Son dönemde eski Fransız sömürgesi olan Afrika ülkelerinde, Fransa’nın tasfiye edilmesi şeklinde yorumlanabilecek gelişmelere tanıklık ediliyor. Özellikle de Burkina Faso, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Mali, bu konuda kritik gelişmelerin yaşandığı ülkeler olarak ön plana çıkmaktaydı. Nijer’deki darbe de bunun son halkası oldu.

Fransız karşıtlığıyla ön plana çıkan kadroların söz konusu ülkelerde yönetime gelmesi ise Rusya’nın etkisinin artmasını beraberinde getiriyor. Nitekim Belçika merkezli yayın organı Politico da bu konuya odaklanan bir analiz yayınladı.

Michael Shurkin tarafından kaleme alınan “Afrika’da Fransa için vakit doldu” başlıklı analizde “Artık Afrika hükümetleri için Fransa ile olan bağlar, yolun sonu anlamına geliyor.” Cümlesi yer alıyor.

ABD, İsrail'in insani hukuku ihlal etmiş olabileceğini "ima" etti ABD, İsrail'in insani hukuku ihlal etmiş olabileceğini "ima" etti

İşte Politico’da yayınlanan o analiz:

Afrika’daki gelişmeler, Fransa’nın küresel itibarını bir ölçüde azaltsa da gerçek şu ki; ülkenin daha önemli önelikleri var. Bunlar stratejik öncelikler. Nijer’deki son olayların gösterdiği gibi Fransa, Afrika’da iyi veya kötü ne yaparsa yapsın, amaçlarına kuşkuyla yaklaşılıyor ve uzun süren nüfuzundan dolayı tepkiyle karşılanıyor.

Bu Fransız karşıtı duygunun adil olup olmadığı konunun tamamen dışında. Artık Afrika hükümetleri için Fransa ile olan bağlar, yolun sonu anlamına geliyor. Bu fenomen, Nijer Cumhurbaşkanı Mohammed Bazoum’un kaderiyle de bir kez daha teyit edildi.

Bu noktaya nasıl gelindiği, sömürgecilikle başlayan uzun bir hikaye ve 1960’tan sonraki on yılları ilgilendiren bir süreç. Suçun dağıtılabileceği pek çok sorumlusu var. Afrika’nın seçkinlerinin başarısızlıklarının en önemli faktör olduğu aşikar. Aynı zamanda bu faktörler sayılırken Fransa’nın yarattığı statükonun genç nesilleri hayal kırıklığına uğratmasından ve Afrika’da gelişen yeni ideolojilerden de bahsedilebilir.

Fransız liderliğinin 1960’tan beri yaptığı stratejik hataları da sürece dahil etmek mümkün. Aynı zamanda Afrika ülkelerinin kalkınmasını engelleyen ekonomik ve siyasi gelişmelere de yer verilmeli. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un politikalarının durumu çok daha kötü bir noktaya getirdiği ortada. Suçu nasıl dağıtırsanız dağıtın, Fransa’nın Afrika’daki etkisi ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya.

Elbette Afrika’dan çekilmek, Fransa’nın itibarını azaltabilir. Lakin gerçek şu ki; Fransa’nın çıkarları gereği farklı öncelikleri var. Tıpkı İngiltere gibi. Nitekim Fransa’nın son zamanlarda kabul edilen beş yıllık askeri program belgesi başta olmak üzere pek çok strateji belgesi, ülkenin birincil çıkarlarının Avrupa’da; ikincil çıkarlarının ise Hint-Pasifik’te olduğunu vurguluyor. Zira Hint-Pasifik’te Fransa’nın münhasır ekonomik bölgesi bulunuyor.

Aynı zamanda Hint-Pasifik, Fransa’nın Afrikalı devletlerle gerçekleştirdiği ticaretin de temel güzergahını teşkil ediyor. Fransa’nın “Hint-Pasifik Strateji Belgesi”ne göre, ülkenin bölge devletleriyle olan ticareti son on yılda %49 artmıştır. Bu, Fransa’nın toplam ticaretinin üçte birini oluşturuyor.

Bununla birlikte Fransa, her şeye rağmen Sahel’de ve Afrika’nın geri kalanın yumuşak gücüne güvenerek ülke kamuyolarında olumlu bir imaj yaratmaya yönelebilir. Ancak bu, daha iyi bir iletişim ve hatta propaganda gerektirecek. Asla yeni askerler ve uçaklar değil. Fransa, özellikle de 2013’teki Mali müdahalesinde askeri kabiliyetini ortaya koymaya odaklandı. Belirtmek gerekir ki; terörle mücadelede ilgili hükümetle işbirliğine dayalı üretken bir ilişki olmadan başarı sağlanamaz. Yani eğer ülkeler dış yardım istemiyorlarsa, bu onların sorunu.

Bu noktada dikkat çekilmesi gereken husus, Rusya’nın bölgede oluşan güç boşluğunu doldurduğu söyleminin abartılması. Aslında Rusya’nın çekiciliği, Afrika halklarının Moskova’yı Paris’e karşı denge unsuru olarak görmesinden kaynaklanıyor. Bu da Rusya’ya sembolik de olsa bir cazibe katıyor. Dolayısıyla Afrika halklarının Fransa’ya ilişkin retorikleri azaldıkça, Rusya’nın etkisi de otomatik olarak azalacaktır.

Rusya’nın çekiciliğinin bir diğer nedeni ise Mali gibi bazı Afrika gükümetlerinde özellikle de Fulaniler başta olmak üzere Fransızlar tarafından hedef alan bazı etnik topluluklarla yakın ilişki kurması Bu kimlik gruplarına Arapları ve Tuaregleri de dahil etmek mümkün. Zaten Fransa’nın ve Batı’nın yardımını reddederek Rusya’ya sıcak bakanlar da genellikle Fulaniler, Araplar ve Tuaregler.

Diğer taraftan ABD ve Almanya gibi diğer Batılı aktörler, kıtada Fransa kadar tepki çekmemekte. Elbette bu durum, ilgili devletlere Rusya’nın kıtadaki etkisini sınırlandırma konusunda birtakım fırsatlar sunuyor. Ancak bu fırsatların değerlendirilmesi ve dolayısıyla Moskova’nın etkisinin sınırlandırılması, bu devletlerin Afrika’ya olan ilgisine ve bu konuda ortaya koyacakları yaratıcılığa bağlı.

Aynı zamanda Fransa’nın da ABD ve diğer Batılı aktörlere yönelmeleri halinde, Afrikalılara olumlu yaklaşması gerekecek. Bu durum, 1990’lara kadar mümkün olmamıştı. Paris, kıtadaki nüfuzunu paylaşmaya yanaşmamıştı. Ancak Fransa, artık buna hazır ve aslında başka bir seçeneği de yok.