İktibas

“Eselâm” ve Necip Fâzıl’da Peygamber aşkı

Abone Ol

Üstad Necip Fazıl Kısakürek, Peygamberimizin neslinden es-Seyyid Abdülhakîm Arvasî hazretleri ile tanıştıktan sonra, yeni bir yol ve istikâmet tutar. Bu, “pazarlıksız İslâm” diye ifade ettiği Allah ve peygamber aşkıdır. Bir ömür, bu uğurda mücadele etmiş, bu aşkla yaşamış ve bu aşkla öbür âleme göçmüştür.

Esselâm”, Üstad Necip Fazıl’ın “Kıyâmete kadar gelecek mukaddesatçı Türk Gençliğine ithaf ettiği” şiir kitabıdır. Esselâm’ın alt başlığı, “Mukaddes Hayattan Levhalar” adını taşıyor. Üstad bu eserde, Kâinatın Efendisi’nin hayatından seçilmiş tabloları şiirleştiriyor. Kitapta, Mukaddes Hayatın, Hicrî takvime göre 63 sene oluşundan ilhamla, 63 şiir yer alıyor. Bu 63 şiirin 7 parçasını, 1950’li yıllarda broşür olarak da yayınlanan “Manzum 101 Hadis” teşkil ediyor. Kitabın başında, eserin “Takdim”i, sonunda da 11 maddelik oldukça dokunaklı “Vasiyet”i var. Üstad, “Takdim”inde, Allah ve Resûlüne bağlılığını dile getirdikten sonra, şöyle diyor: “Bu eser, hararet derecesini termometrelere ifâde ettirmekten âciz olduğum bir ruh çilesi içinde, 1960-1961 hapsimde yazılmaya başlandı ve ondan sonra, haşin hayatın zâlim çarkları arasında tekrar gaflet tüneline giren ruhumun kasvet ikliminde 11 yıl uyuyup 1972 Ramazan ayında ve ötesinde, belki daha yakıcı bir çile dürtüşüyle tamamlandı. Umulur ki, bir gün Türk edebiyatı, bu eseri, yeni zamanların İslâmî tahassüste ilk temel kitabı saysın... Ve destanlık çapta cehd sarfetmenin ne demek olduğu, bu vesileyle görülsün...”

Sezai Karakoç’un şöyle bir tesbiti var:

Na’t, Peygamberin şiirle yapılmak istenen portresidir. Peygamber nasıl insanın ufkuysa, na’t da şiirin ufkudur.” Bu değerlendirmeden hareketle, “Esselâm” için de, Necip Fâzıl şiirinin ufku, Esselâm’dır” diyebiliriz.

Üstad, Esselâm için şöyle diyor:

“Binyediyüz küsur mısralık, kemmiyette küçük bir destan... Fakat keyfiyette, her kelimesi bir beyin törpülemesine mal olduğuna göre, bilmem ne?... Dâvâ, o nura yaklaşmak. ... O nur ise, insanı ve idrâki bir ân içinde yakıp kül edici kuvvette... O halde, eser hakkında verilecek hüküm, bu yanış ve kavruluş borcunda, hangi derecenin tutturulup tutturulamadığında... Keyfiyet hükmü, ancak böyle bir ölçüyle verilebilir...” Üstadın, “Esselâm”la, şiirin ufkunu kâmil mânâda yakaladığına şâhid oluyoruz.

Şeyhi Abdülhakîm Arvasî Hazretlerini tanıdıktan sonra yazdığı, kitabına da isim olan “Çile” şiirinde,

Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta.

diyen şair, “Çile” kitabının başındaki “Şiirlerim ve Şairliğim” yazısında, “Biz şiiri iman için bilmişiz ve bu mihrak bilgiyi, her bilginin geçtiği binbir yol ağzı biliyoruz.” diyor. Ona göre, “Şair demek, gaye insan ve ufuk peygamberi, kâinatın efendisi’ni, Allah’ın Sevgilisini sezmeye doğru hususî ve ileri bir istidat. . . “

“Üstün idrâk müessesesi şiir, ilk borç olarak, elinde kâinat sırlarının anahtarı, O’nun hilkat sırrının ve Kâinat Efendiliği makamının eşiğinde dize gelecektir. Şiir, bu mukaddes eşiğin süpürgesi, şair de, boynundaki süpürgecilik borcuyla, insanoğlunun en yüksek rütbelilerinden birisi. . . Ben, bu rütbelerin en yükseği içinde, onun ümmetlik liyâkatinin en alçak ferdi olarak, o mukaddes eşiğin süpürücüsüyüm! Kendimi böylece takdim ederim!”

Şiire ve şaire böyle bir memuriyet ve mes’uliyet yükleyen bir şairin bu ifâdelerinden yola çıkarak, Esselâm’ın, yeni zamanlar Türk edebiyatının ve Türk şiirinin, İslâmî tahassüste önemli kitaplarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Çileli, fırtınalı bir ömür yaşadıktan sonra, arkasında 100 cildi aşan bir eser bütünüyle birlikte, unutulmaz ve silinmez izler bırakan Üstad Necip Fâzıl Kısakürek, aramızdan ayrılalı 34 yıl oldu. O, şimdi sonsuzluk âleminde. . . 1934 senesinde ve 30 yaşında iken, 20. asrın bu büyük dehâsının hayatında, destanî bir değişim ve dönüşüm gerçekleşir. . . “Mürşidim, kurtarıcım” dediği Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ile tanışır. . . “Genç Şair”, “Kaldırımlar Şairi” gibi sıfatlarla anılırken, bu tanışmanın ve yaşadığı değişimin, tuttuğu yeni yolun ve istikâmetin farkına varılır varılmaz, sanat ve edebiyat çevrelerinde, “Mistik Şair, “Bay Mistik” gibi hafife alıcı, küçümseyici alaylı ifâdelerle anılmaya başlanır. . O, bunlara hiç aldırış etmeden yoluna devam eder. Bizim Yunus’un tabiriyle,

“Ballar balını”bulmuştur. O büyük zatla tanışmasını ve sonrasındaki istikâmet değişikliğini şöyle dile getirir:

Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum. . .

Bu unutulmaz karşılaşmayı bir başka “Noktalama”sında da şöyle ifâde eder:

Bana, yakan gözlerle bir kerecik baktınız;
Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!

“Yakan gözlerle o bakış”, Necip Fâzıl’ı, altüst etmiştir. Artık, ruhuna “temel çivisi” çakılmış ve “gökyüzü”nün ne demek olduğunun farkına varmıştır.

“Gökyüzü”, Allah’ın, zerre fedâ edil(e)mez nizâmı; “Allah Resûlü’nün Yolu”dur.

Kemalist inkılâplarla rafa kaldırılan “Kurtarıcı Dünya Görüşü”müzdür.

“Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta” dediği şeyle kasdettiği de, Büyük Doğu mücâdelesi ile, bu “Kurtarıcı Dünya Görüşü”nün hayata nakşedilmesi dâvâsıdır.

Üstad’ın, Kâinatın Efendisi olan Peygamberimize bağlılığı, sıradan bir sevgi değil, destanlık bir aşktır. O’nun gelişini ve getirdiği ölçüleri, tebliğ ettiği İslâm Dinini, “Çöle ve Bütün Zaman ve Mekâna İnen Nur” olarak nitelemiştir. Bu isimle, şiirin, tefekkürün ve tahassüsün bütün imkânlarını kullanarak, sınırlarını zorlayarak “Allah’ın Sevgilisi”ne çağdaş bir aşk destanı yazar adeta. “O ki, O Yüzden Varız” der. . . Bununla da yetinmez. “Esselâm” isiminde, bu sefer şiir diliyle bir başka aşk destanı yazar. “Mukaddes Hayattan 63 Levha”dır bu...

1938’de yazdığı “Büyük Doğu Marşı”nda,

Nur yolu izinden git KILAVUZ’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!

der. Meşhur “Sakarya Türküsü” şiirinde de,

Sen kıvrıl, ben gideyim Son Peygamber Kılavuz!

diyerek, “Kılavuz”un kim olduğunu vurgular. Onun, bu mısraları yazdığı Tek Parti (CHP) döneminde, topluma nelerin dayatıldığını ve toplumun nasıl bir “kılavuz”un peşine düşmeye zorlandığını hatırlarsak, Üstad Necip Fâzıl’ın şanlı Büyük Doğu mücâdelesini de, Kâinatın Efendisine olan bağlılığını da daha iyi anlamış oluruz. . .

Necip Fâzıl, soylu bir isyanla meydan yerine çıkar ve “Asıl Kılavuz”u gösterir. Çıkardığı Büyük Doğu Mecmuası’nın kapağına, “Allah’a itaat etmeyene, itaat edilmez” diye bir Hadis meâli koyar. Kitleleri, O Şanlı Kılavuz’un yoluna çağırır. “O’nun Ümmetinden Ol!” der.

Bu şiirin yazıldığı ve Büyük Doğu’un kapağında yayınlandığı sene, 1949’dur.

Beri gel, serseri yol!

O’nun ümmetinden ol!

Sel sel kümelerle dol!

O’nun ümmetinden ol!

Sen, hiçliğe bakan yön!

Hep sıfır, arka ve ön!

Dosdoğru Kâbe’ye dön!

O’nun ümmetinden ol!

Gel dünya, mundar kafes!

Gel, gırtlakta son nefes!

Gel, arşı arayan ses!

O’nun ümmetinden ol!

Solmaz, solmaz, bu bir renk. . .

Ölmez, ölmez;bir ahenk. . .

İnsanlık;hevenk hevenk,

O’nun ümmetinden ol!

Gökte çakıyor haber,

Geber çelik put, geber!

Doğrul yeni seferber,

O’nun ümmetinden ol!

Bu bir seferberliktir. Yeni seferberler yetişir. “İyinin, doğrunun, güzel”in, “solmaz renk ve pörsümez yeni”nin seferberliği...

21 Ekim 1949 tarihli (5. yıl, 2. sayı) Büyük Doğu’nun kapağında şu çağrıyı görüyoruz:

Genç Adam!

Parola: ALLAH

Mukaddes Dâvâyı elden ele TESLİM ET!

Allah Habercisinin habercileri olalım!

“Son Peygamber”, kurtuluşunu arayan insanlığın “son sığınağı”dır. Kapitalizmin, komünizmin, faşizmin, liberal demokrasinin ve bütün bâtıl ideolojilerin zulmü altında inleyen insanlık için “son sığınak”, Allah Resûlü’nün kurtarıcı yoludur. “Son Sığınak” isimli şiirinin şu mısraların okuyalım:

Batı, Batı der, çırpınırlar,

Batı, tükürük hokkasında.

Makine, dimdik demirden put,

İnsanoğlu ruh laçkasında.

Ey insan, sana son sığınak,

Son Peygamberin hırkasında.

Üstad Necip Fâzıl’ın yarım asırlık mücâdele hayatı ve şiiri, hikâyesi, romanı, tiyatro eserleri, senaryo romanları;edebî, tarihî, dinî incelemeleri, monografileri, dinî ve tasavvufî eserleri, diğer fikrî verimleri;çıkardığı mecmualar;hülâsa olarak Büyük Doğu külliyatı,

Efendim, Kurtarıcım, Müjdecim, Peygamberim;

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim. . .

dediği ve aşkla bağlı olduğu Allah Resûlü’nün yoluna adanmıştır. Üstadın hayatı, adanmış bir hayattır. Sık sık, “Dîvânelere muhtacız!” derdi. Kendisi de, Allah ve Resûlünün ulvî dîvânelerinden birisiydi. . . “Vasiyet” inde şöyle der:

Beni de, Allah ve Resûl aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!” Onun gözünü diktiği “Büyük sanatkârlık”,

Allah ve Resûlüne olan aşkından dolayı, kendisine lütfedildi. . . O, bu aşkla yaşadı ve bu aşkla göç etti. . .

Bir “Noktalama”sında;

Oluş sırrı, o nurdan heykelin eteğinde;

Ve ölümsüzlük balı, şeriat peteğinde.

diyor.

Allahü Teâlâ, Necip Fâzil’ın yoluna, Sevgilisinin neslinden Abdülhakîm Arvasî Hazretlerini çıkardı. O’nun “yakan gözlerle bakışı”nı vesile kılarak, Necip Fâzıl’a “ölümsüzlük balı”nı tattırdı... Yunus Emre’nin “bulduğu” “ballar balı” da oydu... Necip Fâzıl da, bir ömür şiirle, fikirle;tuttuğu istikâmetten tek derece sapmadan, kahramanca duruşuyla, memleket gençliğine ve aydınlara bu “ölümsüzlük balını” tattırmak için, “uykusuz, susuz, ekmeksiz” bir ömür çırpındı durdu.

Necip Fâzıl demek, şiirin, çilenin, derin tefekkürün, dinde hassasiyetin mücessem timsali demektir, bizce. . . Üstad, bir tavır adamıdır. “Pazarlıksız Müslüman” duruşunun remz şahsiyetidir çağımızda.

Bir “Noktalama”sında şöyle diyordu:

Garip geldik, gideriz, rafa koy evi barkı!
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı. . .

“Ölümsüz şarkı” dediği, Allah ve Resûlü’nün ölümsüz ölçülerinden başkası değildir. . .

“Çöle İnen Nur”un “Başlangıç” yazısı bir şaheserdir. Kırkbeş yıldır, Peygamberimiz hakkında yazılanları ve yazanları hususî bir alâka ile tâkip ettim. O’na yazılmış şiirleri, na’tları, kitapları okudum. Üstadın eserindeki aşkı, vecdi, heyecanı, hassasiyeti ve bilhassa eserin “başlangıç” yazısındaki tahassüs derinliğini ve tadını hiçbir kitapta bulamadım. Bu konuda yazılmış birçok kitabı, ya ismindeki yavanlığa ve kuruluğa bakarak, ya kabalığa, edeb hatalarına, itikâdî sapmalara bakarak, daha ilk ele alışta, okumaktan vazgeçmişimdir.

Üstad, 1973 senesinde Hacca gitti. Bu hacc ziyaretinden bir eser doğdu. Bu eserin ilk sayfalarında Üstad’ın şöyle bir ifâdesi var:

“Herkesin ayağıyla bastığı topraklara, dudağımı topuklarıma yapıştırmış olarak giderken, kendimi anneye muhtaç bir çocuk kadar zaif hissediyordum...“

Böylesine bir hassasiyetin sahibi olan Üstad Necip Fâzıl; “Çöle İnen Nur”da olsun, “Esselâm”da olsun, “İman ve İslâm Atlası”nda ve diğer eserlerinde olsun, hep bu hassasiyeti gözetmiş ve Efendimizin getirdiği ölçülerin, hayatın her alanına hâkim kılınması için bir ömür cihad etmiştir.

“Ellerime uzanan dudakları tepeyim;
Allah diyen, gel, seni ayağından öpeyim!”

diyen Üstadımız Necip Fâzıl Kısakürek’e, Allah’tan rahmet, aşkla bağlı olduğu, “bal sensin, varlık petek” diye vasfettiği Resûlullah Efendimizden de şefaat niyaz ediyorum.

Muzaffer Doğan, Kaldırımlar’dan Sakarya’ya - Necip Fazıl Sempozyumu, 02-05 Mart 2017 I. Cilt, s. 165-169

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }