İktibas

Hayat bizi eksilterek ilerler

Abone Ol

Bir şeyi kaybettiğimizin idrakine, o şeyin hayatımızdan neyi eksilttiğini tam olarak kavrayabildiğimizde varıyoruz. Ve çoğunlukla bu durum içimizi çok acıtıyor. Çoğumuzun yaşadığımız her şeyi yerli yerine koymak gibi bir zihinsel alışkanlığı yok ama yine de zihin dünyamızda hayatımızın belli bir fotoğrafı var. Gerçek bir eksilme yaşadığımızda, o fotoğrafta birkaç piksel ışığını yitirip sönüyor. Bu eksilmeler daha sık yaşandığında fotoğrafın birçok bölümünün karardığını, bütünlüğündün bir şeyler kaybettiğini görüyor ve kederleniyoruz. Çünkü bu aslında bize nihayetinde fani olduğumuzu, her gün eksilerek yaşamakta olduğumuzu hatırlatan bir şey!

Bulgar yazar Georgi Gospodinov, ‘Bahçıvan ve Ölüm’ kitabından alıntıladığım şu satırlarda bu gerçeği çok dramatik biçimde şöyle örnekliyor: “Bir arkadaşım babası öldüğünde öyle aman aman bin üzüntü hissetmediğini, hatta bu yüzden kendisi için biraz endişelendiğini anlatmıştı. Bir hafta geçmiş, sonra bir ay, sıra dışı pek bir şey yokmuş, evet, aklına gelmesine geliyormuş, kendini mutlu hissetmiyormuş, ama buna gerçek bir üzüntü denir mi – hayır. Sonra bir sabah, dedi, gözlerimi açtım ve inan bana, acıdan kalkamadım. Sanki ağır bir levha ya da bir taş göğsümü sıkıştırmış gibiydi, nefes alamıyordum, beni aniden öyle bir çarptı ki, babamın artık hayatta olmadığını sanki ancak o zaman anladım.”

Beraber yaşadığın, beraber yürüdüğün, güldüğün, konuştuğun, hayaller kurduğun, projeler yaptığın insanların bazıları bir gün beklenmedik bir anda yükünü toplayıp gidiyor. Bu afallatıcı bir şey; bir süre söyleyeceğin bir sözü, kurduğun bir hayali, geliştirdiğin bir projeyi nereye koyacağını bilemiyorsun!

“Hayattayken kendi mezar yerini satın alma fikri, ölümden bir randevu almak demek mi oluyor?” diye sordu yanındakilere, “Yoksa bu hayata ilişkin konfor algımızın tuhaf bir uzantısı olarak mı gündemimize giriyor?”

Telefon hafızamdan kaybettiğim dost ve yakınlarımın telefon numaralarını silmeye bir türlü elim gitmiyor. Çocukça bir avuntu belki bu! Muhtemel ki o numaraları silerken hayatımdan o kişiyle ilgili parçaları da beraberinde silecek olduğumu biliyor, bunu içime bir türlü sindiremiyor, kabullenemiyor ve kendimi bu eksiltici güncellemeye bırakamıyorum.

“İnsanlar nelerle uğraşıyor” dedi bir mezar taşı. “Hiç sorma” dedi yanı başındaki diğer mezar taşı, “seni bilmem ama ben hallerini gördükçe kendimi tutamayıp çok gülüyorum!”

Bir yazar hayata veda edince, bu haberi umuma yaymak isteyenler, işe biraz daha hava ve dramatizasyon katabilmek adına yazdığı satırlar arasından duruma uyacak ölümle ilgili cümleleri taramaya başlıyorlar (Ben de bir yazarım ve bu çok irkiltici bir şey!). Bunu bilen yazarların da aklının ucunda vadenin dolduğu o gün için arkasında içli bir cümle bırakmak fikri oluşuyor mu, bunu merak ediyorum. Edebiyat tarihinde, “Beni ancak öldükten sonra anlayacaklar” fikrini taşıyarak hayata gözlerini yuman pek çok yazar çizer olduğuna eminim. Burada dramatik olan bu iddialarının gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyecek olmaları. Oğuz Atay eserlerinde bunun ironisini çokça yapmıştır mesela. Ancak onda şu da vardır; bu çıkarım aynen doğru çıksa da bu konu yine de bir tutunamama konusudur!

Ölüm acıları hayatı yaşanmaz hale getirmesin diye bulunmuş bir cümle var: Hayat devam ediyor! Elbette hayat devam ediyor ama ben yine de soruyorum: Bundan sonraki hayat öncekiyle aynı mıdır?

Gökhan Özcan, Yeni Şafak

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }