Ben” kavramı Necip Fazıl’ın kullandığı “ben” kelimesinin ilk bakışta insanda uyandırdığı yönüyle sadece bencillik gurur gibi enaniyet belirten vasıflarla ilgisi yoktur. Onda iki türlü “ben” söz konusudur. Bunlardan ilki metafizikle irtibat olarak şiirlerinde sık sık rastladığımız “gökyüzü” imgesini, “bodrum”a yani karanlığa çeviren, insanın fizik anlamda var olduğu yeryüzü olan “toprak”ı çirkefleştiren, yani “hasad yerinde demet demet günah” yığan neticede insanı “sefil gölgeye hapsedip, ona acı çektiren” bir varlık olarak nitelenen “nefs”tir.

Diğer “ben” ise evrenin mihrakı sayılan, evrenin sırlarının çözülmesinde ulaştık sanıldığında yeni bir sırla kar- şılaşıldığı gibi sırrı çözülemeyen(1) Allah’ın halifesi olan insandır. Tasavvufi anlamda İnsan-ı Kamil’dir. Tam olarak onun ifadesiyle “Evet her şey bende bir gizli düğümdür”(2) Bu düalist anlayış Said Nursi’nin Risalelerinde de benzer şekilde yer almaktadır. Said Nursi’ye göre “Ene”nin yani benin iki yüzü vardır. Biri vücuda ve hayra bakar, o yüzle feyze karşı kabiliyet temsil eder, kendi kendisini fail bilmez(3); ikinci yüzü ise ademe ve şerre bakar. Kendi kendisini fail sayar. Hayali bir rububiyete kapılır.(4) Yunus’un “bir ben vardır bende, benden içeru” söylemindeki “ben”, aynı hakikatin ifadesidir.

Necip Fazıl’daki “ben” varoluşçuların kiminin üstün insan, kiminin dinin insanı olarak niteledikleri “ben”le benzer özelliklere sahiptir. Varoluşsal anlamda yalnızdır. “Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan, Kime ne aşılmaz duvar bendedir. Ne çıkar, bu yola düşmemiş gölgem; Yollar ki, Allah’a çıkar, bendedir”(5) Bu mısralarda “ben”in iki yönünü görmek mümkündür. Aşılmaz duvar dediği “ben”in olumsuz yönüdür. Diğeri de Allah’a ulaşan yolların “ben”de olması ifadesinde anlatılmıştır. Ancak bu yalnızlık onun için bir şikâyet unsuru, olumsuz bir durum değildir. Çünkü bu yalnızlık içe bakışı sağlayacak ve insanın hakikati ile karşılaşması gerçekleşecektir. Böylece, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, insanın en yakını, “Şah damarından daha yakın olan” Allah, bilinmeden biline- cektir. İnsanın beşikten tabuta kadar yalnız olması da, et- rafında kimseler olmadığından değildir. İnsanın yalnız Allah’a karşı sorumlu olmasındandır. “İnsan yaklaştığınca yaklaştığından ayrı/ Belli ki yakınımız yok Allah’tan gayrı”(6)

Kierkegaard’a göre de insan yalnızdır ve ancak Tanrı’ya karşı sorumludur. Ona göre insan iç sorumluluktan kaçmak için topluma yönelir. Toplulukta hep şeytanca bir şey, günahla ilgili bir yan vardır. Necip Fazıl da toplumun yanlışlarını görüp eleştirmektedir. Bununla beraber, Allah’a karşı sorumluluğu, onu herkesten sorumlu kıldığından, kalabalıkların, Kirkegaard’ın estetik düzey dediği noktada kalan anlayışına “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak! Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak: Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden, Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,”(7) diyerek karşı durmaktadır. Bu onun inandığı manada “ben”in gerçekleşmesi yolundaki engellere başkaldırıdır. Üstüne inen dünya, in- sanı “nefs” çizgisine sığmaya zorlamaktadır. Necip Fazıl’a göre aslında bir “dev” olan “ben”, sığdığı bu çizgiden utanmalıdır.(8) İnsanı, toplumu bu hale getiren de “ben”den “her şeyi tutan bir şeyin kopmasıdır”. Her şeyi tutan şey ise ona göre İslam’dır. Böyle olunca İslam’la hemdem olan şehirler, modernleşmenin, kapitalizmin, komünizmin ve İslam dışı her türlü akımın etkisine açık hale gelmektedir.

“Ey tepetaklak ehram, başı üs- tünde bina; Evde cinayet, tramvay arabasında zina! Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil; Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil! Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu: Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu! Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama, Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma”(9) mısralarında görüldüğü üzere şehirler, son derece sığ, metafizikle irtibatını yitirmiş bir durum arzedecektir. Şehirlerde durum, insanın en süfli hallerine şahit olan Sodom-Gomore’yi Bizans’ı ve Romayı geride bırakacak derecededir. Şehirlerde yaşayan birinci manadaki modern “ben”ler kurdukları makine dünyası ile “ben” olabilme vasfını taşımamaktadır. Necip Fazıl, bu “ben”leri köleler olarak nitelemektedir. Onlar, makinenin, maddenin (aynı zamanda bedenin) esiri haline gelmiştir. “Uzasan göğe ersen/ Cücesin şehirde sen,/ Bir dev olmak istersen/ dağlarda şarkı söyle”(10) mısralarıyla da insanın, kendisini bir şey sanıp yükselttiği betondan binalarla yücelemeyeceği, aslına, dağla sem- bolleştirilen kendi tabiatına dönmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Necip Fazıl’ın şiir anlayışı ile şehir düşüncesi arasındaki ilişki şiire bireyi getirmesiyle de ilintilidir. Şiire bireyin girmesi modern yaşantının mekân boyutunu hesaba katmayı gerektirir. Modern kent yaşantısıyla entelektüel kriz mukadder görünmektedir. Hafakan, ukde, korku, hatta kâbus yaşantıları, kentte yaşayan modern insanın rutinleri arasında yer almaktadır.(11) Yani kal- dırımlar çilekeş yalnızlarla doludur. Baudrillard’ın sözleriyle söylenecek olursa, modern şehirlerde, sokaklarda tek başına düşünen, tek başına şarkı söyleyen, tek başına yiyip kendi kendine konuşan insanların sayısı ürkütücüdür. Ama yine de bu insanlar bir araya gelememekte; tersine birbirinden kaçmaktadır.(12)

Necip Fazıl’ın, “Başsız başsız adamlar” dediği kimseler de, içinde bulunulan hal üzerinde, fikretmeden yaşayan yığınlardır. “Sanatsız papağan” diye nitelediği sözde sanatçılar, topluma olumlu manada yön ver- mesi gerekirken, ciddi meselelerle gerçek sanatkâr tavrıyla ilgilenme- yen, işin çilesini çekmeyen, ortalıkta dolaşan “başsız başsız adamlar”dandır. Ancak Necip Fazıl açısından durum, bu insanları basit ve hakir görmekle neticelenmemektedir. Çünkü ona göre mikrokozmos olan insan herkesten ve her şeyden so- rumludur.(13) Bu yüzden insanlar arasındaki iletişim ateist varoluşçulardaki gibi çatışmalı ve sınırlayıcı, egemen olmaya yönelik değildir. Ancak “nefs”e bakan “ben” bu manada çatışmaya sebep olarak zikredi- lebilir.

Necip Fazıl’ın savunduğu, oluşturmaya çalıştığı “ben” iletişime geçerken Yunus’un “yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevme” anlayışında olduğu gibi aslında Allah ile iletişime geçmektedir. Bu da varoluşçulukta bireyler arası iletişimdeki, “ben”in bütün insanlıktan sorumlu olması olgusunu daha da genişleterek ve manasını ulvileştirerek, tüm eşyaya vardırmaktadır. “Ben” bu yüzden Necip Fazıl’da sadece diğer insanlarla değil, eşya ile de iletişimdedir.(14) Ancak her “ben”in yaşadığı tecrübe özneldir.(15) Bu nedenle “ben” biriyle ya da bir şeyle iletişime geçtiğinde aslında kendini dinlemektedir, kendini anlamaya çalışmaktadır. Bu bir yandan insanın yalnızlığı ile de ilgilidir. Bir nevi dünyada sadece ayrı ayrı “ben”ler vardır.(16) Bu ayrı ayrı “ben”ler bütüne hasret birer parçacıktırlar. Bu düşüncesiyle Necip Fazıl, “Müminler bir vücud gibidir, vücudun bir azası rahatsızlandığında bütün vücud bundan etkilenir”(17) manasındaki hadisini açıklamaktadır. Necip Fazıl, bütüne erişmek için gerekenleri, “ben” olma po- tansiyelini en çok yakıştırdığı gençliğe hitabesinin şu kısımlarında anlatmaktadır: “Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert “ben varım!” ceva- bını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!” fikrini besleyici bir dava ahlakına kaynak bir gençlik... Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bir gençlik...”(18)

Bu temennilerinin gerçekleşmesinin yakın olduğunu düşünse de, yaşadığı zamandaki durum farklı görün- mektedir. İnsan nedir? Duvarda ezik bir böcek midir? tek damla kanda kâinatı süzen bir mercek midir?

Duvarda ezik bir böcek benzetmesi adı varoluşçular arasında geçen Kafka’nın “Değişim” Adlı romanında geçen “Gregor Samsa” adlı başkarakterini anımsatmaktadır. Bu, insanın kendini dünya karşısında yabancı ve sefil hissetmesini dile getiren bir benzetmedir ve vurgu “nefs”edir. Ancak ona göre tek damla kan ve bin tane endişeden ibaret olan insan, bu tek damla kanda kâinatı süzen bir mercektir. Bu da bahsettiğimiz “ben”in hayra bakan yönüne tekabül etmektedir. Bilindiği gibi mercek, ışığı toplayıp özelliklerine göre farklı şekillerde yansıtmaktadır. “Ben” de Allah’ın kendisinde tecelli ettirdiği esmâ ile bütün kâinatı kendisinden yansıtmaktadır.

Necip Fazıl’ın tesis etmeye çalıştığı “ben”, vücuda ve hayra bakmaktadır. Ateist varoluşçularda ise, varlıklarını kendileri oluşturmaya çalışırken enaniyetten bir pay almış gibi görünmektedir. Necip Fazıl bu durumla ilgili, ilk dönemlerinde yazdığı “Bir benliği bin secdeye versem/ vermek yine benden yine benden,” mısralarını “ben”i büsbütün ezmek isterken tahta oturtmuşum”(19) diye eleştirmektedir. “Benlik kavgası sanatkârın bulutlar üstü hayatı fildişi kule dediği” “ben”i oturttuğu tahttır. Ancak kendisi ilerde öyle bir hale gelir ki “Benim ayağım, başım, gözüm, kalbim vs. vücudumuzu terkip eden şeyi “benim” diye sayıp tüketebileceğimize göre “ben” nerededir? Kimindir?” demektedir. O, Mutlak “ben” olarak Allah’ı kastetmiştir. Varoluşçuların çoğu da “ben”in yani kâmil manada insanın yüceliğini sezer gibi olmuşlardır. Lakin bunu, diğer “ben”leri önemsemeden yaptıkları ve insanları “öteki”, “cehennem başkaları” şeklinde gördükleri için, kendi egolarından sıyrılamamışlardır. Necip Fazıl ise, “nefsin ilahlık davasında”(20) olduğunu görüp, bu “nefs”e dönük olan “ben”in iyi bir şey yaparken bile kendini ön plana çıkarmaya çabaladığının şuurundadır. Bu yüzden tasavvufi tabirle, kendi “ben”ini tamamen Allah’ta fani kılmaya çalışmaktadır.

Dipnotlar:

1- Mehmed Niyazi Özdemir, Necip Fazıl’ın Poetikası, www. n-f- k.com, 21.01.2010, 10:02.

2- Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s. 18.

3- Tasavvufta “ene”nin bu iyi yüzü “vechullah” olarak tanımlanmaktadır. Bkz. Mehmet Orkun, İnsanın Uç Potansiyeli, www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/insanin-uc-potansiyeli.html, 26. 05. 2010, 00:29.

4- Bediüzaman Said Nursi, Sözler, Zehra Yay., İstanbul: 2000, s. 576.

5- Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s. 66.

6- Age., s. 41.

7- Age., 406.

8- “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!/ Kalk ayağa, dimdik doğ- rul ve sevin!”; “Öyle bir devim ki ben, hakikatte pireyim,/ Bir delik gösterinde utancımdan gireyim...”, Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s. 422; 105.

9- Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s. 406.

10- Age., s. 185.

11- Rasim Özdenören, “Necip Fazıl Kısakürek”, Modern Türki- ye’de Siyasi Düşünce: İslamcılık, Editör: Yasin Aktay, İletişim Yay., İstanbul: 2004, s. 146.

12- Jean Baudrillard, Amerika, Ayrını Yay., (çev: Necmettin Sevil) İstanbul: 1996, s. 25.

13- “Sanırım, insanların her suçunda ben varım; Günah uzun bir kervan, tâ ucunda ben varım!”; “Kazanda su kaynasa sanki ben pişiyorum; Bir kuş bir kuş öldürse ben can çekişiyorum...” Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s. 280; 282.

14- Dış dünya ile einfuhlung (özdeşleyim) manasında ilişki kuran ilk şair, dolayısıyla ilk Batılı şair Necip Fazıl’dır; ilk şiirlerinden itibaren güçlü sezgisiyle adeta eşyanın içine dalar ve eşyada konuşmaya başlar. Onun şiirlerinde eşya, o güne kadar bizde hiçbir şairin, hiçbir ressamın, hiçbir romancının başaramadığı ölçüde sanatkârın kişiliğine bürünmüş, alelade eşya olmaktan çıkmıştır. “İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık / Biri benim, biri de serseri Kaldırımlar” gibi mısralarında, teşbihin çok ötesine geçerek kendi dramını bütün varlığa yansıtır ve bireyliğini daha derin bir biçimde hisseder. Bu duyuş tarzıyla, yaşadığı dönemin şartlarını bir arada düşününüz; kendisinin “kriz entelektüel” dediği hafakanların kaynağına ulaşabilirsiniz. Beşir Ayvazoğlu, Necip Fazıl Şiirine Farklı Bir Bakış, Zaman gazetesi, 25 Mayıs 1998.

15- “Bu ne hazin mesafe iki ten arasında; Bir hali dinleyenle dinleten arsında...” Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s. 287.

16- “Bütün insanlığı dövsen havanda, Zerre zerre herkes yine yalınız.” Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s. 27.

17- Buhari, Edep 27; Müslim, Birr 66.

18- Ahmet Kabaklı, Şairler Sultanı Necip Fazıl, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., 3. Bs., İstanbul: 2005, s. 156.

19- Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, s. 55.

Necip Fazıl, Erzurum’da öyle bir nutuk atmış ki... Necip Fazıl, Erzurum’da öyle bir nutuk atmış ki...

20- Necip Fazıl Kısakürek, Yunus Emre, s. 45.

Kaynak:http://acikerisim.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/ha ndle/123456789/7364

Not: Fatma Mahim’in Necip Fazıl’da Allah-Alem-İnsan Münasebeti isimli tezinden başlıkla alakalı bahis iktibas edilmiştir