İnsanın bariz vasfı şuurdur; “ben” yönünün ve insanın “görünen” bir varlık olduğunun farkettiricisi şuur... İnsandan başka hiçbir canlı ve hayvan kendi “görüntüsü”nü tanımaz ve “görünen” bir varlık olduğunu “bilmez”; tabiî ki, kendi üzerinde ve eserlerinde kendini inceleyerek davranışlarını tayin etmek gibi bir çile sahibi de değildir. Meselâ büyük taklit yeteneği olan maymun... Hareketleri bizim “şuur”umuz tarafından mânâlandırılır ve “taklit yeteneği” belirlenirken, aslında bu, onun içgüdü dünyasındaki sır içinde “neyse o” davranışıdır; bunun dışına çıkmış değil, içinde!.. Papağan misâli aslında çok daha mânâlı: İnsanın dil içinde doğduğunu, ruha bağlı akıl keyfiyetinin onunla ifşâ olduğunu, onunla düşündüğünü, hayvandaki içgüdü ile varolan “sürü” görüntüsüne mukabil, toplumunu onunla kurduğunu, hayvan sürüsündeki “ben ve öbürü” ilişkisi veya “ben ve çevre” alâkası değerlendirmesinden uzak “tip”e karşılık, insanın “toplum”da varlık ve toplumda “fert” oluşunun idrakine onunla erdiğini, eserlerini onunla yükselttiğini, “öğrenerek-düşünce ile” yaşayabilen ve yaşamasını buna borçlu olan insanın onunla varolduğunu gözönünde tutarsak, konuşabilme yeteneği olan papağan, insanın “öz keyfiyeti”nden pay sahibi mi diyeceğiz?..
Üstelik, koltuk değneği ile yürüyen bir adamın buna ihtiyacı olmayan karşısında üstünlük iddia edemeyeceği hakikati içinde, onun tabiat karşısında maddî âlet ihtiyacsızlığı insana nisbetle ayrıca avantaj(!)
“İnsan, konuşan hayvandır” derler ya... Papağan da konuştuğuna göre?
Ama papağan konuşmuyor, ses çıkarıyor; ne varsa, “ses üstü-suret içi” mânâda var. Konuşmadığı için de, ağzından çıkan kelime ve cümleler BİZİM İÇİN mânâ ifâde etse de düşünmüyor. Ama biz, bizde mânâsı olan bu seslere bakıp “benzerlik” hissiyle hoşlanıyoruz. Maymun için de aynı şey: İnsan davranışları tamamen “ahlâkî” keyfiyet belirtirken, maymun davranışları “sureten” bize benzese de içgüdü sınırındadır.
Aslında bu misâller, insandaki “norm şuuru”nun düşürdüğü yanlışlığı gösteriyor. Batılı bir sosyal psikolog bunun denemesini yapmıştır: Denemeye katılanlara gelişigüzel seçilmiş rakamlar ve şekil serileri vererek, bu rakam ve şekil serilerinin hangi prensibe göre sıralandıklarını bulmalarını istemiş, onlar da hakikatte olmayan bir çeşit kanun bulmuşlar, üstelik böyle bir kanun olmadığı ve ellerindeki serilerin tamamen gelişigüzel seçildiği söylenince de keşfettikleri kanunları hararetle müdafaaya kalkmışlardır.
Bu deneme, insan şuurundaki nizâm ihtiyacını gösterdiği kadar, seçilen bir yanlış nokta etrafında kendini teklif eden verileri toplayan “toplum sistemleri”ne de misâldir.
Bayır aşağı akan bir suyun geçeceği yolları bulmasına bakıp da suya “zekâ” atfetsek; donmasından, buharlaşmasına ve bulut olmasına kadar her şeklini, “şartlara uyum”un görünüşleri ve zekâ delili diye alabiliriz!
“Âlemde şuur”, “sosyal şuur”, “norm şuuru”, “milli şuur”, “sınıf şuuru”, “şuuraltı” diyoruz ve bunların nitelenmesi üzerinde anlaşarak veya çekişerek konuşuyoruz. Peki şuur ne? Şuurun bu içe ve dışa doğru yöneldiği mevzularla anlaşılması veya anlatılması, kısaca; iş, hareket ve verim şubelerinde görünmesi ve bilinmesi, hep “ben değil, benden” sırrıyla “şuur”un bilinmez oluşuna ve bilinmezliği içinde bilinişine işaret... Bütün bunlar, bir velinin ifâdesiyle, “kişi üzerinde bulunduğu işin zamanı içindedir” hikmetinin sırrına bağlı!
“Bilgi”nin bilen'e var olması hakikatiyle, içimizde veya dışımızda “nesne-obje-bilinen-düşünülen” kavramlarıyla belirttiğimiz ve gözümüze, görüşümüze, kavrayışımıza, anlayışımıza, tertibimize mevzu olan herşey, şuurumuzun “şey” hâline getirebilme gücünün ürünüdür. Varlığın şuura –ki son tecritte ruhtur– kendini empoze ettiği için VARLIK olması ve bilgi'nin ruh ile “bilinen” arasındaki ilişki ve “doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz” hakikatinin belirttiği “ışık unsuru” ile meydana gelmesi gözönünde tutulursa, “ruha mukavemet eden varlık”, tabiî, coğrafî, sosyal ve tarihî çevre ile birlikte, insanın kendisinin iç aksiyon mevzuu ruhî hallerini de kapsar ki, bu, şuurumuzun sadece çevreyi değil, kendi ruhî hâllerimizi de “şey” hâline getirebilme özelliğidir. Şuurun bu özelliği, her biri kendi tür âleminde ve bir çeşit uyku hâlini yaşayan hayvanlara mukabil, insanda her ân yenilenen ve değişen bir âlem görünüşünü göstermekte, değişmeler boyunca, o insanı o insan yapan ve her “objeleştirme-nesneleştirme”nin ötesinde bulunan “öz keyfiyet-kişi-şahsiyet” hakikatini belirtmektedir.
Şuna dikkat: Birbirini destekleyen malzemelerdeki mânâların kutuplaşması hâlinde kavramlar ve mevzular billûrlaşır, unsur ve klişe üstü mânâları maledilebildiği vicdanların ruh yuvasında uygunluğunu bularak anlaşılır, böylece de karşılıklı anlaşma aracı dilin mânâ unsurları hüviyetine bürünürken, bunların maledilebilmesi çetinliği kadar, maledilebilmesi çetinliğinin anlaşılamaması zorluğuna da mevzu olurlar. Tıpkı “şuur”un ne olduğu bilinmezken, “şuuraltı”nın evin birinci katı - ikinci katı gibi anlaşılması ve neredeyse “şuur”un kendisinin izâha muhtaç oluşunun unutulup, “şuuraltı”nın insan “ben”indeki her sırrı deşifre edici “anahtar kelime” şeklinde kullanılıyor olması gibi... “İçgüdü” için de aynı şey: Bu izâh, izâh edememenin izâhı olarak, hayvan davranışlarının insan şuurundaki “görüntü”sünün izâhıdır, hayvanın kendi izâhı değil!.. Âlemde her varlık, kendi derecesinde ve ifâdesi kendi varlık zâtında “neyse o” olarak ve türünün bizim mânâlandırdığımız kanunlar çerçevesindeki sebep-sonuç ilişkisinde yaşarken, kendini ifâde edici olmak ve memuriyetini bulmak yalnız insana mahsus bir iş. Varlık sebebim ne? Gayem ne? Nasıl davranmalıyım? Bütün bunları bana sorduran ne? Bir adam çıkıp da dese ki, “benim hiçbir gayem yok!”, bu da onun şuurunun ona buldurduğu gayedir; gayesizlik gayesine göre yaşıyor! Bu mesele, hayvanlara âdeta iptidâî insan hisleri varmış gibi yaklaşan ve mânâlandıran her türlü izâhın, neticede o hayvanın insan şuurundaki görüntüsünü temsil edişini gösteriyor ki, bizim izâhımız da dahil, aslında insan sayısı kadar görüntü var. Bu meseleye DİKKATLE BAKAN BİR GÖZ, her insanda ayrı zaman ve hâlihazırdaki beninin görünüşü olarak ayrı mesafeler bulunduğunu kavrar: Kendi kendinin sırrı olan bir “ben” gücüyle bizzat sır olduğunu bildiren sırrı görür, bu görüşün de o sırrın mânâlandırılması olan görüntü olduğunu bilir; bu, bilen, bileni bildiren, her bilinende kendini bulduran ve her bulunanın ötesinde kalarak mevzuunu kaybetmeye başlayan bilinmez “ben” hakikatiyle ürperir, insanın iş ve hareket şubelerine ait nisbî ve faydacı zihniyetle kurulmuş açıklamalar üstüne emniyetle oturup “hayret” melekesinin dumura uğrayarak nefs emniyeti içinde ve anladım tesellisiyle yaşayabilmesine şaşar... Ve keyfiyetleri mutlak sahibine havale edici bir idrak şemsiyesine sığınmazsa yanar!
Ruhun eşya ve hadiseler karşısındaki “nasıl” tavrına karşı akıl “niçin”lerle yaklaşır ve fikir meydana gelir. Fikrin içindeki işleyici ve işletici sıfat, ruhun merkezi fakültesi ahlâktır ki, kendisinden zuhura geldiği fikri ileriye doğru zuhur ettirir. İşte, “diyalektik ve ahlâk”, şuurun “ruh ve akıl kutbu”, “gerekli olan” fikir –ışık unsuru– ve “yapılması gereken” –doğru düşünce faaliyeti ve buna bağlı faaliyetler–, “ahlâkî keyfiyetin hayvandaki içgüdü keyfiyetinden farkı” ve bütün bunlarla alâkalı olarak “zaman idraki”, bu ifâde çerçevesinde..
“İnsan ve hayvan”, “insan ve şuur” bahisleri altında belirttiğimiz hususlar da gözönünde tutulursa, idraklerin nasıl kütleştiği anlaşılır: Bilinmezden bahsedildiği yerde bunu “bilmek”ten kaçma ve “bilinebilir olanı kaçırma” zanneden maddeci mankafa, maddenin üzerine abanır ve her türlü oluşu maddî müessirlerle izâh ederken, bizzat “izâhın izâhı gerektiği”nden ve “şuuru maddeye irca edici şuur”un bizzat kendi şuuru olduğundan habersiz bir hamakat örneğidir.
Bir tekerlemedir gidiyor: “İlmî olmak, ilim herşeyi çözecektir!”... Belli bir mevzuya tahsis olmadan önce “İlim”in mânâsı bilmektir; öyleyse senin ilimden kasdın ne? Yok!.. “İlmin ölçüsü nesnelliktir” derken ve bununla madde ve maddîliği kastederken, varlığın kendini ruha empoze ettiği için varlık olmasını nasıl gözönünde tutmazsın? Bu ise, ruha kendini empoze eden bütün kavramların birlikte gözönünde tutulmasını gerektirir ki, neticede, müsbet ve menfi idrakinin ancak ölçüden sonra varolduğu anlaşılır; Peygamberler bildirmeseydi iyi ve kötü idraki olmazdı. Aslında Peygamberler olmasa, insan hayatı olmazdı; insan “var” olması kadar, “varoluşunu” da buna borçlu.
“İnsan düşünen olmadan önce âlet yapandır!”... Düşünceyi üretim araçları ve bunların oluşturduğu ekonomik ilişkilerin doğurduğu bir üst yapı –bir yansıma– olarak alan anlayışın bu özlü sözü, “âlet” ve “yapmak”ı niteleyişi bakımından tamamen yanlıştır.
Ruha mukavemet eden varlığı kavramaya yarayan yapma varlık; mücerret anlamda teknik ve âlet bu... YAPMAK, belli bir mevzuya tahsis edilmiş bir mânâ olmadan önce, “duygu, düşünce ve fiil” çerçevesindeki bütün faaliyetlerin mânâsını kuşatır; sezgi yapmaktır, düşünce yapmaktır, fiil yapmaktır, “ürün”leri gerçekleşmeden önce mümkün olma özelliğiyle varolan bir “yapma”dır. Aslı şu: Dil, bizzat fikir ve ruh ihtiyacını doğuran maddî olmayan bir âlettir. Her mevzu, mücerret ruh ve fikir ihtiyacının doğurduğu âlet; ve madde çerçevesindeki âletler de dahil her âlet, ötesindeki ihtiyaçları ve âletleri doğurucu... İçiçe zincirleme bir oluş... Kısacası; insan, düşünen olmadan âlet yapan olamaz... Aslında bu bahis konuşulurken anlaşmazlığa düşülmesinin sebebi, “düşünce, fiil ve zaman” ilişkisinin birlikte ele alınmamasındandır. İdrakin zamana bitişikliği ve insandaki en iptidâî hareketlerin bile bir küçük tertib belirtmesi gözönünde tutulursa, ZAMAN İDRAKİ OLMAYAN BİR İNSANDA NİZÂM BELİRTİCİ HİÇBİR DOĞUŞ OLMAZ. Bir işi yaparken, önce şunu, sonra bunu yapma gibi; ÖNCE ve SONRA, zaman idrakinin olmadığı yerde yok. Sadece şu meseleyi anlamak bile, zaman ölçüsünü getiren Peygamberler olmasa “medeniyet olmazdı” hakikatini anlamaya yeter. İlk dil ve ilk doğru, ilk emirdi; ve ilk tatbik, ilk insanla vardı... Şuuru istihsal faaliyetinden çıkarmak heveslilerine şu güzel misâl yeter:
— “İstihsal faaliyeti, düşünce ve şuur faaliyetini geliştirse bile, cimnastiğin vücutta bulunmayan uzuvların gelişmesine faydasının olmaması gibi, istihsal faaliyetinin de şuurun ilk meydana çıkış ânında ona hiçbir fayda sağlamayacağı ortadadır!”
Bir marksist (Max Raphael) bu hususu gözönünde tutarak bilginin doğuşunda “şuur”un sıfıra indirildiği bir durumda hiçbir diyalektiğin işlemeyeceğini ve “en az miktarda” şuurun ilk maddede bulunması gerektiğini söyler. Diyalektik materyalizmin iflâsını, “iflâs etti” demeden açıklama!
Buraya kadar üzerinde durduğumuz meseleler gösteriyor ki, insanın “öz keyfiyeti”ni sosyolojik, ekonomik veya biyolojik vak'aların tekâmülünden doğmuş sayanlar da, çevrenin kendi şuurlarındaki görüntüsünü ifâde etmiş oluyorlar.
İnsan, dünyaya geldiği ve yaşadığı dönemde, kendisi ve insanlığın üzerinde ne düşünürse düşünsün, aslında herşey hâldeki faaliyet ile “ben şuuru”nun faaliyeti etrafında merkezleşmektedir.
İnsanın atasını hayvana bağlamak... Şuurun doğuşunu maddeye irca etmek... İnsanlığın gelişimini ve insan iradesinin rolünü tarihî bir zorunluluk hükmüne bağlamak ve içtimaî değişimde ferdî iradenin rolünü inkâr etmek... Toplumun, insanın “öz keyfiyeti”ni doğurduğunu söylemek ve insanı toplum tekâmülü sonucu olarak karşılamak... Evet; daha neler ve neler, hep fert şuurunun mevzular etrafındaki “görünüş”ünü temsil ediyor.
Kronoloji esasıyla 1000 yıl evvelki tarihi yazarken, kapısının önünde kopan kavgayı her şahidin ayrı ve aykırı anlatışı karşısında, “ben 5 dakika öncesini tahkik edemezken bu eseri nasıl yazıyorum?” diyen Bizanslı tarihçiyi düşünürsek, hakikatleri kendi dışımızda cereyan eden bir seyirmiş gibi görmek ve kavgasını yapmak yerine, doğrudan “hâlihazır”dan hareket etmek ve “hakikati bulma” ölçülerini tayin etmek en doğru usul... Bu usulle ilgili üç hükümden sonra, insana hükmünü hakim kılan tarih yerine, tarihe mânâ veren hâlihazırdaki insan şuuru, yâni bedahet idrakine bağlı “tarihî-zamanî şuur” meselesine değineceğiz.
Birinci hüküm: Herkes kendi zamanı içinde ve herkesin hakikati kendine... Şuur ve zaman arasındaki alâka anlaşılmadan, varlık derecelerinin birbirine irca edilişindeki yanlışlık anlaşılamaz; şuur fiillerinde zamanîlik, içgüdüde ise tepkiler sözkonusu. Burada, müslüman âlim Maurice Bucaille'in eserinden altını çizeceğimiz husus, durumu açıklamaya yeter:
— “Çağdaş bilgiler, uçuşlarını programlamak hususunda, bazı kuş cinslerinin ne derece mükemmel bir noktaya ulaştıklarını göstermiştir. Zira hayvanın GENETİK KODUNA kaydedilmiş gerçek bir göç programı vardır ve çok karmaşık ve çok uzak güzergâhlarda yol almayı ancak böyle bir programlama ile açıklamak mümkündür. Çünkü bunu daha önce hiçbir tecrübesi olmayan ve yardımcısı da bulunmayan yavru kuşların, hareket noktasında tesbit edilen tarihte dönmek üzere bu güzergâhı tamamlamaya kabiliyetli olduklarını açıkça ortaya koymuştur.”
İkinci hüküm: Kolayca görülen doğru ve yanlışlara karşılık, kolayca değerlendirilemeyen giriftlerin hakikatlerini anlamak için, diyalektiklerin çelmesini aşıcı “üst dil-üst mânâ” gereklidir ve bu son tecritte “mutlak üst dil-üst mânâ” gerekliliğinin idrakidir ki, imân davasıdır.
Üçüncü hüküm: Yukarıdaki iki hüküm gözönünde tutulursa, ahlâk ve zaman hakikati hakkında bir ölçü getirmeksizin “ileri” ve “geri” tekerlemesi, insan memuriyetinin dışına düşmek bakımından vazifesinde menfî bile olamayanların “hayvandan aşağı” hâllerinin itirafıdır. Burada şu kadarını söyleyelim ki, insanla hayvan hareketleri arasındaki “şuur” ve “içgüdü” farkı, aynı zamanda insanın dış âlem çerçevesindeki bütün eserlerinin de bir iç âlem düzeni peşindeki tertibi gayesini belirtir; insan faaliyetlerindeki işleyici ve işletici sıfatta “ahlâk”, ahlâkın hakikatine uygunluğu nisbetinde “yenilik” ölçüsüdür. “Ben ahlâkî yücelikleri tamamlamak için gönderildim” buyuran Allah'ın Sevgilisi, insanoğlunun yenilikte ve ilerilikte kemâl ufkudur; sahâbiler kadrosu da en ileri toplum.
Her kültürün eşya ve hadiseyi kavramak için ayrı bir ruhî yapıyı gösterdiğini ve giderek tek ferde kadar özel bir tarihe sahip olduğunu bilenler, eğer “ahlâklar arasındaki dereceleme”nin mutlak ölçülerine sahip değilse, her toplumun ayrı bir tarihî dünya görüşüne (zaman ölçüsüne) sahip olmasından dolayı, bunlar arasında bir derecelemeye gidilemeyeceğini de bilirler.
Hükmünü insana hakim kılan tarih anlayışı yerine, tarihe mânâ veren hâlihazırdaki insan düşüncesi... İnsanın “ruhî çaba” hakikatine binaen bedahetlerle iş görüyor olmasına nazaran, Büyük Doğu Mimarı'ndan işaretleyeceğimiz şu husus:
— “İçimize göz atarak dışımızı ayarlamak bir yol olduğu gibi, dışımıza bakarak içimizi düzeltmek de daima iç hakikatte birleşen ayrı bir iştir. Bunun için, bir türlü göremediğimiz, bir türlü bize gösterilmeyen bugünkü dünyayı en mahrem fikir ve ruh kökleriyle hecelemek zorundayız.”
Bir ânın, bir önceki ânın ne aynı ve ne de gayrı olması ve ruhta birbirine katılan psikolojik vakıaların insanda uyandırdığı tekâmül imajının da aslında bedahet idrakine bağlı bir sır belirtmesi gözönünde tutulursa, “her şey gibi tarih ölçümüz de gösteriyor ki, bir tarihin bittiği ve bir başkasının başlamak üzere bulunduğu fasledici tarih çizgisi üzerindeyiz” diyen Büyük Doğu Mimarı'nın bedahet idrakine bağlı “tarih muhasebesi”, sözkonusu tarih anlayışına “keramet çapında” muazzam bir örnektir... Tarihe mânâ veren hâlihazırdaki insan düşüncesi... Bu husus anlaşıldı ise, bizim (Büyük Doğu'nun) kronolojik tarih muhasebesi:
— “İslâmın bizde nasıl bozulduğunu tarihî bir kronolocya içinde incelemek ve anlamak, İslâm bundan böyle ve en ileri bir dünya görüşü plânında ele geçecek olursa onu bir daha kaybetmemek olacaktır.”
İşi Büyük Doğu İdeolocgası'na baktırmak şeklinde böylece mühürlerken, “şu şöyle olmuş, bu böyle olmuş, din doğmuş” gibi uyduruk mantıkî muhakemeyi esas alıp onunla saçmasapan “dinler tarihi” diye güya ilmî açıklamalar yapan ve ille de İslâmı kendi salak kurgusuna oturtmaya çalışanlara İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin ağzından deriz ki:
— “Allah Resûlü'nün Haktan getirdiği ve bildirdiği şeylerin hepsi, bütün hâlinde bedahet ifâde eder ve hiçbir delile muhtaç değildir. Allah'ın vücudu, birliği ve Peygamberinin doğruluğunu idrak kuvvetinin mânevî marazlardan ve kötü illetlerden uzak olduğu nisbette bedahete yaklaşılır. Bedahete yaklaştıkça da fikir ve delil kıymetten düşer, lüzumsuzlaşır. İdrak kuvvetinde fikir, nazar, delil ve ispat, ancak illetin vücudu ve marazın tezahürü zamanında olabilir.”
İmân, bedahettir; ve bunun hakikatine yaklaştıkça, şer'î ölçüler bir bütün olarak bedahet ifâde ederler... Bu demektir ki, “zamanüstü” ölçüler manzumesi olarak İslâm, imânın hakikatini yaşayana, şu ân nazil olmuş kadar yenidir; ve “çağ içi, çağ dışı” tekerlemesinden başka bir şeye aklı ermez ahmakların her türlü yakıştırmasından münezzehtir!..
İstikbal İslamındır, Salih Mirzabeyoğlu, s. 66-77