(...) Bedeniyle ve aklıyla zamanın içinde mahpusken, ruhuyla zamanüstü iştiyak taşıyan fert -ki, bu iştiyak vahşinin, böbreğinin olduğunu bilmemesi gibi, bazılarında şuur halinde değildir.-, bu «keyfiyeti» ve hayatın hakikatini ancak ferdî oluşta arayabileceğine göre, bütün insanlık tarihi içindeki derinliğine ve genişliğine insan oluşları, tek fertte tecelli eden hakikatin ve zaman gayesinin temsilcileri olarak, tek ferdin kadrosudurlar. Bu tek fert, topyekûn zaman ve mekânın emrine verildiği, varlığın «yüzüsuyu hürmetine» yaratıldığı, GAYE İNSAN - UFUK PEYGAMBER olarak Allah'ın Sevgilisidir; Hakikat-i Ferdiyye, Ferdin Hakikati... Allah’ın, «Sen olmasan, sen olmasan âlemi yaratmazdım!» buyurduğu, tek tek bütün insanlardaki «varlık ve oluş», «sebep ve netice», «baş ve son», «süreklilik ve süreksizlik» ve bütün bunları toplayan «ân-hâl»in de içinde olduğu tek «ân-hâl»in «sırra ilişik»ligindeki mihrak O; mânâlar âleminin merkezi olmak gereken ruhun mihrakı ve varlığın Allah’a giden yoldaki kemâl ufku O... İşte bütün işlerin «neye göre»si, «nasibi, «ölçü ne»sinin cevabi burada; yoksa ölçü yok... Zaman ölçüsü, medeniyet ölçüsü, iş ölçüsü, kurtuluş ölçüsü, hakikat ve hürriyet ölçüsü, gaye, hedef, araç, her şeyin ölçüsü... Doğruyu mu istiyorsun? Allah ile Resulünün bildirdiği... Güzeli ani istiyorsun? Allah ile Resulünün gösterdiği... İyiyi mi istiyorsun? Allah ile Resulünün öğrettiği...
İnsan davranışları, hayvandaki içgüdü sınırından ayrı olarak, şuur içindedir; ve ahlâkî bir keyfiyet belirtir.
Gerçekleşmelerimiz boyunca oluşan ahlâk, «kime ve neye göre?» sorularının cevabını, O’na nisbetle bulur. Hemen belirtelim ki, son tecritte insanın kendi varlığına inanmasından başka hiçbir tutanak yoktur; kendimi bilmemi bile, inanmaya borçluyum ki, kâfir için de aynı şey!
Ya inanmak niçin ve hakikati ne?
Allah için ve yolu da, Resûlünün bildirdiği ve gösterdiği... İmanın hakikati bu iken, Allah’a imân etmeyen de tersine imân sahibi! «Ben in sana inanıyorum» gibi, sümüklü çocuk ağzıyla bitmez tekerlemeler düzenleyenler, hiç olmazsa,bu çerçevede hallerinin izahçısı olabilseler, onlara hakikatlerinin hakikatini göstermek kolay iş!
Kâfir de memur olduğu iş üzerinde bedahet hissiyle iş görüyor. Ayrı kaynaklardan gelen fikir akımlarının aynı hakikatleri paylaşabilmelerinin başka izahı yok. Eğer, «Her şey Allahtan’dır; O değil» sırrını seziyorsak, ve her şeyin Sevgilisi için varolduğunu gözönünde tutarsak, bütün insanların tek tek, oluşunda gerçekleşen hakikatlerin müsbetleriyle «hakikatin hakikati olarak O’na nisbetle ve O’nda», her şeyin zıddıyla varolması hakikatiyle menfiliklerin de O’na nisbetle varolduğunu anlarız.
İnanmanın hakikatini bir de topluca Büyük Doğu Mimarından işaretleyelim;
— «İnanmanın esası, içyüzü, hakikati, Allah’a inanmak... Gerisi hakiki inanmanın gölgeleri ve gölgelerinin gölgeleri... İnanmak, O’na inanmak için yaratıldı. Allah, inanmayı, insanla kendi arasında bir açık kapı diye bırakmasaydı, münkir sabahleyin aynada kıravatını bağlarken, gördüğü şeklin kendisi olduğuna bile inanmazdı. İnanmanın ruhu, özü, cevheri, Allah’a İnanmak...»
Bütün Fikrin Gerekliliği, Salih Mirzabeyoğlu, s. 180-182
(Başlık bizim tarafımızdan atılmıştır)





