İktibas

Mimar Sinan’ın ‘başı’na gelenler

Abone Ol

Mimar Sinan'ın vefat tarihi kabul edilen 9 Nisan bir süredir Mimarlar Günü olarak kutlanıyor. O gün büyük mimarımızın Süleymaniye Camii'nin yanı başındaki türbesine gidilir, nutuklar irad edilir, ziyaretçilerden birkaçı ellerini açıp Fatiha okur. O kadar. Koskoca Osmanlı Devleti'nin Sermimarân-ı Hassa’sı hepsi topu yarım saat içinde anılmış olur.

9 Nisan tarihi neden ve nasıl seçilmiştir? Tam olarak bilmiyoruz, zira bildiğimiz, Mimar Sinan'ın sadece vefat yılıdır. Vefat ettiği ay ve gün ise belli değildir. Yine de eserlerini her Allah'ın günü kullana kullana eskitemediğimiz dâhi mimarımızın bir günlüğüne de olsa hatırlanmasına vesile olması hasebiyle bu acarlığa sesimizi çıkarmıyoruz. Varsın tarih yanlış olsun da Sinan'ın namı ve mesajı kulaklarda baki kalsın.

Tabii birden hatıralarım sağıldı hafızama.

1998 güzüydü. Herkül Millas'ın Türk-Yunan ilişkileri üzerine kaleme aldığı, ilk baskısı 1989 yılında yapılan Tencere Dibin Kara adlı kitabını okuyordum. Bir dipnot dikkatimi çelmeleyiverdi: Buna göre 1935 yılında Mimar Sinan'ın mezarı "Türk" olup olmadığını tespit için bir heyet tarafından açılmış ve incelemeler neticesinde "Türk" olduğu tespit edilince de mezar memnuniyetle kapatılmıştı.

Tabii hemen soluğu Taksim'deki Atatürk Kitaplığı'nda almış ve eski gazete koleksiyonlarının denizine yelkenliyle dalar gibi dalmıştım. Gazetelerdeki haberler doğruluyordu dipnottaki bilgiyi.

Gerçekten de dâhi mimarımızın mezarı açılmış ve kemikleri "incelenmişti". Bu arada her gazete karıştıran mütecessis nazar gibi yeni bilgilere ulaşmadım değil. Mesela 5 Ağustos 1935 tarihli Akşam gazetesindeki şu haber gibi:

"Büyük mimarın kafa tası mezarından çıkarıldı!"

Büyük Türk mimarı Sinan'ın kafatası mezarından çıkarılmıştır. Kafatası antropoloji müzesinde saklanacaktır. Kafatası üzerinde yapılan tetkikatta bunun brakisefal yani yassı yuvarlak olduğu görülmüştür. Bütün Türkler brakisefal olduklarından büyük mimarın yalnız kültür itibariyle değil, ırk itibariyle de Türk olduğu bir kere daha meydana çıkmıştır."

Peki aynı 5 Ağustos 1935 günü Cumhuriyet gazetesi neler yazmış, dediğimde karşıma şu benzer haber çıkmıştı:

"Dâhi san'atkârın kafası mezarından çıkarıldı"

Süleymaniye'de büyük Türk mimarı Sinan'ın mezarında araştırmalar yapılmış, Mimar Sinan'ın kafa tası çıkarılmıştır. Koca Mimarın kafatası sağlam ve bozulmamış olarak bulunmuştur.

Koca dâhinin kafatası üzerinde yapılan tetkikat, büyük Mimarın yalnız kültür itibariyle değil, ırk noktasından da Türk olduğunu göstermiştir."

Bugün solcu ve enternasyonalist geçinen Cumhuriyet gazetesi o günlerde ırkçılığın doruklarında gezinmektedir. İşte Cumhuriyet'in haberinin devamında gezinen o ırkçılık kokan cümleler:

Türkler ırk itibariyle Brakisefal, yani yassı yuvarlak kafalıdır. Mimar Sinan'ın kafasının muayenesinde bu büyük başın da Brakisefal olduğunu meydana çıkmıştır.

Cumhuriyet'in haberi Sinan'ın artık Türk olduğu ispatlanmış olan(!) kafatasının Antropoloji Müzesi'nde muhafaza edileceği kaydıyla bitiyordu.

Lakin durun, anlatacaklarım bitmedi.

Kayıp kafatası

Bu çağdaş(!) gazetemizin aynı haberinin altında Kültür Bakanlığı'nın (bugünkü Millî Eğitim Bakanlığına o tarihte bu sözde Türkçe isim verilmişti!) bir tamimi (genelgesi) de yer alıyordu. O günlerde revaçta olan ırkçı uygulamaların hangi vahim noktaya ulaştığını gösteren ve öğretmenlere gönderilen genelgede (tamim) onlardan "eski mezarlardan çıkacak olan Selçuk, Danışman (doğrusu: Danişmend) oğullarına aid kafataslarını İstanbul'da Antropoloji Müzesi'ne" göndermeleri istenmekteydi.

İyi de diyorum, bu müze kuruldu mu? Hayır.

Peki Sinan'ın kafatası mezarına iade edildi mi? Onu bilen hiç yok.

Yalnız İbrahim Hakkı Konyalı'nın, Mimar Koca Sinan adlı 1948 tarihli kitabında geçen, mezarın 1940'larda restorasyon maksadıyla yeniden açıldığında içinde kafatasının bulunmadığı şeklindeki ipucu var elimizde.

Ardından ertesi gün çıkan haber dikkatimi çekiyor. (Bu haberi ilk defa neşrediyorum ki önemi şurada: Şimdiye kadar Sinan'ın kafatasıyla alakalı yazılanlar neredeyse tamamen benim neşrettiğim haberleri kullandı, yeni bir araştırma neredeyse yapılmadı, yaptığını söyleyenler de yazdıklarımı kullandıkları halde isim zikretmekten korktular veya çekindiler. İbretlik hikâyesini aşağıda okuyacaksınız). Haber Türk Dili gazetesinde çıkmış. Aynen şöyle:

Büyük Mimar Sinan'ın kafatası üzerinde incelemeler

Süleymaniye'deki Büyük Türk Mimarı Sinan'ın mezarında Antropoloji uzmanları tarafından incelemeler yapılmaktadır. Koca Sinan'ın kafa tası burada sağlam ve bozulmamış olarak bulunmuştur.

Uzmanların bu kafa tasında yaptıkları incelemeler sonunda büyük Mimarın yalnız kültür itibariyle değil, Irk noktasından da Türk olduğu anlaşılmıştır. Türkler Irk itibariyle Brakisefal yani yassı yuvarlak kafalıdır. Mimar Sinan'ın kafasının muayenesinde de onun brakisefal olduğu anlaşılmıştır. Zaten Türklerin kafa tasları brakisefaldır. Büyük Mimarın kafa tası Antropoloji müzesinde saklanacaktır.

"Kafatası müzesi" açılacakmış

Henüz kurulmamış, dahası "kurulması düşünülen" bu müzede saklanmak üzere Mimar Sinan'ın kafatası mezarından çıkarılıyor, fakat ortada müze filan yoktur. Dahası müze için Selçuklu, Danişmend oğulları gibi Türk hanedanlarının öğretmenlere toplatılan kafataslarının da nerede saklandığını merak ediyoruz. (Aşağıda okuyacağınız gibi geçici olarak İstanbul Üniversitesi Antropoloji Enstitüsü'nde tutulacakmış.)

Bunun cevabını Mimar Sinan'ın kafatası haberlerinden bir gün önce çıkan Akşam gazetesi veriyor:

Antropoloji Müzesi Eski mezarlardan çıkarılacak kafalar Enstitüye gönderilecek

Kültür Bakanlığı, Anadolu'daki öğretmenlere gönderdiği bir tamimde Selçuk, Danışman ve Artuk oğullarına ait eski mezarlardaki kafataslarını çıkararak İstanbul'daki antropoloji enstitüsüne kutular içinde göndermelerini bildirmiştir. Masraf, antropoloji müzesine ait olacaktır. Çıkarma ameliyesine (işlemine) mahalli belediyeler de öğretmenlere yardım edeceklerdir. İstanbul'da bir antropoloji müzesi kurulacaktır.

Şimdi de aynı gazetenin 6 Ağustos tarihli nüshasına göz atalım:

Yeni bir müze Antropoloji Müzesi için hazırlık başladı

İstanbul'da bir Antropoloji müzesi kurulmasına karar verilmiş ve Kültür bakanlığı tarafından da öğretmenlere gönderilen bir tamimde Selçuk ve Danışman devirlerine aid tesadüf edilecek kafataslarının İstanbul'a gönderilmesi bildirilmişti. İstanbul'da kurulacak olan bu Antropoloji müzesine çok büyük bir önem verilmektedir. Tarih devirlerinin hususiyetlerini araştırıp meydana çıkarmak hususunda bu ilim, ön safta yer almaktadır.

64 bin kişinin kafatası ölçülmüş

Haber şu satırlarla devam ediyor:

İstanbul'da son zamanlarda Evkaftan (Vakıflar idaresinden) belediyeye devredilen eski mezarlıklar arasında bozulanlardan ele geçen tarihî kitabelerle kafatasları şimdilik Türk ve İslam (Eserleri) müzesinde saklanmaktadır. Belediye, ileride büyük bir mezarlık yaparak büyük adamlara aid kemiklerle kitabeleri buraya nakletmek fikrinde idi. Fakat Antropoloji müzesi açıldıktan sonra böyle bir mezarlığa hacet kalmayacak, bu kafatasları ile kitabeler antropoloji müzesine nakledileceklerdir.

Mimar Sinan'ın mezarının açılıp iskeletinin ve kafatasının incelenmesi ile İstanbul'da açılacak olan ve tarihî mezarlardan çıkarılan kafataslarının sergileneceği bir müzenin açılması fikrinin birbirine paralel ilerlediğini görmek gayet öğretici oluyor. Demek ki ipucunu bulduğum Mimar Sinan'ın mezarının açılması, nevi şahsına münhasır, bir defalık bir hadise değilmiş. Bu, sistematik bir mezar talanının ve kafatası toplama kampanyasının bir ayağından ibaretmiş.

O zaman büyük resme bakmakta fayda var.

Boğaziçi Üniversitesi İnkılap Tarihi kürsüsü hocalarından Prof. Zafer Toprak Cumhuriyet ve Antropoloji adlı dokümanter incelemesinde Mimar Sinan'ın kafatası meselesine girmemekle beraber pek çok ilginç hadiseyi peş peşe işliyor. Devrin antropometri tetkiklerine, Şevket Aziz Kansu'nun ve Afet İnan'ın sözde bilimsel iskelet, kafataslarını çıkarma, fişleme ve tasnif gayretkeşliklerine dair mebzul miktarda malzeme sunuyor.[^112]

Afet İnan'ın 1947 senesinde çıkan Türkiye Halkının Antropolojik Karakterleri ve Türkiye Tarihi adlı kitabı bir başka skandalı ifşa eder. Kitabın şu alt başlıkla çıktığını söylemek yeterli: Türk Irkının Vatanı Anadolu (64 bin kişi üzerinde anket).

Anket denilince sadece vatandaşın görüşleri alındı zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Hayır: Anadolu'daki 64 bin kişi kelimenin her anlamıyla profesör ve ekibi tarafından beden yapıları incelemeden geçirildikten sonra fişlenmiştir!

Türk Tarih Kurumu'nun depolarında saklandığını öğrendiğimiz bu fişler (hâlâ duruyor mu acaba?) 20 bin 263'ü kadın olmak üzere toplam 64 bin kişi üzerinde pergelle yapılan kafatası uzunluğu ve genişliği, küçük alın, yüz ve alt çene açı genişliği ölçümleri, Prof. Eugene Pittard'ın dediği gibi o zamana kadar Türkiye'den başka 'hiçbir zaman, hiçbir devletin' başaramadığı müthiş bir fişlemeydi.

10 bölgeye ayrılan Türkiye'de (muhtemelen kozmopolit nüfus yapısından dolayı bulgularını yanlışlayacak çok sayıda örnek çıkacağı için İstanbul kasten dışarıda bırakılmıştı!) cilt ve saç renginden kulak deliği-bregma yüksekliğine kadar çok şey ölçülüp fişlenmişti ki, sonuçta Prof. Dr. Pittard bile ortaya çıkan 2,5 milyona yakın veri karşısında şaşkınlığını gizleyememişti.

Başka neler mi ölçülmüş? Beraber görelim:

Göz açıları iç ve dış genişliği; burun ve ağız genişliği; ofrion çene yüksekliği; dudak ve nazion kenarı, nazion çene yüksekliği ile burun ve kulak yüksekliği, bir de kulak genişliği ölçülmüştü. Ayrıca burun profili (düz mü, dalgalı mı yoksa kavisli mi olduğu), göz formu, kafanın arka kısım profili (düz mü, yuvarlak mı yoksa çok yuvarlak mı olduğu) merak edilmişti.

Bunca insanın kafasının 'arka kısım profili'nin niye merak edildiğini düşünedurun, aslında Afet İnan ve ekibinin kafasının arkasındaki problemin eşiğine gelmiş bulunuyoruz. Zira profesörün sahte bilim maskesi altında düzenlediği bu apaçık fişlemenin hakiki niyeti, Türkiye'de 'Türk olmayanların', yani Kürtlerin ve diğer hak iddia edebilecek etnik unsurların oranını tespit meselesidir. Bunu Afet İnan'ın kendi ifadelerinden çıkarmak mümkündür.

Şunu ispatlamak istiyorlardı: Türklerin kafası Avrupalılarınki gibi brakisefaldır. Yani halkımız 'Alp insanı'dır. Medenîdir, o kadar ki Avrupa'yı medenîleştirenler de Türklerdir!

Bu, bazılarının zannettiği gibi dışarıya karşı "biz de sizdeniz" mesajından ibaret olsa mazur görülebilirdi. Ancak asıl hedef, Prof. İnan'ın satırlarının arasına gizlenmiştir.

Atatürk’ün bile başı ölçülmüştü

Bozulmamış kabul ettikleri ve işlerine gelecek örnekler seçtikleri köylerdeki saf kafatası ölçümlerinden yola çıkarak Anadolu'nun bir Türk toprağı olduğunu ispatlamak derdinde olduğunu söyleyen Afet İnan, ülkenin batısı ile doğusunun 'karışık', ortasının ise 'millî ırk toprağı' olduğunu açıkça söyler kitabında.

Millî ırkın batı ve kuzeyde Rum, doğuda ise Ermeni ve Kürt nüfusuyla karıştığını fark eden Prof. İnan, Anadolu'nun merkez kısmının Türklerin 'ırk merkezi' olduğunu ifade ederken belli ki bilinçaltından bir şeyler sızdırmaktadır. Ona göre en fazla brakisefal kafa yüzde 93 ile orta kısımda, en az ise yüzde 62 ile doğudadır. Batıdaki sonuç yüzde 76 çıkmıştır. O söylemez ama Türk olmayanların batıdaki oranı yüzde 24, doğudaki oranı yüzde 38 çıkmıştır. Profesörün veriler karşısında köşeye sıkıştığını 'ama' şallarına sığınmasından anlıyoruz. Ulaştığı karakucak sonuç şu olmuştur:

"Görülmüştür ki, Türkiye'de bir ırk birliği mevcuttur" (s. 181).

Saf Türk (Alp insanı) ırkının izinin kafa genişliği veya saç renginde bulunabileceği bugün gülünç kabul edilse de, o zamanlar çok ciddiye alındığı o kadar bellidir ki, bizzat Atatürk, Şevket Aziz Kansu'ya kendi kafatasını ölçtürmüştü.

İddianızın kanıtı nerede peki? diye düşündünüz belki de. Hemen söylüyorum: Kansu, Aralık 1938 tarihli Ülkü dergisinde Atatürk'ün ölümü üzerine çıkan yazısında (s. 300) bu insanın kanını donduran işlemi şöyle anlatır:

1932 yılı 19/20 Ağustos gecesi, Yalova: Beni çağırdı, yanına yaklaştım. Elimde bir çap pergeli var. Onun milyarlarca ve normalin üstünde bir konstrüksiyon ve fonksiyona sahip nöronlarının yarattığı dimağını saklayan asîl ve kahraman başını ölçüyorum.

Üniversitede okurken hocam Osman F. Sertkaya yarı şaka yarı ciddi o yıllarda İsmet İnönü'nün başının da ölçüldüğünü ve 'Türk' kafatası çıkmadığını anlatmıştı. Bilim ile ideoloji bu denli birbirine karışırsa olacağı budur işte.

Nitekim Derin Tarih dergisinin Mart 2013 tarihli 12. sayısında "Atatürk'ün kafatası dersleri" başlığı altında Müfid Yüksel'in bir belgesel araştırmasını yayımlamıştık. Gazi Mustafa Kemal, Mimar Sinan'ın kafatasının çıkarıldığı yıllarda okullara gidip Türk kafatasının nasıl olduğunu, Türk ırkının brakisefal kafa yapısına sahip bulunduğunu öğrencilere ve öğretmenlere anlatmış. Zamanın okul müdürleri Gazi'nin konuşmalarını not tutup bakanlığa teslim etmekle yükümlü imişler. İşte okul müdürlerinin Türkiye Millî Eğitim Müdürlüklerine teslim edilen notlardan anlaşıldığına göre Mustafa Kemal, "Türk kafalarının 'Brachysephale' (Yassı-yuvarlak) olduğunu ve hatta eski Yunanlıların kafalarının da bu şekilde bulunduğunu ve binaenaleyh onların da aslen Türk olduklarını" izah buyurmuştur. (Bu mantıkla gidersek İstiklal Savaşı'nı "Türk olduklarını unutan Yunanlar" ile "Yunanlarla aynı ırktan olduğunu unutan Türkler" yapmış olmuyor mu?)

Aynı tutanak metinlerinden birinde Mustafa Kemal'in, Türklerin Arap Yarımadası, Mısır ve Anadolu'ya gelişiyle ilgili olarak da, "Hititlere Fransızların 'Eteen' dediklerini ve 'Eteen'in aslının 'Etiler' olduğunu ve 'Etiler'in de 'Atalar' demek olduğunu ve eski zamanlarda Anadolu'ya gelen Hititlerin de böyle birtakım 'Atalarım' maiyetlerinden geldiklerini" söylediği ifade edilmiş. Bugün bunu bilim ve fikir camiasında ciddiye alan kimsenin olmadığını söylemeye gerek var mı?

Toparlayacak olursak, 1935 yazında olanlar tesadüfen yaşanmış hadiseler olmayıp devir arka planı ışığında değerlendirildiğinde özellikle İtalya ve Almanya'da görülen ve İsveç gibi ülkelerde de rastlanan ırk araştırmalarından yöneticilerimizin de etkilendiklerini ve kafatasları üzerinde yapılan ırkî tetkikler sonucunda yaşadığımız ülkenin çoğunluğunun Türk tipine mensup olanlardan oluştuğunu tespit için Selçuklu ve Beylikler dönemi mezarlarının açıldığını, Osmanlılardan da bu işe kurban olarak Mimar Sinan'ın seçildiğini anlayabiliyoruz. Neticede Mimar Sinan'ın Türk olduğunun ispatlanması sözde Batı'da Türkler barbardır, büyük sanatkâr çıkaramazlar, önyargısının kırılmasına hizmet edecekti ama bizde köklü bir kimlik kırılmasına hizmet etti.

Türkiye Sinan’ın kafatasını konuşuyor

Araştırmalarım derinleştikçe şaşkınlığım artıyor, arttıkça kaleme aldıklarım kamuoyuna yansıyor, orada da bir hayret ve tepki dalgası giderek yükseliyordu. 1998 yılının Kasım ve Aralık aylarında yazdığım üç yazı ve birkaç derginin bu bilgiyi dosya haline getirmesiyle Türkiye gündemine giren "Mimar Sinan'ın kafatası" meselesi o tarihlerde Savaş Ay'ın A Takımı adlı televizyon programından tutun da 9 Nisan 2000 tarihinde Ağırnas Belediye Başkanı Mehmet Osmanbaşoğlu'nun basın önünde yaptığı konuşmaya[^113] kadar yaygın bir çevrede konuşulup tartışıldı. Türkiye'nin gündemine defalarca girdi. Hâlâ da Google'de yapılan aramalarda binlerce mecrada karşınıza çıkabiliyor.

İşte bunlar hep Herkül Millas'ın kitabındaki o dipnottaki ipucunu çekmem sayesinde ortaya dökülmüştü. Eğer o ipini çekmiş olmasaydım bugün bu mevzu 1935 yılından 1998'e kadar nasıl uyuduysa aynı şekilde uyumaya devam edecekti. (Kim bilir daha ne yakası açılmadık gerçekler uyuyordur arşivlerimizde!)

2013 yılında gündeme gelmiş olan kafatası bahsinde sanki ben hiç bu yazıları yazmamış, 2005 tarihli Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler adlı kitabımda ele almamış, bu kadar tv programlarını yaptırmamış, Mimar Sinan'ın kafatasının bulunması için onca ter dökmemişim gibi yazdıklarımdan hiç bahsedilmeyişi karşısında hakkımın yenmesine itiraz eden yegâne dost sesi Beşir Ayvazoğlu ağabey olmuştu. 2010 yılındaki şu kadirşinas sözlerini keşke diğerleri de sarfedebilseydi:

Son günlerde bazı gazetelerde Mimar Sinan'ın kayıp kafatası meselesi, Prof. Dr. Selçuk Mülayim'in yaptığı açıklamalardan hareketle sanki ilk defa ortaya çıkmış gibi haberleştiriliyor. Hâlbuki Mustafa Armağan bu meseleyi ilk defa 1998 yılında (...) gündeme getirerek haftalarca süren bir tartışmaya yol açmıştı.[^114]

Maalesef Türkiye'de kadirşinaslık da ilim ahlakı da bittiği için hakkını savunmak ve haksızlığa uğradığını dile getirmek de dert sahibine düşüyor. Bir şeyi ilk olarak siz bulamayabilirsiniz ama ilk kez bulanın ve gündeme getirenin hakkını da açık yüreklilikle teslim edersiniz. "İlim ilim bilmektir" sözü tam da bunun için söylenmiştir.

İşte Prof. Selçuk Mülayim bu meseleyi kendisinden tam 15 yıl önce gündeme getirmem sayesinde Belleten'de Mimar Sinan'ın kafatası üzerine uzun bir 'bilimsel' makale kaleme alıyor ama Beşir Ayvazoğlu'nun haklı isyanında dile getirdiği gibi o meselenin ilk fişeğini ateşleyen benim adımı zikretmeye gerek dahi görmüyor!

Önce bir mevzuda kimler neler yapmış, neleri çalışmış, onları tespit edip ortaya sereceksiniz, sonra da fikrinizi söyleyip tenkidinizi yapacaksınız. Üniversitelerde akademisyenlere bu çalışma ahlakını öğretmiyorlarsa neyi öğretiyorlar, anlamıyorum.

Türkiye bu dar bakışlı hocaları ile Mimar Sinan gibi kendisinden önceki gelenekleri hiçbir aşağılık kompleksine kapılmadan inceleyip aşan bir büyük sanatkarın ayak izlerini asla takip edemez. Zira o kendini aşmış adamın sadece yaptıklarından bahsediyoruz ama onları vücuda getiren adamın çapından da vizyonundan da ahlakından da fersahlarca uzağız ne yazık ki.

Sinan’ı mezarında öldürmek

Bunlardan Mimar Sinan gibi göğe koyamadığımız dâhimizin kafatasına yeri de çok görmüş olduğumuz sonucu çıkıyor ki, bununla ne kadar iftihar etsek azdır!

Eğer Cumhuriyet hep denildiği gibi "fazilet" ise Mimar Sinan'ı mezarında idam etmek gibi bir şenaate imza atanların teşhiri ve ilk kez 18 yıl önce gündeme getirdiğim bu hazin meselenin bir an evvel aydınlatılması gerekir.

Şimdi yazımızın içerisine serpiştirdiğimiz gazete kupürlerine bakıp derin derin iç çekelim ve "Ne devirlermiş yahu! Irkçılıklarından Mimar Koca Sinan'a mezarında bile rahat yüzü göstermemişler" diye melale dalalım. Ne de olsa "Melâli anlamayan nesle âşina değiliz", öyle değil mi?

Ey Koca Sinan!

Sana bir asrı deviren Cumhuriyet tarihinde yapabildiğimiz şeyler, birkaç mahalleye ve camiye ismini vermek, birkaç tane üçüncü sınıf heykelini yapmak ve mezarını açıp kafatasını sırra kadem bastırmak oldu. Senden 'yararlanamadık'. Seni bilmiyoruz ve eserlerine ve şahsına saygı göstermiyoruz ki bereketine nail olabilelim!

Osmanlı devletinin birçok sembolünün yanında tepesinde dünyayı aydınlatan güneş motifli muhteşem bir devlet arması vardı. Biz güneşiydik diyorduk, başka güneşlerin gezegeni değil. Bugün devletimizin bir arması dahi yok maalesef.

Güneş olma iddiasını kaybeden bir devletin Batı güneşinin gezegenliğine mahkûm olmasına şaşmalı mıyız?

Mustafa Armağan, Sen Neden Kör Edildin, s.287-299

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }