Gemileri Yakmadan Oluş ve Kurtuluş Mümkün Olmaz


Kazım Albay

Kazım Albay

06 Mayıs 2019, 17:50

Gemileri yakmak esprisi hem iç oluş, hem dış oluşla ilgili... Önce içimizde gemileri yakmalıyız. Bu ise nefsimizi kontrol altına almakla başlar. Kendini aşamayanın cemiyete doğru söyleyeceği bir şey olamayacağı gibi aynı zamanda iyi bir mü’min olması da mümkün değildir.

İç oluş olmadan dış oluşa geçilemez. İç oluş da kendi ifadesini ancak dış oluşta bulur. Öyle ki dış oluşla birlikte iç oluş da zenginleşir. Kesintisiz oluş ancak böyle sağlanır. Aksi, nefsimizde kemâl dikizlemek olur. Demek ki, şuurdan eyleme geçiş esas iken bazen de eylemle birlikte şuur seviyesinde artış olur.

Her sahada hedeflerimize ulaşmak için kararlı, inançlı ve ısrarcı olmamız gerekiyor. Tuttuğumuzu tam tutmamız icap ediyor. Yarım kulakla dinleyip, göz ucuyla okuyup bir şey elde etmemiz mümkün olmadığı gibi meccanî oluşlara hayat planında yer yoktur. İster hak, ister batıl olsun bütün kahramanlar işine ve davasına kendini tam verenlerdir. Burada işkolik olmaktan bahsetmiyoruz. İlgilendiği alanın hakkını veren ve gerekirse tehlikelere göğüs geren gözükara vecd sahiplerinden bahsediyoruz. Birinde bir ideal ve ulvî bir amaç için çalışmak vardır, öbüründe sadece iş ve unvan amacı vardır.

İdeolojik ve siyasî sahada da davasına raptolan ve onu samimi bir şekilde sürdürenlerin inandığı davaya hizmeti ve katkısı söz konusu olur. Tekâmül de burada ortaya çıkar. Çünkü samimiyetin olmadığı hiçbir yerde tekâmül de yoktur. Şu hususu da ilave edelim. Siyaset boşluk kaldırmaz gerçeğinden dolayı ehliyetsizlerin de meydanı işgal ettiğini görmekteyiz. Öyle ki siyasî kadrolarda bir meccanî oluş yerine başka bir meccanî oluş iktidara gelir. Ancak yarım oluşlar hakikat kutbuna bağlı toplumsal değişim ve dönüşümleri sağlayamaz. İdeal ve hedefi yok ki sağlasın. Ancak başkalarının ideal ve hedeflerinin malzemesi olur. Böyle cemiyetlerde devamlı bir kaos ve bunalım söz konusu olur.

Aslında riski göze alamayan ve karşıt kutba rest çekemeyenin bir oluş ve kurtuluşu söz konusu olmaz. Gücünü kalbinin derinliklerinden alan ve bunu tutarlı bir fikirle ifadeye dökenler, şiddetli esen rüzgârlardan yıkılmazlar. Başkalarının güdümüyle iş yapanların ise desteklerini kaybettikleri zaman yıkılmaları mukadderdir. Sırtını başkalarına dayayan kişi ve kurumlar ancak figüran rolü oynarlar. Dünyada güç ve söz sahibi bir kaç devlet yanında, geri kalanlar figüran ve kukla devletlerdir. Süper güçlerde boy ölçüşemezse bile, bunun hedef ve gayesini taşıyan ve siyasî şartlardan istifade etmeye bakanlar ise kukla devlet olmayı reddedenler demektir. Siyasî hadiseleri basit bir tahlilde bile Türkiye’nin bu yolda olumlu adımlar attığını söyleyebiliriz. Ancak bunun alt yapısı doldurulmalıdır. Belki de kervan yolda düzülür hesabı, ders ve musibetlerle bu eksiklikler giderilecektir.

Dünya siyasetine yön vermek veya ağırlığı olmak, güç sahibi olmayla beraber kendini bir ideale tam verebilme ile ve gerekirse savaşı göze alabilme ile ilgilidir. Tarihte örneklerini bildiğimiz üzere, idealist liderler ve onların devletleri büyümüştür.

Dik duruşu olmayan ne iç siyasette, ne dış siyasette varlık gösterebilir. Baskılar karşısında kıvırmak daha sonra tokat oğlanına dönmeye ve varsa iktidarını kaybetmeye yol açar. Mesela Gezi kalkışmasında dik duruş ve Kazlıçeşme mitingi olmasaydı kontrol karşı tarafa geçer ve bu da bir müddet sonra devrilmeyle sonuçlanırdı. Eşyanın kuralı böyledir.

Bazen iki taraf da davasına ihlasla kendini vermiş olabilir. Yavuz Sultan Selim ve Mısır Sultanı Tomanbay buna misaldir. Bir tarafın kazanması ise ayrı bir kader cilvesidir. Bunda tarihî şartlar, zamanı gelmiş fikir, en doğru siyaset ve benzeri etkenler söz konusudur. “Gayret bizden muvaffakiyet Allah’tan” sözü de bunu ifade eder.

Gemileri yakmak derken şunu da ifade edelim ki, nefsimizin üzerimizde olan haklarını vermek gerekir. Yenilecek, içilecek, dinlenilecek, meşru ihtiyaçlar tabiî ki görülecektir. Ancak nefsimizi yenmeden de bize yol yoktur. İç kontrol olarak “bu evin patronu benim” diyememek önemli bir zaaftır. Bir hadiste ifade edildiği üzere, “Kişinin en büyük düşmanı nefsidir.”

İslâm, nefs tezkiyesini amel için temel şart görür ve tasavvuf da bunun başka bir adıdır. Tezkiye, tezekkür, ihsan, marifetullah aynı kapıya çıkan kavramlardır. Dervişçilik oynayarak nefsini yellemekten, kavgadan kaçıp rahata ermekten veya ham sofuluktan bahsetmiyoruz. Kur’an’daki tezkiye emrinden, Allah Resûlü’nün kalbe vurgu yapan hadislerinden ve sahabenin aşk ve ihlasından bahsedebiliyoruz. Tabiî ki bu hususta mürşid, mütefekkir, muallim, mütedeyyin kişiler vesile rolü oynarlar. Bunu inkâr mümkün değildir. Mühim olan doğru yolda ve tekâmül üzere bulunmaktır.

Her fikir tabiî olarak zıddını dışarıda bırakır. Zıddını dışarda bırakmayan fikrin sistem ve tutarlılık haysiyeti olmaz. Fikrin başarısı ise toplumun ihtiyaçlarına cevap vermesi ve zıt fikirleri de yerli yerine koyucu “üst fikir” sunabilmesidir. “İslâm, zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır.” tesbitinde herkesin aradığı cennet hayalinin aslıyla İslâm’da olduğu kastedilir. Doğru Yol-Kurtuluş Yolu olan İslâm’ın hiç bir fikirle uzlaşmaya ihtiyacı yoktur.

Kendi zıddını çürütemeyen hiç bir fikir ve siyasetin uzun müddet yaşaması mümkün değildir. Karşıtını çürütmek demek onu imha etmek demektir. Zıddını imha edemeyen ve tesirsiz hâle getiremeyen onun tarafından imha edilmek durumunda kalır. Mesela iktidardaki partinin demokrasi oyununa kendini kaptırıp onun düşmanı olan zihniyeti yaşatır olması ve bu hususta köklü tedbirlere başvurmaması kendi sonunu hazırlamak mânâsına gelir. Demokrasilerin böyle zaafları vardır ancak bir yerde demokrasi dışı yollara da başvururlar. Tarlayı ayrık otlarından temizleyip yeni fidanlar dikmek yerine demokrasi var diye yabanî otlara müsaade etmek sonunda tarlanın kaybı demektir. Ak Parti’nin böyle basiretsiz tavrına karşı hâlâ iktidarda kalması ise Ak Parti kurmaylarının siyasî başarısından ziyade, bu milletin ruh ve aksiyon dinamiklerine ve bu husustaki kahramanlarına borçludur. Tarihî şartların bizi hazırlaması ve mecbur etmesiyle de ilgilidir bu. Ak Parti güdücülerinin birçoğu bu meseleye yabancı olup karşıtlarıyla temeldeki fikrî ayrımdan dahi habersizlerdir. Ve parti kadroları, zıt fikirlerin bir arada yaşayacağına ve fırsat bulsa da birbirini imha etmeyeceğine inanan fikirsizlerle doludur. Meccanî oluş budur ve karşıt taraf da fikren çöktüğü için Ak Parti üstün olmaktadır. Ancak Batı’nın bu mücadelenin içinde olduğu hiç bir zaman unutulmamalıdır. Dost ve düşman kutuplarını tahlil edemeyen iyi bir siyasetçi olamaz. Batı, işine geldiği zaman demokrasiyi askıya alıp darbeleri destekler. Buna rağmen Batı tarzı olan demokratik rejimlere özenmek izah edilemez bir hâldir.

Meccanî ve yarım oluşları eleştiriyoruz. “Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden” diye bir atasözümüz var. Mevzuumuza yoğunlaşmadan başarı elde etmek mümkün değildir. Mesela, kulağımız televizyonda, gözümüz sokakta, aklımız sinemada olarak okulumuzu bitiremeyiz. Bu şekilde işlerimizi de tamamlayamayız. İster maddî, ister manevî olsun hayattaki her oluşta bu disiplin söz konusudur. “Âlim ile cahil arasındaki fark ancak şu kadardır: Birinin dizginini çekersin, öteki başıboş ve yularsızdır.” (S. Mirzabeyoğlu, Kökler, 1996, s. 127)

İnsan için ise ruh ve madde birlikte yürür. Başarı kelimesini, modernizmin kastettiği ve gençleri sürüklediği, gayesini kaybetmiş bir maddî başarı olarak algılamıyoruz. Cehd ve tekâmül mânasında kullanıyoruz. Bizce, nefsini yenen dürüst ve tutarlı olan her fert başarılıdır ve mesuddur. Çünkü iç muhasebesini yapmıştır. Muzaffer, nefsini yenendir.

Yarım oluşlar, birçok tutarsızlığın yanında, muvazaacılık, omurgasızlık, yavşaklık ve yalakalık arızalarına da yol açar. Tanzimat ve Islahat Fermanları muvazaacılığa bir misaldir, şifa olmadığı gibi zehrin temeli olmuştur. Zoru ve engeli görünce yavşamak yerine, engeli aşma yollarına tevessül etmeli ve bu uğurda cehd sarfedilmelidir. Velev ki engel çok yüksek ve biz atlayamamış olalım. Ancak bu hususta gayret etmemiz ve kendi çıtamızı her an yükseltmemiz önemlidir. Zaferden değil, seferden sorumluyuz.

Mevcut rejimin müsaade ettiği sınırlar içinde İslâmcılık oynamak değil, davamızın istediği şartlarda olmaya ve ermeye bakmak gerekir. Hayatta risk almayı bilmeli ve sorunlardan çekinmeden cesaretle üzerine gidebilmeliyiz. Cesaretsizlik oluşumuza engeldir. En başta bu muhasebeyi yapmalıyız. Tembellik ve ataletin de şahsiyetsizlik ve yavşaklığa yol açan yönü vardır. Bu da unutulmamalıdır.

İslâm inkılâbının arefesinde ve İslâm ümmetinin gözyaşları arasında olduğumuz şu günlerde İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun yıllar önce aksiyon cephesini örgüleştirdiği, “İdeolocya ve İhtilal” isimli eserinin ithafına dikkat çekmek istiyorum. Şöyle diyor İBDA Mimarı:
“Davadan zerre tâviz vermez ve her türlü yarım oluşun engelcisi ÜSTADIM’a...

O’nun bu tavrı karşısında, kaçan keleşlerden olmayan ve “oluş” zorluklarını sıçrama tahtası bilenlere...”

Bir davaya bütün zerresiyle kendini vermeye misal olan ihlas abidesi İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu gıpta edilecek bir hayat ile 16 Mayıs 2018’de öte âleme göçtü. Ve bize yol gösterecek zengin bir mirasla ve aynı zamanda bu mirası işlemek ve tatbik etmek vazifesiyle de başbaşa bıraktı.


Baran Dergisi 642. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.