İktibas

Türke revâ görülen kültürel soykırım

Teoman Duralı, yazısında Türk varlığını taşıyan dil, din ve devlet şuurunun Cumhuriyet devrimleriyle nasıl hedef alındığını anlatıyor. Yazıdan kıyafete, hukuktan eğitime uzanan müdahalelerin milleti “anne mâzi”ye bağlayan göbek bağını kestiğini belirten Duralı, bu köksüzleştirme hareketini “topyekûn reddimiras” ve kültürel soykırım olarak hükme bağlıyor.

Abone Ol

1- “Peki, kimdir şu Türkler? Bidâyette önemli bir etmen olan itikatları icâbı dışevlilik yaparak tarihlerinin her döneminde gerek hâkimiyetlerine aldıkları gerekse komşuları olan halklarla soyca karışmış, yaşamortaklığı hâlinde yaşayagelmiş bir ulus olup değişmemiş tek nirengi noktaları dilleri Türkçedir. Filvâkî Sâmî ile Hint-Avrupa dil öbeklerine mensûp tarihin en esâslı kültür dillerinin kol gezdiği diyarlarda bu dillerle hiçbir şekil ve sûrette ünsiyeti bulunmayan Türkçenin tekmil olumsuzluklara rağmen varlığını kanıtlaması mucize kabîlinden sayılmalıdır.”(1) Türklüğü çağlar boyu taşıyagelmiş dil, yânî Türkçe etmenine dini, demekki Müslümanlık ile devletleşme sâikini de eklememiz lâzım gelir. Şu durumda Türklük, varoluşunu dil (Türkçe), din (Müslümanlık) ve devletleşme etmenlerine borçludur.

Kuzey Doğu Asyadan kaynaklanan Türk tarihi, akışı boyunca onlarca devletin kurulup yıkıldığı bir dev ırmağı andırır. Menderes misâli dolana dolana İç, Orta, Güney ile Batı Asyalardan, Afrika ile Güney Doğu Avrupadan nihâyet Akdeniz, Adalardenizi ile Karadeniz üçlüsüne kavuşur.(2) Bin yılda mezkûr muazzam vâsî sahada Türk, devlet kurmakla birlikte, kendi kalarak yurtlanamamıştır. Bunu Osmanlı Devletinin gölgesinde nihâyet Anadolu ile Balkanlarda becerdi becerecekti ki, yine olmadı. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde mezkûr devlet son soluğunu verirken, Trakyanın doğusu dışında, Balkanlar da elden çıktı. Kala kala Asyanın en batı ucu, Yunanlının vaktiyle Küçükasya dediği Anadolu elde kalmıştır. Türk tarihinde, uzun bir aralıktan, Göktürk ile Uygur devletlerinden sonra vatanı yurtlandıran, vatan ile yurdu örtüştüren Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Uluğ Asyanın Anadolusu ile Avrupanın güney doğu ucundaki Doğu Trakyada Türk devletinin artık asla kaybolmayacak, yitirilmeyecek yurt-vatan toprağı ola! Bu, bir ölüm kalım meselesinden de öte, şeref sorunudur. Sadakat ile vefâ, şereftir. Devleti ile vatanına sâdık kalan, geçmişi ile yurduna vefâ gösteren ulus haysiyetlidir. Ne mutlu şerefli, haysiyetli ulusun evlâdıyım diyebilene!

2- 1910ların sonlarına ulaştığımızda, yalnızca altı yüz küsur yıllık bir uluğ çınarın, Osmanlı Devletinin son buluşuna tanık olmuyoruz. Onunla birlikte İslâm medeniyetinin tarih sahnesinden resmen çekildiğini de görüyoruz. Bir üçüncü husus, Osmanlının, bir ölçüde, içleştirdiği Türkün iki bin üç yüz yıl gerisin geriye izleyebileceğimiz tarihinin akamete uğramasıdır. M.Ö. Üçüncü yüzyıldan M.S. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğine değin, yaşadığı muazzam başkalaşmalara rağmen, Türk tarihini içten içe kateden ve çıplak gözle görülmez gizli bir hattın varlığından bahsolunabilir. İşte 1920ler ile 1930larda toplumun bütün köşe bucağıyla manen baştan aşağı kökten değiştiren bir dizi —devlet adı ile nızâmı, sıyâset, idârî taksimât, hukuk, askeriye ile mülkiye, yazı—dil—imlâ—telâffuz, musıkî, edebiyat, eğitim—terbiye, öğrenim — öğretim, giyilen başlık [serpuş], kılık kıyafet, giyim kuşam, evlilik, eviçi döşeme, vakıt—saat, tarihlendirme...— devrim, mezkûr hattı, demekki hâli, ‘anne mâzî’ye bağlayan ‘göbekbağı’nı kesmiştir: Öksüz ulus özsüzdür. Filvâkî bir taşla birkaç kuş ürkütülmüş, kaçırılmıştır. Neydi bahsi geçen taş ile hedefteki ‘kuş’lar?: İslâm medeniyeti resmen sonlandırılmıştır. Böylece İngiliz-Yahudi çağdaş medeniyet, rakipsiz, tek başına kalmış, keyfince har vurup harman savurur hâle gelmiştir.

3- Asırdîde yüce imparatorluk lağvedilmiştir. Yerini alması murad olunmuş ulus devletse, yüze göze bulaştırılmış, sonuçta gerektiği gibi kurulamamıştır. Gereklerin başında, Eleftherios Venizelos’un dehâsına borçlu olduğumuz, Lozan antlaşmasınca da öngörülmüş Yunanistanla gerçekleştirilen nüfus mübâdelesinin benzeri, 1920lerde, İngiliz idâresindeki Irak ve Fransız yönetimindeki Suriyeyle akdolunamazmıydı? Bir ulus devletin bekâsına yöneltilebilecek en kesif tehdit gayrımütecânis nüfus dokusudur. Söz konusu etmen, devletin temeline koyulmuş saatlı bomba gibidir.

4- Felsefe-bilim kafa yapısından yoksun olmaklığımızın sonucu nevzuhur devlete uygun bir sıyâsî ile iktisadî nızâm oluşturulamamıştır. Evet, Osmanlının meşrutî hükümdarlığına mukâbil cumhuriyet unvânıyla dört duvar ile çatıdan müteşekkil bir binâ inşâ olunmuş, lâkin içi boş bırakılmıştır. Dince Müslümanlık ile İslâm medeniyetinin boşalttığı yerleri doldurması icâb eden, çağdaş Avrupanın başat özelliklerinden, ideoloji, anlaşılmamıştır. İdeoloji bilinmiyor, anlaşılmıyorsa, ona bağlı, öyleki ondan türeme sıyâsî ile iktisadî nızâmları uygun mahallere ekemiyor; bir kere yalapşap dikince de tutarlıca uygulayamıyor, sonuçta hasadı derleyemiyorsunuz. Nitekim, 1920lerin başlarından bugüne sözü edilen sorun çözülememiştir. Sâdece 1920 ile 1940 arasında toplumculuk – devletçilik (1923 – 1927) ile sermâyecilik – serbest piyasa iktisadı (1928 – 1936) ve hattâ millî toplumculuğa (1936 – 1943) kayan sıyâsî – iktisadî sahadaki bocalamalar, deneme–sınamalarla zaman yitirilmiştir. 1943ten sonra toplumcumsu devletci sıyâsî hat izlemeğe koyulunmuştur. 1950den itibârense, on yılda bir askerî darbelerle kesintiye uğratılan ‘güdümlü halkerki’ (Fr démocratie dirigée) ile karma iktisat denilen bir ucube sahneye konmuştur. Ancak 1980lerin son demlerinde halkerkine yakın bir sıyâset ile serbest iktisat uygulanır olmuştur. Hâlbuki doğup büyüdüğümüz dinimiz Müslümanlığa ve İslâm medeniyetine,(3) demekki alışkanlıklarımıza en uygun düşen, devletin başını çektiği, önderlik ettiği millî görüşün, anlayışımızın icâbı dayanışmacı–toplumcu nızâm (Fr régime) olmalıydı.

Yeğlenip dayatılan ne oldu? Haddızâtında kesinlikle yabancısı olduğumuz Yeniçağ Avrupasına mahsûs ve münhasır mülkî (Fr civil) kentsoylu toplum sınıfına yaslanan ve huyumuza suyumuza en aykırı düşen, seçilebilecek en olumsuz nızâm, bireycilik ile çıkarcılığı, kayırmacılık, soygunculuk ile sömürücülüğü, emekdışı geliri öngören sermâyecilik tercih edildi. Serbest iktisadî rekâbete dayalı olup tarihî bağlamdaysa tesviye edilmiş hazır bir zemine oturtulmamış mezkûr nızâmla haksızlık ile dev boyutta gelir farkları, alabildiğine kafa karışıklığı ile düzensizlik başat kılınmış, ister istemez (imperyalist) ecnebi güce veya güçlere dayanılmıştır. Hulâsa: Topyekûn reddimiras, insafsız inkâr.

1920lerden bu yana becerilen devrimlerin veya daha suya sabuna dokunmaz bir işleme benzer ‘ıslahatlar’ın, iyiniyetle gerçekleştirilmiş bulundukları su götürür.

Filhakıka, tarihte resmen(4) tatbik safhasına koyulup da kurumsallaştırılmış iki —felsefî arkalıklı— soykırımdan bahsolunabilir. Bunlardan biri İbrânî kavme uygulanmış dirimsel, öbürüyse Türke revâ görülen kültürel soykırımdır.

5- Sonuc itibarıyla aceleye getirilmemesi gereken zorunlu ihtiyâç, köklere dek inen derin bir sorgulama ile eleştirme sürecinin âkiladamlar ile bilirkişiler tarafından yürürlüğe konulup yürütülmesidir.

Kaynak

1-) Pierre Chuvin: “D'où viennent les Turcs”, 9. s.

2-) Bkz: Elmar Holenstein: “Türken”, 284. s.; “Philosophie-Atlas”da.

3-) Bkz: EK 6.

4-) Resmen ilânen tebliğ olunmamış dirimsel soykırımlardan bahsolunabilir: Cengiz Han hükümdarlığındaki Moğolların Tatarlara; Rusların Çerkeslere; İngilizlerin Güney Afrikada Felemenklere (Boer), Kuzey Amerikada Kızılderililere, Tasmanya yerlilerine v.b. uyguladıkları kırımlar.

Teoman Duralı, Sorun Nedir? -Felsefe-Bilim Düşünüşü- Dergah Yayınları, 2021, s. 399-401

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }