sorumluluğunu yüklenmediğini “Aydın tipi” başlığıyla işliyor.

İşte Üstad’dan aydın tipi:

Diploması vardır; (Barem)e yarar, Avrupa'da okumuştur; bütün takdir ölçülerini avlamaya yarar. Son derece soğukkanlıdır; dolu dizgin coşkunlukların uyandıracağı itimatsızlık havasından kaçınmaya yarar. Hiçbir işde acele ettiği görülmez; adım başında düşülen çukurlardan korunmaya yarar. Kendi anlayışınca şahısların "eşref saati"ni kestirmekte ve boş yere rahatsız edişlerden uzak kalıp nefsini nâdir ve bakir göstermekte incelik sahibidir; "vay canına, bu adam ne gizli hazineymiş de haberimiz yokmuş!" teşhisini uyandırmaya yarar. Başladığı bir eser var, fakat bitirdiği tek cümle yoktur, "olur şey değil; siz onun dâvaları ele alışındaki zorluk ve titizlik derecesine bakın!" hükmünü doğurmaya yarar. Ve nihayet sanatının en ileri ve en verimli numarası halinde, susmayı, yâni söz söylemesi beklenirken susmayı, tam muhatab olduğu yerde susmayı, muhataplığını bir kere temin ettikten sonra susmayı bilir; bu da, hakkındaki olgunluk telâkkisinin son taşını yerine oturtmaya yarar.

Hâsılı, bu örnek, aslında birer gerçek kıymet olan bazı meziyetlerin, ruhundan tamamiyle mahrum, fakat dış ifadelerini ustalıkla benimseyerek kendisini bir şey zannettiren misilsiz "Suret-i Hak" sahtekârıdır. Fâni zaferini avlamakta da silâhı gûya ağır başlılık, kılıcı ise gûya sükûttur. Öyle ki, fikir, sanat, muaşeret, zevk, hangi sahada olursa ol- sun, kendisini sivriltmek hususunda herhangi bir tedbire el atmak yerine, tedbire el atanların tepetaklak geleceği ânı bekler. Böylece kendi yükselmesiyle değil, başkalarının düşmesiyle ön plâna geçmekten ibaret tâbiyesini semerelendirir.

Ve herşeyi bildiği halde sükût eden büyük ve kâmil insanın duruşuyla, hiçbirşey bilmediği için susan odun parçası arasındaki dış benzerliği, birinci ihtimal lehinde bir işaret gibi kullanıp, muhitin nefsaniyetini incitmeksizin vehim aynalarına dev çapında aksetmeyi becerir.

Her türlü (risk-riziko), hamle ve fedakârlık ahlâkına uzaklık ve (şef)e körü körüne bağlılık...

Ben böylelerine "sükût muhtekiri" derim ve bu soydan âlim, politikacı, profesör, muharrir, devlet reisi, nice örnekler bilirim.

İslâm davasının düşmanı siyonist yahudi İslâm davasının düşmanı siyonist yahudi

Böylelerini yetiştiren ruh iklimini de son yarım asırlık devre olarak tespit edebilirim.