(...) İktisadi faaliyetler ruha bağlı bir zaruretin yerine getirilişidir ve bu mânâsıyla da ahlâka bağlı bir alt sistem teşkil eder. Ahlâk; fail olmak yerine, münfail sıfat... Yapanı yaptıran... "Niçin şöyle yapayım, niçin böyle davranayım?" diye sorduğum zaman, enayi yerine konulmadan ruhî dayanaklarını isterim... "Zarurî ihtiyaçlar, refah ve mutluluk" gibi lâflar... Bunlar hakikatini hayat önünde duran anlayışa göre verir; ahlâkî sistem... Bir Alman için bira zarurî ihtiyaçtır, bir Avrupalı için tatil, tiyatro, sinema zarurî ihtiyaçtır... Ya bize göre?.. Bir misâl vereyim: Hazcı bir anlayışa göre programlı yaşayan Amerikalının savaşta bunlardan mahrum kalmasının ruhî depresyonu, mahrum ve iktisaden geri kalmış ve "mistik" bir bünyeye sahip ülke askerinde olmuyor... Niçin?.. Bilmem anlatabiliyor muyum?.. Şunu yapın, bunu yapın, şöyle yapalım, böyle yapalım... Herşeyden önce neyiz biz?.. Neye göre ne yapalım, neye göre ne yapılması gerektiğini söyleme hakkını nereden buluyorsun kendinde?.. Meselâ bir Başbakan'ın, hazcı bir anlayışın bütün nimetlerini, lüks ve israfı sergilediği bir aile dekoru içinde fakir fukaraya "kemer sıkın!" demesi ayıp oluyor!.. İstersen sıkma; o da madalyonun diğer yüzü...

Bütün insanlığın ve bizim tek meselemiz var... Meselelerin meselesi: Ruh ve anlayış... Hangi ruh ve anlayış? Vergisi de, algısı da, tasarruf ölçüsü de, her şey, her şey kendisine nisbetle yapılacak... Her şeyin mutlak mânâsıyla ölçüsünü veren, herşeyin hakikatini kendine nisbet edeceğimiz "Mutlak Fikir - Mutlak Ahlâkî Sistem". Ölçü bu olduktan sonra, sıkıntıya katlanmak da ne, seve seve ölünür!..

İbda hikemiyatından pırıltılar... İbda hikemiyatından pırıltılar...

Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa, s. 197-198