Arnavutköy’de okul çıkışında 3 çocuk tarafından çayırlık bir alana götürülen 12 yaşındaki A.H., dakikalarca darbedildi. Epilepsi hastası olduğunu söyleyerek “Yapmayın, hastayım” diye yalvaran küçük çocuğun feryatlarına aldırış etmeyen gözü dönmüş saldırganlar, sergiledikleri acımasızlığı utanmadan bir de cep telefonu kamerasıyla kaydetti. Yüzünde ve vücudunda ağır darp izleri oluşan A.H. hastaneye kaldırılırken olayın ardından 3 şüpheli gözaltına alındı.
Hadisenin vahametini artıran nokta, şiddetin artık yalnızca öfke patlaması şeklinde ortaya çıkmaması. Karşısındaki çocuğun acısını seyreden, yalvarışını duyan ve buna rağmen darbeyi sürdüren bir ruh hâliyle karşı karşıyayız. Üstelik saldırının kayda alınması, yaşanan zulmün teşhir edilecek bir “başarı”, paylaşılacak bir “içerik” gibi görülmeye başlandığını gösteriyor. Merhametin yerini gösterişin, utanmanın yerini arsızlığın aldığı bir çocuk dünyası inşa ediliyor.
Materyalist eğitimin ve dijital afyonun ürünleri
Yaşanan bu vahşet, münferit bir “çocuk kavgası” denilerek geçiştirilemeyecek kadar ağır bir toplumsal çürümeye işaret ediyor. Çocuklara hayatı yalnızca başarı, sınav, meslek, para ve rekabet üzerinden öğreten, ruhu ve ahlakı eğitimden dışlayan seküler-materyalist anlayışın nasıl bir insan tipi ürettiği her geçen gün daha sert biçimde karşımıza çıkıyor.
Bugün çocuk okulda formül öğreniyor, yabancı dil öğreniyor, test çözüyor. Fakat öfkesini nasıl yeneceği, zayıfa nasıl davranacağı, kul hakkının ne olduğu, merhametin neden insan olmanın temeli sayıldığı, bir başkasının canının ve haysiyetinin neden dokunulmaz olduğu aynı kuvvetle öğretilmiyor. Bilgi büyüyor, teknik imkânlar çoğalıyor, fakat insanın iç dünyasını terbiye edecek ölçüler giderek zayıflıyor.
Bu boşluğu ise telefon ekranları dolduruyor. Televizyon dizilerinden dijital oyunlara, sosyal medya videolarından kısa içeriklere kadar çocukların karşısına sürekli kavga, aşağılama, teşhir, güç gösterisi ve acımasızlık çıkarılıyor. Şiddetin seyirlik malzemeye dönüştüğü, başkasının mahremiyetinin birkaç saniyelik görüntü uğruna hiçe sayıldığı bir dijital iklim çocukların davranış kalıplarını da şekillendiriyor.
Kendi akranının acı çekişini durdurmak yerine telefonunu çıkarıp kayda alan çocuk tipi, çağımızın en ürkütücü manzaralarından biri hâline geliyor. Genç nesillerde aşkasının acısına karşı hissizleşme, kötülüğü seyretme, onu kaydetme ve bundan sosyal bir değer üretme arzusu görülüyor. Dijital afyon, vicdanı uyuştururken şiddeti de sıradanlaştırıyor.
Pedagoji ne âlemde, sorumlular nerede?
Bu noktada eğitim bürokrasisinin, rehberlik servislerinin, pedagogların ve ailelerin de kendilerini sorgulaması gerekiyor. Bir çocuk arkadaşını çayırlık alana götürüp grup hâlinde dövecek noktaya nasıl geliyor? Bu çocukların davranışlarındaki sertlik, saldırganlık ve zorbalık daha önce hiç mi fark edilmiyor? Okullardaki rehberlik mekanizmaları öğrencinin ruhuna gerçekten temas edebiliyor mu, yoksa evrak dolduran ve problem çıktıktan sonra devreye giren bir bürokratik birime mi dönüşmüş durumda?
Bugün “akran zorbalığı” adı altında tartışılan birçok hadisenin arkasında daha büyük bir terbiye ve medeniyet krizi bulunuyor. Çocuk, küçük yaşta neye hürmet edeceğini, kimden haya edeceğini, nerede duracağını ve hangi davranışın zulüm olduğunu öğrenemezse karşısındaki insanı da kendi arzusunun önündeki bir nesne gibi görmeye başlıyor.
Arnavutköy’deki hadise bu yüzden yalnızca üç çocuğun işlediği bir şiddet vakası olarak okunamaz. Karşımızda eğitimden aileye, dijital kültürden sokak hayatına kadar uzanan daha büyük bir yozlaşmanın fotoğrafı var. Çocuklarımızın ellerine teknoloji verilirken kalplerine ölçü, vicdanlarına merhamet, zihinlerine hak ve batıl şuuru yerleştirilmediğinde ortaya çıkan boşluğu ekranlar, oyunlar ve hoyrat kültür dolduruyor.





