Türk sinemasının uzun yıllar boyunca kullandığı karakter kalıpları, milletin inancını ve Müslüman kimliğini aşağılayan açık bir kültür mühendisliğine dönüştü. Dolandırıcı, üçkâğıtçı, namussuz yahut ahlâksız olarak kurgulanan karakterlerin evlerine Kur’an ayetleri asıldı; bu kişiler “selamün aleyküm” diyen, “maşallah” ifadesini kullanan ve İslâmî çevrelerle irtibatlandırılan tipler olarak gösterildi.
Hollywood nasıl Amerikan hayat tarzını, dünya görüşünü ve siyasî hedeflerini küresel ölçekte taşıyan bir propaganda mekanizması olarak işliyorsa, Yeşilçam da uzun yıllar bu ülkenin ruh kökleriyle kavga eden bir kültürel yıkım aracına dönüştü.
Loading...
Örneğin bir Yeşilçam sahnesinde, sahtekâr olarak sunulan Yakup karakterinin evinde Arapça “El-mülkü lillah” levhası bulunuyor. Aynı karakter Milli Gazete okuyor ve çevresindekilere selam veriyor. Buna karşılık takım elbiseli, temiz ve itibarlı şekilde sunulan bir başka karakter Cumhuriyet gazetesi alıyor. Böylece seyircinin zihnine hangi karakterin “iyi”, hangisinin “kötü” olduğu dinî ve siyasî semboller üzerinden özellikle yerleştiriliyor.
Bu yaklaşım yalnızca karakter tercihlerinde kalmadı. Türk sinemasındaki resmî sansür kararları doğrudan ibadeti ve İslâmî değerleri hedef aldı. 1973 tarihli “Ezo Gelin” filmindeki imam nikâhı sahnelerinin çıkarılması, “Tövbekâr” ve “Yazık Oldu Ali’ye” filmlerinde imamın görüldüğü bölümlerin kesilmesi, cephede namaz kılma sahnelerinin yasaklanması bunun açık örnekleri arasında yer aldı.
Sansürün geçmişi daha da eskiye uzanıyor. Çöl Kızı Cemile (1938) filmindeki ezan ve namaz bölümleri kesilirken, Canavar (1948) filminde iki ayrı ezan sahnesinin çıkarılması istendi. Boş Beşik (1952) filminde çocuğa ezan okunarak isim verilmesi ve şükür namazı sahneleri budandı; Haram Lokma (1963) filminde ise bir öğretmenin ibrikten su dökerek abdest aldığı görüntünün filme alınmaması talep edildi.
Loading...
1958 yapımı “Zafer Yıldızı” filminde Kuvâ-yi Milliyecilerin cepheye giderken kırda kıldıkları namaz da sansüre uğradı. Namaz ve kamet bölümleri çıkarıldı; sahnenin ancak dua edildiği görüntülerle gösterilmesine izin verildi. Böylece milletin İstiklâl Harbi içindeki dinî hayatı dahi sinema perdesinden temizlenmeye çalışıldı.
1974 yapımı “100 Liraya Evlenilmez” filminde ise Adile Naşit’in Kur’an-ı Kerim’i öpüp başına koyduğu sahne sansür konusu oldu. Kadıoğlu’nun aktardığı kayıtlara göre Genelkurmay Başkanlığı temsilcisi, söz konusu görüntü ile filmde tekrarlanan “Allah” sözünün çıkarılması şartıyla filme onay verilmesi yönünde görüş bildirdi.
Benzer şekilde Bombacı Emine (1966) filminde askerlerin ezan okuyup namaz kıldıkları sahneler çıkarıldı. Vurun Kahpeye (1964) filminde şehitler için okunan ilahiler ile Kuvâ-yi Milliyecilerin tekbir getirdiği bölümler sansüre uğradı. Hicran Yarası (1958) filminde Eyüp Camii’ndeki tekbir sesleri tamamen kaldırılırken, Zamane Çocukları (1962) senaryosundaki namaz, tesbih ve mevlüt sahneleri de kesildi.
Sansür kimi zaman dinî bir kelime yahut kıyafete kadar uzandı. İbo Krallar Kralı (1963) senaryosundan “hafız” kelimesinin çıkarılması istendi. Leyla’nın Dolmayan Çilesi (1962) filminde çarşaflı kadınların manto giymesi talep edilirken, Dağlar Şahini Yürük Efe (1959) filminde dinî yazıların yakın planda göründüğü bölümün kaldırılması istendi.
Müslümanlar aşağılandı, Batıcı tip yüceltildi
Yeşilçam’ın yıllarca tekrarladığı şablonda Müslüman karakter kaba, cahil, yobaz, sahtekâr, düzenbaz yahut ahlâksız gösterildi. Batıcı ve seküler karakter ise takım elbiseli, eğitimli, şehirli, kültürlü ve güvenilir insan olarak pazarlandı. Sinema aracılığıyla milletin kendi değerlerine karşı mesafe üretildi.
Özellikle köy filmlerinde bu kalıp tekrar tekrar işletildi. Köy imamı bakımsız, menfaatçi, hurafeci ve halkı sömüren bir tip olarak çizilirken; şehir görmüş öğretmen aydınlığın, ilerlemenin ve modernleşmenin temsilcisi yapıldı. İmamın muska yazdığı, para karşılığı dua ettiği yahut insanların zaaflarından faydalandığı sahneler Yeşilçam’ın alışılmış karakter şablonlarından biri hâline getirildi.
Kibar Feyzo gibi filmlerde din adamı büyü ve çıkar ilişkileriyle yan yana getirilirken, “Şaban” ve “Ramazan” gibi İslâm kültüründe karşılığı bulunan isimlerin saf, komik yahut beceriksiz karakterlerle özdeşleştirilmesi de aynı kültürel dilin bir başka örneği oldu. Böylece dinî çağrışımı bulunan isimler dahi yıllarca alay ve mizahın malzemesi hâline getirildi.
İmam, namaz, Kur’an, selam, tesettür ve diğer İslâmî şiarlar kimi filmlerde alay konusu edildi, kimi yapımlarda kötü karakterlerin üzerine yapıştırıldı, kimi zaman da doğrudan sansürlendi. İslâmiyet, bu topraklarda asırlar boyunca hayatı şekillendiren bir medeniyet nizamı olarak değil, geçmişte kalmış ve modern dünyaya yabancı bir “Arap dini” görüntüsü içerisinde sunulmaya çalışıldı.
Aynı Yeşilçam düzeni ibadet sahnelerini keserken, özellikle belli dönemlerde müstehcenlik ve sapkınlığı sinemanın merkezine taşıdı. Kadın bedeninin istismar edildiği sahneler, gayrimeşru ilişkiler ve ahlâk dışı hayat tarzları beyazperdede yaygınlaştırılırken; Kur’an’ı öpen bir kadın, namaz kılan asker veya imam görüntüsü sansür kurullarının hedefi oldu.
Batıcı-Kemalist kültür anlayışı yıllarca beyazperdeyi milletin İslâmî kimliğini aşındırmanın vasıtalarından biri olarak kullandı. Müslümanlık gerilik ve sahtekârlıkla yan yana getirilirken, Batılılaşmış hayat biçimi ilerlemenin ve medeniyetin ölçüsü gibi sunuldu.
Bu örnekler, Yeşilçam’da yıllarca sürdürülen bu zihniyetin küçük bir bölümünü gösteriyor. Milletin mukaddesatına ait görüntüler sansürlenirken, Müslüman kimliği kötü karakterlerin üzerine geçirilerek aşağılandı; buna karşılık ahlâkî çözülmeyi besleyen sahnelere sinema perdesinde geniş yer açıldı.
Kaynaklar: Baran Dergisi, Yeni Şafak