Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun 28 Ocak 1989 tarihinde, Ankara’da Kitap Fuarı vesilesiyle eserlerini imzaladığı, bilâhare Yalçın Turgut Balaban’ın karikatür sergisinin açılışını yaptığı günün akşamında ESAV (Ekonomik ve sosyal araştırmalar Vakfı)’ın Kızılay’daki merkezinde kalabalık bir dinleyici topluluğuna karşı yaptığı başta “İslâmî bilgi diyalektiği” olmak üzere, hayatın meselelerine dair geniş kapsamlı konuşmasını ilk defa yayınlayarak ilgilerinize sunuyoruz. Halen önemini koruyan bu konuşmayı o zaman kayda alıp, yazıya deşifre eden Yahya Düzenli’ye teşekkür ederiz.
Takdir edersiniz ki kitaplık çapta ortaya konulmuş hadiseleri bir sohbetin konuşması içinde kısacık şeye sığdıramazsınız. Zaten konferansın şöyle bir şeyi vardır. Konferans adeta bir ağaçtaki tam olgunlaşmamış meyve gibidir. Meyve tam olgunlaştığı zaman dibine düşer. Bu çerçevede aldığınız zaman kitaplık çap, işi kemaliyle bağlamıştır. İş kemaliyle bağlandıktan sonra sohbetin sıkıntısı içinde veya sohbetin darlığı içinde veyahut da alıcı-verici arasındaki uyumsuzluğun olumsuzluğu içinde birtakım şeylerin gürültüye gitmesine mâni olunmuş olur, eser ortaya konulduğu zaman...
Ben buraya gelirken Ankaralı arkadaşlarımız arasındaki birtakım meselelere temas etmek istiyordum. Çok değişik, renkli bir grupla karşılaştım. Bunun için, bilinenleri yeniden benimsetme bâbında ana ilkeleriyle tekrar etme durumundayım.
Ortaya öyle bir şey koymalıyım ki sorulacak olan soruların hepsini ihata edici manâda dursun. Her şey ona nisbetle ele alınıcı olsun. Aranızda hukukçular var mı bilmiyorum. Hukukta "nısfet", "nesafet" diye bir tabir var. Bu, denkleştirme prensibi, adalet prensibi, kanun dairesine girmeyen birtakım yerlerde fıtrî adalet hissiyle hareket etme prensibidir, nısfet. Bizim İbda Diyalektiği’ni örgüleştirici ağırlığa baktığınız zaman misal, mesil, eş, benzer, nazir gibi kavramlarla nısfet kavramı aynı manâya gelir. Ve manâlarından biri de "yarı yarıya" demektir. Yarı yarıya... İnsan vicdanını yarı yarıya tabir etmek isterseniz, tahlil etmek isterseniz; vicdan, akıl ve ruh kutuplarının muvazenesinde tecelli ettiği için bunu nasıl ve niçin tarzında bölebilirsiniz, vicdanı... Nasıl ve niçin? Burada güzel bir espri geliyor aklıma.
Arabistan'daki kâhinlerden ikisi, birbirleriyle olan büyük denkliklerinden dolayı Şık ve Satih diye isimleri anılan iki kâhin motif, sembol olarak yarım insan hâlinde tasvir edilir. Yani tek göz, kafanın yarısı, tek kol, tek bacak tarzında
Yuvarlak konuşmayı seviyoruz. Siyasî itiş kakışları seviyoruz. Çünkü bunlar beleş, ucuz. Halbuki size şunu söyleyeyim: Siyasî davranışlar veya siyasî kararlar insan vücudundaki reflekslerden farklı değildir. Bir adam benim suratıma yumruk atarsa ben tabii olarak kendimi geri çekerim yahut da buna mukabelede bulunma durumuna giderim. Bu benim kendi organizmamı korumamın gereği olarak yapılması gereken bir hareket... Fikrin siyasete olan nisbeti budur...
Bu çerçevede aldığınız zaman, oturuyoruz kuru kuru birtakım hadiselerin nasıl olacağından, nasıl biteceğinden bahsederken, özellikle kendi bulunduğumuz yerde birtakım hikmetleri devşirebilmenin usulünü bilmiyoruz... Yani şöyle söyleyeyim: Bugün belli başlı bir İslâmî diyalektikle hareket edildiği takdirde mevcut bütün üniversiteler, liseler, ortaokullar vs. hepsi dahil, bizim dışımızdaki insanların, bizim ruhumuzu yamultmak üzere kurdukları müesseseler olmalarına rağmen adeta "zehri şifaya tahvil edici" bir diyalektikle, İslâmî bir diyalektikle biz buradan fayda temin edebiliriz.
Nısfet misalini verdim size... Nısfet misalini ortaya koyduğunuz andan itibaren, böyle bir mücerret bahis etrafında bir hukukçu arkadaş İslâmî anayasaya kadar uzanıcı birtakım verimler ortaya koyabildiği gibi, bu merkez etrafında büyük kâinat muhasebesini de gerçekleştirici olabilir. Halbuki şöyle oluyor. Hukukçu arkadaş, filân yerde açılmış olan bir sergi var. O serginin etrafında bir alâka var. O sergiyi açan arkadaşın birtakım havası var. O bu havayı çekememe hissi içinde orada gülünç hale geliyor. Kendisi kendi alanına davet edildiği zaman kendi alanında çıkarabileceği hiçbir şey olmamasından dolayı da sürekli olarak kendi alanından kaçıyor.
Burada söz konusu olan hayatın hangi sahasında olursa ve kim olursa olsun İslâmî diyalektiği kullanacak bir erginliğe ermeden konuştuğu her şey havada kalıcıdır. Burada herkes "başkası olmadan kendisi olamayacağı"na göre kendi mevzuu üzerine eğilmek ve kendi mevzuunda derinleşmek durumundadır. Aynı şuna benzer: Hadislerden derinliğine doğru bir tekini hakikatiyle yaşayan bir insan düşünün, o zaman üstüne sıçrar. Ama bir milyon tane hadis bilir, hava civadır o... Şimdi burada (özellikle genç arkadaşlara söylüyorum) zor olan hadise şudur: Birtakım bilgiler ezbere tarafından öğrenilir. Fakat öğrenilemeyen hadise "ilham"dır. İlham nedir? İlham, bir nevi deveyi hamuduyla yutmak gibi, bir anda insanın yutuverdiği hakikattir. Ve ilham bu hakikate yaklaştığı nisbette de verici rolünde bir anda benimsetivericidir. İşte bu benimsemeden sonradır ki işin içine tekrar tahlil, teşhis girer ve burada da fikir yürür. Şöyle söyleyeyim... Bizde olmayan hadise, eksiklik olarak genç arkadaşlara söylüyorum. Bilgi öğretilebilir ama ilham öğretilemez. İlham öğretilemez de ilhama dair istidadı olan insanların buna hazır duruma gelebilmeleri için birtakım ölçülendirmeler verebilir. Zaten benim özellikle yapmak istediğim hadise de odur. Üstadımın doğrudan doğruya tatbik ettiği dava da budur. Ruhumuzun titreşim noktasını yakalayabilmek, ruhumuzun titreşim noktasına birtakım şeyler aktararak kendi "hâl izahı"mıza doğru adımlar atabilmek...
Sancılar şuradan doğuyor: Meselâ ben nısfet, nesafet diye bir mevzu koydum ortaya. Hayat o kadar geniş, mevzular o kadar zenginken herkes mevzunun oturduğu ve asorti hale geldiği yerde hemen onun etrafında toplanıyor. Misal olarak söylüyorum. Diyelim ben "Hikemiyat" çerçevesinde birtakım meseleler koymuşum. Hukukçu olan arkadaş derhal, ben sanki mevzunun en güzelini seçmişim gibi hep benim yanımda eveleme, geveleme, bunun yanında birtakım parsa kapmaya çalışma, veyahut da bundan kaçma gibi durumlara geliyor. Halbuki aslolan şudur: Şuradaki diyalektiği kendi mevzuunda yürütebiliyor musun? Ve burada da (misal olarak söylüyorum) şöyle komik durumlar çıkıyor… Bugün İslâmî ilimlerden hayata doğru yeterince fayda temin edilemiyor. Çünkü ezbere tarafından öğreniliyor.
Meselâ nesafet dedim, böyle bir mevzu koydum ortaya. Ben bu mevzuda İslâmî anayasayı yapıcı ilkelerden tutun, hukuku tutun, dünyadaki hukuk karşılaştırmalarından tutun yani işin hem pratik hem teorik yönüyle sonsuz zenginlikte bir olay. Niye kimse buraya girmiyor? Buralara girmemek dediğim tarzda o hakikati bir anda emici, yakalayıcı bünyenin, ruh halinin olmamasından dolayıdır.
Bu mevzuya dikkati çektikten sonra özellikle birtakım siyasî meselelere de temas ediyorum. Bunların netameli tarafları var. Asıl konuşmak istemediğim meselelerden biri de odur. Bunu da söyleyeyim. Sahte kahramanlık rolüne bürünmek istemem. Ben burada söyleyeceğimi söylüyorum ve çıkar giderim. Ama beni buraya dâvet eden insanlar birtakım korkuya, endişeye kapılırsa bu bakımdan üzmek istemem. Zaten özellikle konuşmanın mahrem olmasını isteyiş sebeplerinden biri de oydu. Ama madem ki bu kadar insan beni konuşmacı olarak bekledi o zaman biraz mazurum.
Şöyle bir şey söyleyeyim. Mevzuyu, hayatı, parseller halinde ayırdığınız zaman insanlar gerek mevzu gerek mizaç hususiyetleri olarak, gerekse potansiyelleri olarak ayrı ayrı yapıdadırlar. İş o ki bütün bu değişik potansiyeldeki, değişik mevzulardaki insanların tekini bile israf etmeden enerjilerini faydaya inkılâb ettirici bir biçimde değerlendirebilmek. Bunun için de en güzel hadise olarak size söylüyorum. Misalimi soldan vereceğim için endişelenecek bir şey de yok. Şu kadarını söyleyeyim size... Meselâ demokratik meslek örgütlenmelerini düşünün. Yahut da biz teşvik edici değiliz ama aynı zamanda 'yapma' demek mecburiyetinde de değiliz... Diyelim ki illegal örgütlenme. İfade edebildim mi? Bu şekilde olduğu zaman ister siyasî, ister legal, ister illegal, ister meslekî örgütlenme, ister ilmî çalışma, ister sinema çalışması tarzında hayatın ne kadar çok şubesi varsa ve bu şubelerde ne kadar çok arkadaş varsa ve kim kendi kapasitesiyle ne yapabiliyorsa, kim kimle iyi anlaşabiliyor ise... Bunu defalarca söyledim... Meselâ bir siyasî partinin seçim vasatında, kendine taraftar toplamasından daha tabii bir şey olamaz. Buna mukabil şunu da söyleyeyim. Örgütlü olan yüz tane insanın yapmış olduğu işi, göstermiş olduğu enerjiyi, uyumu (teşkilat olmaktan dolayı), temin ettiği faydayı üç milyon rey almış bir siyasî parti sağlayamaz.
Burada mesele şu oluyor. İşi adeta bir davayı şöyle alırsanız; bir kat astar çekiliyor, bir kat boya çekiliyor, üstüne bir kat daha boya çekiliyor gibi düşünürseniz, burada o siyasî partinin hareketine mâni olmak gibi bir durum yok. O ayrı bir faydadır. İllegal yani Komünistler hakkında söylüyorum ya, o da ayrı bir faydadır. Dava şuraya geliyor. Kitle halinde hareket etmek ayrı bir hadisedir, insanların hücreler halinde hareket etmesi ayrı hadisedir. Ben bir organizma bütünlüğü içindeyim, buna mukabil benim elimle gözüm tabii olarak bir değil. Ve ortaya şöyle bir hadise çıkıyor. Eğer bir dünya görüşü bütünlüğü olmadığı takdirde, bu dünya görüşü bütünlüğünden hareketle kendi halini izaha kavuşturacak olan arkadaşların tabii olarak kendilerini izaha kavuşturmaları mümkün değil...
Demin genç arkadaşlara söylediğim mevzuyla alâkalı olarak hatırlatayım. Aslolan asılı elde edebilmektir. Asılı elde ettikten sonra teferruat, tabii olarak asıla bağlıdır. Misal olarak söylüyorum: Bir hadisenin nabzını yakaladığınız zaman bunu mıknatısa benzetirseniz şayet bu mıknatısın etrafında ister üç tane, isterse üç bin tane toplu iğne olsun fark etmez. Neticede o asıl teferruatı kendine bağlar. Şunu demek istiyorum. Malumatfuruşlukla, hadiselerin nabzını tutmak arasında böyle bir fark vardır. Ve eğer tatbik edilecek olan diyalektik böyle bir hayatiyete malik olmadığı takdirde teferruatın sonsuzluğunda gevelemenin hiçbir faydası yoktur. Yani şöyle söyleyeyim size: İzafiliğin sonsuzluğu da izafidir, izafilik de bir sonsuzluk belirtir. Bunun gibi teferruatın sonsuzluğunda hiçbir faydaya inkılâp etmez. İş aslı yakalayabilmektir. Bu asıl çerçevesinde de söz konusu olan deminki nesafet çerçevesinde bahsettiğim gibi o “nasıl”la “niçin” arasındaki muvazene noktasını herkes kendi mevzuunda tecelli ettirebilmenin şartlarına ermek zorunda.
Mizaç hususiyetlerine göre ayrılıklardan bahsettim. Misal olarak söylüyorum. Burada ESAV diye bir şey kurulmuş. Birtakım mizaç hususiyetlerini, birtakım iş durumları birbirine uygun olan insanlar toplanıyorlar. Böyle bir şey. Orada bir kitabevi, öbür tarafta bir sergi, öbür tarafta bir sanatçılar grubu... Böyle gruplar halinde gidiyor. Bunun güzel tarafı şuradadır. Bunlar, birbiriyle geçinemeyen insanların birbirleriyle kavga sebeplerini ortadan kaldırıcı. Kim kimle geçinemiyor ise, kim kimle daha rahat anlaşabiliyor ise, kim kendisi önünde engel teşkil ettiğini görüyor ise hiç kavga etmesine de lüzum yok, fakat burada da hayatın garip bir tarafı var. Şöyle bir durum oluyor. Düşmanı ortadan kalktığı zaman kendinin hapı yutacağının şuurunda değil insanlar. Ve bir nokta geliyor, adeta düşmanı hapı yutacağı anda düşmanını yaşatmak gibi gizliden gizliye bir his duyuyor içinde. Ben bunu mevzuya tatbik ederek şöyle dedim: Sen kimle geçinemiyorsun? Şununla. Söylediğim bahis yalnız aynı fikir etrafındaki insanlar içindir. Dikkat ediyorsunuz değil mi? Kimle geçinemiyorsun? Şununla. Onu öldü farzet. Ve sen ne yapıyorsun, onu söyle bana? Biraz özel oldu ama anlatabildim mi?
Biri geliyor, eli cebinde. "Burada bir şey yok". Ben kimseye böyle bir görev verdiğimi hatırlamıyorum. Yani "filan yere git de ne olduğuna bak" diye bir görev verdiğimi hatırlamıyorum. Sen kimin ne yapıp yapmadığını değil, geldiğin zaman kendinin ne yaptığını, ne yapmak istediğini söyle? Bunu umumileştirebiliriz. Bu çerçevede herkes kendi yaptığını ve kendi yapabileceğini, izah durumundadır. Böyle bir nevi genel dedikodular manâsına değil. Burada da bir nevi sürü güdüsü var. İnsanları iş bölümüne doğru ittiğiniz zaman, iş bölümünde kendi yetersizliğini hissettiği andan itibaren herkes ortaya doğru toplanmaya başlıyor. Madem ortaya toplandınız düzgün, nizamlı durun diyorsunuz, kimse düzgün durmuyor. Adeta yerim dar, yenim dar hadisesi gibi. İzah edebiliyor muyum?..
Buraya güzel bir sergiden geldik. Yalçın Turgut arkadaşımızın İslâmî estetik idrakini pırıldatan bir sergi. O sergi doğrudan doğruya İbda Diyalektiği’nin çizgi halinde uygulanmasıdır. Bunu istiyorum işte. Anlaşılmayacak bir şey yok değil mi? Netice de zaten budur. Ruhun pıhtılaşması halinde zahir olan her şey estetik ifadesi içindedir. İster ses tarzında, ister hareket tarzında, ister çizgi, ister film tarzında olsun, estetik ifadesi içindedir.
Kendi ruhunuzu tecelli ettirici bir erginliğe ermediğiniz andan itibaren de sizin böyle genelliğe kalkmanız komik olur. Umumi olarak söylüyorum. Ve bugün büyük sıkıntılardan biri; bu sıkıntı bir hayatiyet alametidir, onu da söyleyeyim. Bir cesette hareket olmaz, ateş olmaz, hastalık da olmaz. O ölmüştür zaten. Doğrudan doğruya varoluş sıkıntısından gelen sıhhat alâmeti olarak mütalâa edilebilecek olan bir hâldir. Yalnız bu hâlde kendini tecelli ettirmek yerine başkasının tecellisinin sırtından geçinmeye çalışmak gibi birtakım komiklikler olmaz. Herkes kendisi tek tek tecelli ettirmek durumundadır kendisini. Ve orada şöyle bir hadise çıkıyor ortaya.
Sol, Türkiye'de fevkalâde iki defa şart yakaladı. 12 Eylül'de onların şartları çok güzeldi. 12 Mart'ta da çok güzeldi. Fakat onlar adeta vasıtayla gayenin birbirine karışması gibi bir yerde, dediğim sıçramayı yapabilecek kabiliyeti belirtmedikleri için en güzel şartları çok rahatça harcayabildiler. Bunun da sebebi şu: (Deminki söylediğim bahislerle irtibat halindedir bu söylediğim hadise.) Gayemiz ne? Buradan İstanbul'a gitmek istiyoruz. Ne yapmak lâzım? Akşam yola çıkacağız. Akşama kadar boş duracak değiliz. Biraz yemek yememiz lâzım. Yemek yiyebilmek için ne yapmak lâzım? Ekmek almak lâzım. Ekmek almak için ne yapmak lâzım? Birkaç kuruş para kazanmak lâzım. Birkaç kuruş para kazanmak için ne yapmak lâzım? Bakkal dükkânı açmak lâzım. Bakkal dükkânı açtığınız zaman oraya malı nasıl getirmek lâzım? Bir araba lâzım derken asla giden yol üzerindeki teferruat, vasıta, kendini gayeleştiriyor ve bir nokta geliyor ki insanlar bu kadar teşkilâtın niçin kurulduğunu unutur oluyorlar. Sözüme dikkat ediyor musunuz? Sizden aldığım işaretlere nisbetle konuşacağım.
Evvelki sene burada askerî tıp talebelerinden birkaç arkadaşınızla tanışmıştık. Ben bu misali verirken kendilerinden bir misal verdi. Dedi ki, ordu 20 km. öteye hareket edecek. Bu dediğiniz tarzda o tür bir yerleşiklik oluyor ki o ordunun kalkıp buradan oraya gitmesine imkân yok. İş işi doğuruyor gibi. Dikkat edin çok ince bir noktaya temas ediyorum.
Aynı şey dünya görüşü için de söz konusudur. Ve küfür karşısında sizin en uyanık olmanız gereken hadiselerden biri de budur. Birtakım yerlerde idraki lâtifleşmiş insanların (menfide de olsa) bayıldığı bir ölçü söyleyeceğim, bayılmanız için de teşvik ediyorum.
Batı’da insan tekamülündeki hız yavaşladığı anda sistem oluşuyor. Dikkat ediyor musunuz? Yani bir nevi soğuk bir arazide suyun aktığını düşünün... Su akarken, akarken, akarken... artık akamaz hale geliyor ve pıhtılaşıyor, buz oluyor, akmıyor artık. Oldu sistem. Bu dediğim hadise bütün dünya görüşleri için geçerli olan bir hastalık halinde önümüzde duruyor. Vasıta, kendi gayelerini işaretlerken, neticede ana gayeyi unutturuyor. Bunu şunun için söylüyorum. Birbiriyle didişen insanların birtakım hareketlerine baktığınız zaman bunlarda üst dil, üst diyalektiğe sıçrama, manâların çelmesini aşırmak, tekerlemeye dönen hadiseyi atlamak diye bir sancılarının olmadığını görüyorum. Böyle olduğu zaman birtakım olumsuzluklar olmaz. O zaman da şöyle bir şey çıkıyor. Bizim en büyük zaaflarımızdan biri bu. Olması gerekene dair bir imaj olsa adeta "insan aradığının ne olduğunu bilmeden bulduğunun da ne olduğunu bilmez" tarzında o imaja uygun olan her şeyi rahatça tanıyabiliriz. Ve o imaja uygun biçimde kendi estetiğimizi dışlaştırabiliriz... Estetik ifadesi tam manâsına kavuşmuş olur.
Son bir söz söylüyorum. Bugün 12 Eylül ve 12 Mart'ta bu şansı kaçırdılar diye... Sebebi de şu: Dört adam bir araya geliyor. Ne yapalım? Yapacakları şey bellidir. Banka soyacak, bilmem ne yapacak filân... Bu adama desen ki "Sen banka falan soyma. Al şu parayı, ne yapacaksın?" yapacak hiçbir şeyi yok, bunun gibi. Sendikayı kuruyor, milyonlarca insanı denetimi altına alıyor. Meslek teşekkülleri kuruyor, birtakım güç merkezlerine sirayet ediyor. Tam armut olmuş düşmek üzere fakat orada hadisenin nabzını yakalayıcı ve ne yapılması gerektiğine dair en ufak bir imaj olmadığı için orada bitiyor. Ve neticede şöyle bir sahteliği doğuyor: Hareketin önündeki liderler gayeyi ortadan kaybetmeyerek sürekli olarak yürümeleri lazım gelirken, mesele yürürken, liderde çapsızlık başlayınca, lider kalabalığın arkasına kaçmaya başlıyor. Halbuki tam kendisini göstereceği yer. Bir nevi törende ben yürüyorum, asker gibi cakamı yapıyorum. Harp zamanında "...aziz milletim hadi..." falan gibi gülünçlüğe düşüyorum. Bu umumî zaaf olarak bütün ideolojik hareketlerde var. Bunu size söyleyeyim. Bu manâda olmak üzere de söyleyeyim:
Bugün bizim fikrimizin siyasî parti halinde teşkilâtlanmasında bir fayda mütalâa etmiyorum. Çünkü dediğim tarzda bir diyalektiğin olduğu yerde teşkilâtın olup olmaması tabelâ asmaktan ibaret bir basitliktir, bu mühim değildir. Teşkilât olmaz, teşkilâtlı faaliyet olur. Eğer hakikatiyle ararsanız teşkilâtın ne demek olduğunu? Teşkilât orada lider mevkiindedir. Lider mevkiindeki insanlar da devamlı olarak yol gösterebilmek durumundadır. Fakat dediğim tarzda gaye ve ortada gidilecek yol hakkında belirli bir imaj olmadığı takdirde sürekli olarak teferruat etrafında sahte hedefler gösteriliyor. Bu da bir insanın ömrünü rahatça doldurur. Yani biz buradan İstanbul'a gitmek üzere hareket etmişken (İstanbul'da son kozumuzu oynayacağız ya) bizim ömrümüz nasıl olsa doluyor. Oraya gidemeyeceğiz. Ve yalancıktan da çekmediğimiz çilenin parsasını bekler gibi bir noktada gönül huzuru içindeyiz de...
Konuşmama son veriyorum...
Allah bizi imanlı olduğumuzun sahte tesellilerinden korusun. Sürekli imtihan içinde olduğumuzu da unutmayalım. Ve burada bir söz söyleyeyim size: İman sahibi bir insan adeta mayınlı bir arazide yürümektedir. Hani "inandık demekle kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz". İnananları türlü tehlike beklemektedir, mayınlı arazide yürümekte. İnsan herkesi kandırabilir ama kendisini kandıramaz. Bu çerçevede de hüsnüniyet ve samimiyet bakımından meseleyi mütalâa ettiğimiz zaman birtakım hadiselerde gerçekten o hadisedeki müsbet yönler mi sizi rahatsız ediyor? Yoksa gerçekten ideolojik mi? Onda nefs muhasebesini yapmanızı isterim. Bunu İbda çerçevesindeki arkadaşlar için özellikle söylüyorum...
Onun dışındakiler hakkında söyleyeceğim tek hadise şudur: Tarih muhasebesi belirtmeyen, belirli bir dünya görüşüne varmamış olan, eşya ve hadiseler karşısında “nasıl” ve “niçin” tavrını takınamayan hiçbir insanın getireceği hiçbir şey yoktur.
Konuşmam bundan ibaret...
Aylık Baran Dergisi 53. Sayı Temmuz 2026