TRT 2’de 2019 yılında yayımlanan “Felsefe Söyleşileri” programının 3. bölümünde, merhum Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı; insanın eğitim yoluyla nasıl şekillendiğini, terbiye ile edep arasındaki farkı ve hafızanın insanlaşma sürecindeki yerini ele alıyor. Önceki bölümlerde gündeme gelen “beşer ve insan” ayrımından hareket eden söyleşi, bu bölümde eğitimin insanlaşmadaki rolü üzerinden ilerliyor. Duralı, “Eğitim, insan olmanın başta gelen unsurudur” diyerek eğitimi insan varlığının asli meselelerinden biri olarak tarif ediyor.
Eğitim ailede ve yakın çevrede başlıyor
Duralı’ya göre insanın ilk eğitim sahası aile ve yakın çevredir. Anne ve baba ile başlayan eğitim, ağabey, abla, teyze, amca, dayı gibi aile fertleriyle devam ediyor; ardından oba, köy ve mahalle gibi daha geniş toplumsal çevre devreye giriyor. Duralı, modern hayatta bu geleneksel çevrelerin büyük ölçüde ortadan kalktığına dikkat çekiyor. “Ne oba kaldı, ne mahalle kaldı, ne köy kaldı. Gitgide aile de ortadan kalkıyor” diyen Duralı, bu birimlerin kaybolmasıyla birlikte onların sağladığı eğitim biçimlerinin de ortadan kalkmaya başladığını ifade ediyor.
Duralı’nın burada yaptığı temel ayrım “eğitim” ile “terbiye” arasında. Ona göre eğitim genel çerçeveyi oluştururken, bu çerçevenin gündelik hayattaki somut karşılığı terbiyede görülüyor. İnsanın nasıl oturduğu, nasıl konuştuğu, bir başkasının karşısında nasıl davrandığı, bir mabede nasıl girdiği ve farklı bir kültür içinde kendisini nasıl konumlandırdığı terbiye meselesinin içine giriyor. Duralı’nın ifadesiyle terbiye, hayatın “her köşe bucağını” kaplıyor ve insanın bütün hâl ve tavırlarına tesir ediyor.
Terbiye, edep ve ahlak aynı şey değil
Programda edep, terbiye ve ahlak kavramlarının birbirine karıştırılması da gündeme geliyor. Duralı bu kavramların aynı olmadığını belirtiyor. Eğitim ve terbiyenin toplumdan topluma, çağdan çağa değişebileceğini söyleyen Duralı, edebin ise özellikle tek tanrılı vahiy dinlerinin ortaya çıkışıyla birlikte cihanşümul ve değişmez bir mahiyet kazandığını ifade ediyor.
Bu ayrımı gündelik hayattan örneklerle açıklayan Duralı, kendi gençliğinde bir erkeğin oturuş biçiminin dahi terbiye ölçüsü sayıldığını anlatıyor. Duralı, günlük hayatta son derece basit görülebilecek hareketlerin bile terbiye ile yakın ilişkisini dillendiriyor. Duralı, bugün büyük ölçüde unutulan “müeddep” kelimesinin de terbiyeli ve edepli insanı ifade ettiğini hatırlatıyor.
Askerliği sırasında karşılaştığı başka bir örneği de anlatan Duralı, Polatlı Topçu Okulu’nda ders veren bir albayın Amerika’daki askerî hayata dair gözlemini naklediyor. Albay, görev dışında kumandanının karşısında son derece rahat davranan, hatta ayaklarını masanın üzerine koyarak sohbet eden bir askerin görev saati başladığı anda bütünüyle değiştiğini, ayağa fırlayıp disiplinin gerektirdiği tavrı aldığını anlatıyor.
Duralı bu örnek üzerinden terbiyenin tek biçimli bir davranış kalıbından ibaret olmadığını gösteriyor. İnsan, bulunduğu şartı, muhatabını ve vaziyetini tanıyor; hangi durumda nasıl davranacağını öğreniyor. Terbiye böylece insanın gündelik hayatına yerleşmiş bir davranma düzeni hâline geliyor.
“Terbiye zamanla meleke hâline geliyor”
Duralı’nın verdiği dikkat çekici örneklerden biri 1993 yılında Tayland’ın kuzeyindeki Chiang Mai bölgesinde yaşadığı hadiseye dayanıyor. Bir grup Avrupalı, Amerikalı ve Avustralyalı turist ile seyahat ettiğini anlatan Duralı, yaklaşık yedi saatlik bir yürüyüşün ardından bir köy evinde dinlenmek üzere durduklarını söylüyor. Grubun içindeki gençlerden biri, kısa pantolonuyla ayaklarını duvara dayayarak oturuyor. Ev sahibesiyle rehberin kendi aralarında konuştuğunu fark eden Duralı, meselenin ne olduğunu soruyor.
Rehber, bu şekilde ayakları duvara dayamanın kendi kültürlerinde çok ayıp karşılandığını söylüyor. Bunun üzerine Duralı turistin yanına giderek başka bir toplumda misafir olduklarını, davranışlarına dikkat etmesi gerektiğini belirtiyor ve ayaklarını indirmesini istiyor. Rehber ise Duralı ile diğer turistlerin benzer bir coğrafyadan geldiğini düşünmesine rağmen davranışları arasındaki büyük farka şaşırıyor.
Duralı burada kendi davranışının o anda verilmiş bilinçli bir karardan kaynaklanmadığını özellikle belirtiyor. Çocukluğundan beri aldığı terbiyenin kendisini zaten belli bir şekilde oturmaya, belli hareketlerden kaçınmaya alıştırdığını anlatıyor. Terbiye böylece üzerinde sürekli düşünülmesi gereken bir kurallar listesi olmaktan çıkıyor ve insanın tabiatına yerleşiyor.
Chiang Mai’deki bir Budist mabedinde yaşadığı başka bir hadiseyi de aktaran Duralı, bazı turistlerin tapınağa ayakkabılarıyla girdiğini anlatıyor. Kendisi ise camiye ayakkabıyla girilmediğini bildiğinden tapınağa girerken de ayakkabılarını çıkarıyor. Mabette bulunan bir rahip, turistlerin davranışlarından rahatsız olmasına rağmen doğrudan müdahale edemiyor ve Duralı’dan onları uyarmasını istiyor.
Duralı turistlere buranın bir mabet olduğunu ve ayakkabılarıyla içeri giremeyeceklerini söylüyor. Daha sonra rahip bu defa kadınların başlarının ve omuzlarının açık olmasından rahatsızlığını dile getiriyor. Duralı yine grubu uyarıyor. Turistler tepki göstererek tapınaktan ayrılıyor.
Duralı’nın burada dikkat çektiği nokta, Tayland terbiyesinde doğrudan karşı çıkmanın ve sert şekilde itiraz etmenin de hoş karşılanmaması. Rahip, kendi terbiyesinin kendisine çizdiği sınırlar sebebiyle turistlere doğrudan müdahale edemiyor ve bu işi Duralı’ya bırakıyor.
Duralı’ya göre terbiye zaman içinde bir “meleke” hâline geliyor. İnsan her davranışından önce uzun uzun düşünmüyor. Çocukluktan itibaren kazanılan ölçüler hareketleri kendiliğinden şekillendiriyor. Farklı bir kültüre girildiğinde yaşanan en büyük güçlüklerden biri de o kültürün terbiye düzenini fark edebilmek oluyor.
Türklerin tarihî birikimi ve farklı kültürleri tanıma kabiliyeti
Duralı buradan Türklerin tarih boyunca çok geniş bir coğrafyada hareket etmiş olmalarına geçiyor. Türklerin farklı kültürleri anlamak bakımından son derece müsait bir tarihî konumda olduğunu belirtiyor. Ona göre Türklerin eski dünyanın birbirinden çok farklı bölgelerinde bulunmuş olması, bugün kolaylıkla ölçülemeyecek büyüklükte bir kültürel birikim meydana getiriyor.
Türklerin tarihî hareketliliğini bir tür “devr-i âlem” seyahati olarak niteleyen Duralı, gittikleri yerlerde devlet kurmalarına dikkat çekiyor. Programda Moğollar ile İngilizler üzerinden de bir mukayese yapılıyor. Duralı’ya göre Moğollar girdikleri bölgelerde kalıcı şekilde yerleşemiyor ve zamanla geri çekiliyor. İngilizler ise gittikleri bölgelerde yerleşseler bile İngiltere ile bağlarını devam ettiriyor.
Türklerin durumunu bunlardan farklı gören Duralı, “Her geldiğimiz yerde devlet kurmuşuz” diyor. Ona göre Türkler yeni bir coğrafyaya geldiklerinde oraya yerleşiyor, devletlerini kuruyor ve çıktıkları eski bölgeyle siyasî ve toplumsal bağlarını zamanla geride bırakıyor.
Eski coğrafyaların toplumsal hafızadan silinmesine rağmen oralarda karşılaşılan kültürlerin izlerinin Türklerin müşterek hafızasında bir “tortu” bıraktığını savunuyor. Bu birikimin kendisini Meksika yerlilerinden Afganistan’a, Moğolistan’dan Balkanlar’a kadar çok farklı kültür çevrelerinde büyük hatalar yapmaktan koruduğunu anlatıyor.
Duralı’ya göre başka bir kültüre giren insanın o kültürü meydana getiren dokuyu, yani terbiyeyi tanıması gerekiyor. Aksi hâlde kişinin kendi toplumunda son derece sıradan sayılan bir davranış, başka bir toplumda ağır bir hakaret yahut büyük bir terbiyesizlik olarak görülebiliyor.
Hafıza kaybolursa insanlık da kayboluyor
Söyleşinin ilerleyen bölümünde konu eğitimden hafızaya uzanıyor. Dr. Eyüp Çoraklı, eğitim ve terbiyenin toplumsal bir muhtevaya sahip olduğunu, tecrübî bilgilerin nesilden nesle aktarılabilmesi için de bir hafızaya ihtiyaç bulunduğunu dile getiriyor. Duralı ise hafızayı insan hayatının “dinamosu” olarak tanımlıyor.
Duralı’ya göre insanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri hafızanın kaybı. Türkiye’nin yaşadığı kültürel dönüşümler sırasında ezberin ağır biçimde eleştirildiğini hatırlatıyor. Geçmişte önemli bir bilim insanının verdiği konferansta ezberlemeyi yerden yere vurduğunu anlatan Duralı, o bilim insanının “Ezberleyen insan rahatlıkla akıl yürütemez” görüşüne karşı çıktığını belirtiyor.
Duralı, söz konusu bilim insanına çok iyi Fransızca bildiğini hatırlatarak “Ezberlemeksizin nasıl öğrendiniz bunu?” diye sorduğunu anlatıyor.
Dil öğrenmenin en açık şekilde hafıza ve ezber gerektirdiğini belirten Duralı, fiil çekimlerinden kelime hazinesine kadar dilin ezbersiz öğrenilemeyeceğini söylüyor. Aynı durumun hayatın pek çok sahası için geçerli olduğunu ifade ediyor:
“Terbiye kurallarından başla, çarpım cetveline, alfabeye, dil öğrenmeye, nereye girersen gir, işin içinde ezber vardır.”
Duralı’ya göre mesele ezberlemek değil, ezberlenen bilgiyle yetinmek. Ezberden sonra akıl yürütmeye geçilememesi büyük bir eksiklik meydana getiriyor. Bununla beraber akıl yürütmenin kendisi de boşlukta ortaya çıkmıyor. İnsan, hafızasında biriktirdiği bilgilerden hareketle yeni hükümler kuruyor.
“Arkamda bilgi dağarı olmaksızın yeni bir şeyler üretemem” diyen Duralı, yeniliğin dahi geçmişten ve hafızadan beslendiğine işaret ediyor.
İnsanlaşma sürecinin hafızayla bağı sorulduğunda ise Duralı, “Onu kaybettik mi zaten insanlığımızı yitiriyoruz.” diyor.
Dil bozulursa düşünce de bozuluyor
Programda hafızadan sonra dil ve düşünce arasındaki ilişki ele alınıyor. Duralı, hafızada yalnızca kelimelerin bulunmadığını, davranma biçimlerinin de orada yer aldığını belirtiyor.
“Ezber bozmak” deyiminden hareketle Türkçedeki bazı yanlış kullanımlara temas eden Duralı, “davranış biçimi” ifadesini örnek gösteriyor. Ona göre “davranış” kelimesindeki “-ş” eki zaten bir tarzı yahut biçimi ifade ediyor. Bundan dolayı “davranış biçimi” demek anlam tekrarına yol açıyor. Duralı doğru kullanımın “davranma biçimi” olduğunu söylüyor.
Aynı şekilde “yaşayış tarzı” sözünü de yanlış buluyor. “Yaşayış”ın zaten “yaşama tarzı” anlamına geldiğini belirterek doğru ifadenin “yaşama tarzı” olması gerektiğini söylüyor.
Duralı bu örneklerden dil bilgisi ile mantık arasındaki ilişkiye geçiyor. Mantığın üç kolundan birini dil bilgisinin oluşturduğunu belirten Duralı, dili doğru öğrenmeyen insanın düşüncesinde de hata yapmasının kaçınılmaz olduğunu belirtiyor.
Dil bilgisinin iyi biçimde sindirilmemesi hâlinde dilin yanlış kullanılacağını, yanlış dil kullanımının ise mantık hatalarına götüreceğini söylüyor. Türkiye’de en fazla işlenen hatalardan birinin dil hatası olduğunu dile getiriyor ve bunu aynı zamanda bir mantık yanlışı olarak değerlendiriyor.
Programda “mantık” kelimesinin Arapçadaki “nutuk” ve konuşmayla ilişkisi üzerinde de duruluyor. Ardından Yunancadaki “logos” kavramına geçiliyor. Logos’un söz, konuşma ve dile getirmeyle bağlantısı üzerinden akıl ile dil arasındaki bağ ortaya konuluyor.
Duralı bu ilişkiyi, “Aklın iyi işlemiyorsa dilin de bozuk demektir” sözüyle ifade ediyor.
Tarım hafıza ve tecrübenin neticesi
Duralı, tarımın ortaya çıkışını da insanın gözlem, tecrübe ve hafıza kabiliyeti üzerinden açıklıyor. Toplayıcılıkla yaşayan insanların tükettikleri bitkilerin tohumlarının yere düştüğünü ve bir müddet sonra buralardan yeni bitkilerin çıktığını fark ettiklerini anlatıyor.
Bu hadise yıllar boyunca tekrarlandıkça insan gördüğünü hafızasına kaydediyor. Tohum ile yeni bitki arasındaki ilişkiyi kuruyor ve bir müddet sonra tohumu kendi eliyle saklayıp toprağa ekmeye başlıyor.
Duralı’ya göre tarımın başlangıcının arkasında böyle bir gözlem ve hafıza süreci bulunuyor. İnsan tabiatta meydana gelen bir hadiseyi görüyor, bunu hatırlıyor, tekrar ediyor ve sonunda kendi iradesiyle uygulamaya geçiriyor. Böylece insan yalnızca hazır bulduğu besini tüketen bir varlık olmaktan çıkarak üretime yöneliyor.
İklim şartlarının da bu dönüşümde belirleyici olduğunu söyleyen Duralı, Buzul Çağı’nın sonlarına doğru iklimin ısınması ve yağışların artmasıyla verimli toprakların çoğaldığını anlatıyor.
Nil Vadisi, Mezopotamya, Anadolu, İndus havzası ve Çin’de Sarıırmak’ın denize döküldüğü bölgeleri tarımın belirgin şekilde kurumsallaştığı coğrafyalar arasında sayıyor. Başka bölgelerde de tarım faaliyetleri bulunabileceğini, fakat belirleyici olanın tarımın bu merkezlerde süreklilik kazanması olduğunu vurguluyor.
Tarımın yerleşmesiyle insan da yerleşik hayata geçiyor. Duralı, toplayıcılıkla yaşayan toplulukların bulundukları çevredeki besin kaynaklarını kısa zamanda tüketmeleri sebebiyle sürekli hareket etmek zorunda kaldıklarını belirtiyor.
Üretimin başlaması ise insanın tabiatla kurduğu ilişkiyi değiştiriyor. Duralı üretimi, “Bulduğum malzemenin işlenmesi sonucu işime yarayacak maddenin elde edilmesi” şeklinde tarif ediyor.
Böylece program boyunca eğitimden terbiyeye, terbiyeden hafızaya, hafızadan dile ve akla, oradan da insanlığın üretim ve yerleşik hayat safhasına geçişine uzanan bir hat kuruluyor. Duralı’nın ortaya koyduğu çerçevede insan, boşlukta ve kendiliğinden meydana gelmiş bir varlık olarak görülmüyor. Ailenin verdiği eğitim, toplumun kazandırdığı terbiye, geçmişten devralınan hafıza, bu hafızayı taşıyan dil ve bütün bunlar üzerinde işleyen akıl, insanlaşmanın birbirine bağlı unsurları olarak karşımıza çıkıyor.





