Türkiye ve Suriye’den stratejik imzalar
Türkiye ve Suriye’den stratejik imzalar
İçeriği Görüntüle

Türkiye’nin nüfus yapısındaki bozulma artık ertelenemeyecek bir millî meseleye dönüştü. Doğumlar azalırken genç nüfus daralıyor, yaşlı nüfus hızla büyüyor. Mevcut gidişat; üretimden sosyal güvenliğe, aile yapısından millî varlığın devamına kadar geniş bir sahayı tehdit ediyor.

TÜİK’in 2025 yılı verilerine göre canlı doğan bebek sayısı 895 bin 374’e düştü. Bir kadının hayatı boyunca dünyaya getirmesi beklenen ortalama çocuk sayısını ifade eden toplam doğurganlık hızı ise 1,42 olarak kaydedildi. Bu oran, nüfusun kendisini yenileyebilmesi için gereken 2,10 seviyesinin çok altında kaldı.

76 il yenilenme sınırının altında

Türkiye’de doğurganlık hızı dokuz yıldır nüfusun yenilenme seviyesine ulaşamıyor. 2025 yılında 76 ilin doğurganlık oranı 2,10’un altında kaldı. Doğurganlığın 1,50’nin altında seyrettiği il sayısı 2017’de 4 iken 2025’te 59’a yükseldi.

Yaşlı nüfus ise 9 milyon 583 bin kişiye ulaştı. Türkiye nüfusunun yüzde 11,1’ini artık 65 yaş ve üzerindeki vatandaşlar oluşturuyor. Rakamlar, nüfus krizinin geleceğe ait bir tahmin olmaktan çıktığını ve bugünün meselesi hâline geldiğini açıkça gösteriyor.

Eraslan: 50 yıllık ideolojinin sonuçlarını yaşıyoruz

Star yazarı Sibel Eraslan, “Varoluşsal tehdit” başlıklı yazısında Türkiye’nin nasıl yaşlanan ve aile kurmaya mesafeli bir topluma dönüştüğünü tarihî seyri içinde ele aldı.

Eraslan, Osmanlı Devleti’nin son iki asrında yaşanan savaşlar, işgaller, salgınlar ve zorunlu göçler sebebiyle Cumhuriyet’in ağır bir nüfus kaybı devraldığını hatırlattı. Bu sebeple Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok çocuklu aileleri destekleyen, evliliği ve doğumu teşvik eden politikalar uygulandığını belirtti.

1950’lerden itibaren sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaşması, ekonomik şartların iyileşmesi, şehirleşme ve Osmanlı bakiyesi coğrafyalardan Anadolu’ya yönelen Müslüman-Türk göçleri nüfus artışını hızlandırdı. Cumhuriyet dönemindeki en yüksek nüfus artışının 1955-1960 yılları arasında yaşandığını kaydeden Eraslan, 1960 darbesinin ardından devletin nüfus siyasetinin kökten değiştirildiğini ifade etti.

Darbeler nüfus siyasetini değiştirdi

Eraslan, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’yla nüfus artışının azaltılmasının devlet hedefleri arasına girdiğini, ilerleyen yıllarda Nüfus Planlaması Genel Müdürlüğünün kurulduğunu aktardı.

1980 darbesinin ardından çıkarılan 1983 tarihli Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ise gebeliği önleyici uygulamaları devlet politikasına dönüştürdü. Eraslan’a göre çocukların ve yaşlıların “tüketici”, çalışan nüfusa bağımlı birer ekonomik yük şeklinde tarif edilmesi de bu dönemde yerleşti.

Medyadan sinemaya, reklamdan akademiye kadar kültür hayatını kuşatan araçlar; evliliği ağır bir yük, çocuğu ise ferdî hayatı sınırlayan bir unsur olarak sundu. Eraslan bu tablonun neticesini, “Ülkemiz 50 yıllık bir ideolojinin sonuçlarını yaşıyor” sözleriyle özetledi.

Ekonomik paketler yetmez

Gençlere sunulan evlilik kredileri ve doğum yardımları önem taşısa da mesele ekonomik teşviklerin sınırlarını aşan bir mahiyet taşıyor. Aileye ve çocuğa karşı onlarca yıldır üretilen kültürel mesafe ortadan kaldırılmadan nüfus düşüşünü tersine çevirmek mümkün görünmüyor.

Türkiye’nin yıllara yayılacak neticeleri bekleyecek vakti kalmadı. Devlet; barınma maliyetleri, iş güvencesi, çalışma şartları, çocuk bakım masrafları ve eğitim yükü karşısında aileyi koruyan kalıcı bir sistem kurmalı. Medya ve eğitim hayatında aileyi değersizleştiren, çocuğu ekonomik yük sayan anlayış tasfiye edilmeli.

Nüfus meselesi geçici kampanyalarla yönetilemeyecek kadar büyük, millî varlığın devamını ilgilendirecek kadar hayatîdir. Türkiye, aileyi yeniden toplumun merkezine yerleştirecek geniş çaplı ve acil bir seferberliği vakit kaybetmeden başlatmalıdır.