İSLÂMCI-BATICI ÇATIŞMASI ve 7 HAZİRAN SEÇİMLERİ


Kazım Albay

Kazım Albay

27 Mayıs 2015, 21:04

Türkiye’de yaşanan problemlerin temel kaynağı olan Batıcı-İslâmcı ayrışması, 7 Haziran seçimleri öncesi iyice açığa çıktı. Kimileri buna Eski Türkiye-Yeni Türkiye farkı da diyor. Fakat ideolojik ayrışma çok açık. Türkiye, Batı mihrakından resmen çıkmak üzere. Siyasî olarak çıktı ama kültürel ve ekonomik olarak henüz çıkamadı. Çünkü kendine özgü alternatif sistemini ortaya koyup uygulamaya geçemedi. Fakat bunun ayak sesleri duyuluyor. İçimizdeki Batıcıların ve de batırıcıların telaşı da Ak Parti karşıtlıkları da temelde bundan…
Tayyip Erdoğan, 2009 yılında “one minute” hadisesi ve 2010 Mavi Marmara olayından sonra Batı ile köprüleri atmış vaziyette. Bunun birkaç yıl daha evveli var. İBDA’nın bir cephesi olarak 2007 yılından beri çıkmakta olan haftalık BARAN dergisi olarak, önceleri Ak Parti ve Lideri Tayyip Erdoğan’ı eleştirirken daha sonraları Ak Partideki bu değişimi ve Batıya kısmî de olsa tavır almasını tabiî ki müsbet karşıladık. Çünkü müzmin muhalif değildik. Dünya görüşümüzün rehberliğinde “en küçük çaplarda doğru politika” ilkesince “doğruya doğru, yanlışa yanlış” demek durumundaydık. 2010 referandumunda “evet!” oyu kullandık. 2012’den itibaren zamanın Ak Parti lideri Tayyip Erdoğan’ın cesaretle İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’na sahip çıkmasına şahit olduk. Mahkemece kabul edilen yeniden yargılama talebiyle Salih Mirzabeyoğlu serbest kaldı. (22 Temmuz 2014) Hukukî süreç yeniden başlamış oldu. Hayırlısıyla neticelenmesini bekliyoruz.
10 Ağustos 2014 yılında halkın oylarıyla ilk defa cumhurbaşkanı seçilmesi de rejimde önemli bir değişiklik idi. Artık taşlar geri döndürülemez şekilde yerinden sökülmüştü.
Burada kısa bir İBDA tarihçesi vermekte yarar var. Yürüyen Büyük Doğu olarak 1975 yılında Salih Mirzabeyoğlu’nun şanlı Gölge Dergisi ile meydan yerine çıkışı ve “akıncı” gençliği yoğurması. Komünist-ülkücü kamplaşmasına kurban edilmek istenen mukaddesatçı gençliğin zuhuruna yol açması, akıncı güç, ak-genç, akıncılar, ak-lis vs. şeklinde örgütlenmeler. Yeni nizam, yeni insan akıncının hedefi artık; seferler, protestolar, şehidler, Metin Yüksel, Erdoğan Tuna, Salih Kara vs. 1980 Askerî darbesine direnen Akıncı Güç militanları ve peşinden gönüldaş yayınlarının kurulması ve 1984’de son ve som haliyle İBDA ismini alması. 1987’de bir cephe faaliyeti olarak üniversite gençliğinin çıkardığı Tavır dergisi ve daha sonra KARAR ve ses getiren AK-DOĞUŞ dergisi. Bu arada Ayasofya gösterileri... 1987’de, üç İBDA’cı gencin İstanbul Üniversitesinin önünde başlattığı türban için açlık grevi eyleminin bütün yurda yayılışı. 1990’da Nokta dergisinin kapağında zuhur eden Salih Mirzabeyoğlu. 1990 sonrası başlayan İBDA cepheleri eylemliliği, şehidler, işkenceler, mahkemeler, ağır cezalar vs. İBDA’nın 28 Şubat’a direnen tek yapı oluşu. 1999 Metris kıyamlarının 28 Şubat’ı akamete uğratışı. İBDA Mimarının fikrî ve siyasî duruşundaki tavizsiz çizgisi ve İBDA’nın ideolojik bütünlüğü, bugünlere gelişimizde ve kazanımlarımızda önemli bir âmildir. Batıcı cephenin geriletilmesinin ve İslâm’ı içten bozucu çalışmaların tutmamasının sebebi, pusula değerindeki BD-İBDA fikriyatı ve onun aksiyon çizgisidir. Siyasî aktörler değişse bile, direnen başka kahramanlar olsa bile ana faktör BD-İBDA’dır. Tahlilci bir gözle bakan herkes de bu hakikati görebilir. Ama kimilerinin işine gelmez, kimilerinin gelir, o ayrı mesele…
Şunu özellikle belirtelim ki, BD-İBDA dünya görüşü bütüne talip bir cemiyet projesidir. Yani bir parti programı değildir. Biz bu yazımız ile güncel olaylarda nasıl bir yorum ve duruş sahibi olacağımızı cevaplamaya çalışıyoruz. İBDA’nın ana stratejisi bâki olmak üzere, davamızın menfaati ve ona giden yol için bazı taktik desteklerin olabileceğine işaret etmek istiyoruz. Dediğimiz gibi, bizler (BD-İBDA) ıslahatçı, partici, şucu bucu değiliz. Bir partiyi destekleriz ama partici olamayız. Liderimiz ise bellidir.
Ak Parti tarafından gerek Batı ile hesaplaşmaya gidilmesi, gerek paralel çetenin tasfiyesi, gerek şimdilik sathî de olsa Büyük Doğu’ya sahip çıkılması vs. İBDA’nın yıllar önce (1970’lerde Gölge ve Akıncı Güç ile) kavgasını verdiği tezler idi. Demek ki gelinen nokta, Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’nun yıllar önce kanla-canla istikametini çizdiği nokta idi. Fakat iktidarı ele alacak kadroların yeterli olmaması ve İBDA’cıların da, Kumandan’ın “branşlaşın!” emrinden tutun da birçok noktada sathî kalmasından dolayı bugün maalesef Batıcı sistem yamana yamana sürmektedir. Mevcut sistem gittikçe çöküyor ama yeni bir sistem yerine geçmiyor. Ak Parti’nin böyle bir ideolojik yetkinliği ve kadrolaşması olmadığı gibi, buna talip olanların da (İBDA mensupları) böyle bir temayüz etmiş kadrolaşması yok. Demek istediğim, inkılâpçı olmak iddiasındakiler de ıslahatçı keyfiyetteler; sadece söylemleri inkılâpçı. İhmal edilemez bu husus, İslâm’ın iktidarı ve bunun sürdürülebilmesi için şarttır. Önce davanın ıstırabıyla dertlenmek ve İslâm ihtilâl-inkılâbının madde ve mânâ şartlarına ermek lazım. Yoksa istikbal bize bakmaz!
Bugün açıkça Batı’ya ve ABD’ye karşı olurken, hem de bir risk alarak bunu yaparken siyasiler içinde Tayyip Erdoğan’ı, hele hele antiemperyalist duruşunu tüm dünyanın gözü önünde sergilediği bir zamanda, antiemperyalizmin sözcüsü olarak görmek abartı olmaz. Aslında Tayyip Erdoğan’ı önce Batı dışladı, fakat o teslim olmadı direndi, tarihine ve köklerine döndü. Tayyip Erdoğan ve Ak Parti, yerli-milli olarak antiemperyalist duruşu temsil ederken, sırf iktidar koltuğu için ve kuru bir muhalefet psikolojisiyle siyasî partilerin düştükleri hal ibret vericidir. “Ak Parti olmasın da Batı emperyalizmi bu topraklarda bin yaşasın” tavrı, İslâm karşıtı hayat tarzlarıyla da örtüşüyor. CHP, MHP ve HDP’yi bu açıdan değerlendiriyorum, içlerindeki samimi antiemperyalist unsurları istisna tutarak.
Esasında Türkiye’deki kavga İslâm karşıtlığı temelinde şekillenmektedir. CHP’li-solcu-alevici ve kemalisti, MHP’li Türkçü ve Atatürkçüsü, HDP’li solcu, ırkçı ve batıcısı İslâm karşıtı çizgide Ak Parti düşmanlığı yapmaktalar çoğu kez. Ak Parti’nin gelenekçi İslâmî çizgisi bile bu kesimleri kudurtmaya yetmektedir. İçki-kumar-fuhuş özgürlüğü mevzu, “bedenim benimdir istediğimi yaparım” Batı tarzı nefs özgürlüğü mevzu. Bir ABD-İsrail projesi olan Fetullahçı yapılanmanın da Ak Parti muhalefeti bahanesiyle İslâm karşıtı cepheyle rahatça birleşmeleri, “düşmanımın düşmanı dostumdur!” taktiğinin yanında, Fetullahçı zihniyetin özlerindeki bozukluğu da göstermektedir. “Ilımlı İslâm”, “dinlerarası diyalog” gibi İslâm’ı yıkıcı projelerde yıllardır Ak Parti’nin Fetullahçılarla birlikte olması da Ak Partinin popülizmi ve İslâmî şuur eksikliğinin neticesidir.
Saadet Partisi ve BBP’nin bizim Batıcı dediğimiz bu cepheye katılması ise, kendi geçmişlerini inkar ve siyasî tutarsızlıktır. Bir ideolojinin eksikliğinden düşülen siyasî intihar da diyebiliriz. İsrail-ABD yandaşı paralel yapıya tek laf edemediler...
Antiemperyalist söylem ve eylemleriyle tanınan Marksist solcuların ise Kemalist eğitim sonucu Batıcı hayat tarzına bağlı kalmalarından dolayı ve Ak Partiye sırf muhalefet güdüsüyle Batıcı ve emperyalist çizgiyle zaman zaman örtüştüklerini görmekteyiz. “Türkiye Batıcı çizgiden ayrılmasın, ayrılırsa İslâm gelir” korkusu da diyebiliriz buna. “Antiemperyalist İslâm çizgisindense emperyalist Batıcı çizgi daha iyidir” sakat anlayışı da diyebiliriz. Fakat bu çizgiyi kırıp direnişçi geçmişiyle de bağını sürdüren ferdî zuhurlar olabilir, grup zuhurları da olabilir. Bu hususta, görüşme notları her hafta Baran’da yayınlanan “Çakal” Carlos lakaplı bir zamanların efsanevî Marksist eylemcisi Salim Muhammed’i emsal gösterebiliriz.
Daha önceki seçimlerde kredi verdiğimiz MHP’ye de bir parantez açalım. Millî güçlerle Batıcı güçler arasındaki ölüm-kalım savaşında MHP’nin CHP ile hatta HDP ile birlikte bir şemsiye altına girmesi, Türkçülük akımının esasta Batıcı bir fikir olması ve yine Batıcı bir cereyan olan Kemalist-solculukla temelde birleşebilmelerinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de esasen solculuk da milliyetçilik de Batı tandanslıdır. Halk arasında farklı algılanmış ve istismar edilmiş siyasî kamplaşma ile düzen ömrünü uzatmıştır. 12 Eylül öncesi sağ-sol kamplaşmasından düzenin çıkar sağlaması herkesin malumudur. Fakat bu oyuna gelmeyen Salih Mirzabeyoğlu, 1970’lerde yoğurduğu gençliğe ayrı bir isim vererek, İslâmcı gençliği Batıcı düzenin yedeğinden kurtarmıştır. MHP ise cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sol ile ittifakından ders çıkarmamış ve hâlâ Batıcı cepheye sadakatini sürdürmektedir. Günümüzde sol, faşizme kıvrıldığı gibi, milliyetçisi de millî duruştan uzaklaşmaktadır. Peygambersiz İslâm’a kucak açan Ak Parti ve Diyanet içindeki İslâmcılara(!) da dikkat çekelim. Ehli Sünnet Vel Cemaati idraktan aciz, Efgani-Abduh çizgisinden ders almamış, edep yoksunu kuru akılcılar bunlar. İŞİD’e karşılar ama felsefeleri temelde birdir. Üstadın “akıl hezeyanı” dediği hâl… İBDA’nın temel ölçülerinden olan “sır idrakı”nın ve tasavvufî tefekkürünün ehemmiyeti, İŞİD vs. mevzularda daha iyi görülüyor.
Mücadele tarihimizle ilgili bir iki not paylaşacağım. 1977 yılında başta İstanbul olmak üzere 7 ilde başlayan Yüksek İslâm Enstitüleri boykotları, pasifliğe ve sünepeliğe karşı öğrencilerin kendinden zuhuru idi; komünist ve ülkücü kamplaşması arasında sıkışan mukaddesatçı gençliğin, Salih Mirzabeyoğlu’nun isim ve mânâ babası olduğu “akıncı” ismiyle meydan yerine çıkışı idi. İlk ihtilâlci ses olan şanlı Gölge Dergisi eseri olan boykotlar ve ardından gelen eylemlilik.
Yüksek İslâm boykotları düzene bir başkaldırı idi ve düzen yanlısı hoca ve idarecilerle de çatışması bu yüzden idi. Öyle ki, “siz boykot yapamazsınız, gidin çimlerde otlayın!” diyen okul müdürü, boykotlar başlayınca makamında öğrencileri tarafından haşad edilmiş idi. Okulun akademi olma isteği ise, daha onurlu bir eğitim için başkaldırının bir vasıtası idi. BARAN’da bir iki sayı önce çıkan bilgi eksikliğinden kaynaklı değerlendirme için bu hususta tashih edeyim ki, boykotların sebebi izah ettiğim gibi idi. Yani o zamanlar türban meselesi yoktu. Şunu da bir not olarak ilave edelim ki, Fetullahçı Yüksek İslâm Enstitüsü öğrencileri “abilerinden” aldıkları emirle, bu şahsiyetli çıkışa karşı boykot kırıcılığı görevi yapmışlar ve uğursuz misyonlarını tâ o zamanlar ifa etmişler idi. Fakat gerekli mukabeleyi de görmüşler idi.
O yıllarda (1977) yanlış hatırlamıyorsam Tayyip Erdoğan Refah Partisi Beyoğlu Gençlik Kolları başkanı iken, aynı partinin Beyoğlu ilçe başkanı rahmetli Salih ağabeydi. Salih ağabeyin, boykotlardan dolayı Üsküdar Emniyet Amirliğinde gözaltında olan bu satırların yazarını gençlik kolları üyeleri ile birlikte emniyete gelip, “bu kişinin kefili benim!” diyerek o heybetli tavrıyla alıp götürüşünü dik duruşa bir misal olarak vermek istiyorum. Salih ağabeyin, mahkemeye çıkılması sözü üzerine ertesi gün mahkemeye gidiş ve serbest bırakılış. O gece emniyete gelen gençlik kollarından kimler vardı hatırlamıyorum. Ama daha sonra Salih ağabeyi Yüksek İslâm talebe federasyonunun kongresine başkan olarak çağırmıştık ve düzenbaz ve işbirlikçi Müslüman tipine misal eski yönetimin tasfiyesi ve yeni gençliğin yönetimi kazanmasını yine o dirayetli tavrıyla mühürlemişti. Mekanı cennet olsun.
Oyunu kurallarına göre oynamak mevzuunda birkaç söz söyleyeceğim… Siyasî rakiplerin darbe yöntemlerini uygularken senin hukukî süreçleri beklemen ve demokrasiden dem vurman alaşağı edilmenle sonuçlanır. Oyunu kurallarına göre oynamak gerekir. Mesela, karşı taraf yargıyı darbe enstrümanı olarak kullanırken senin de aynı yöntemi kullanman gerekebilir. Tabiî ki bu merî hukuka uygun değil. Bütün bu haller adaletli bir nizamın olmadığına işaret. Fakat mikroba karşı merhamet olmayacağı da çok açık. Elverir ki hak adına sürdürülsün mücadele. Yoksa mikrobun mikropla mücadelesine döner iş.
Demokrasi ve evrensel ilkeler palavrasına gelelim. Herkesin menfaatine göre kullandığı ve nisbet noktası olmayan kavramlar bunlar. Hiçbir “demokratik rejim”, karşı olanların kendini devirmesine müsaade etmeyeceğine göre? Yani, hürriyeti yok etme hürriyeti olmadığı zaman demokrasi diye bir iddianın mevzuda kalmaz. Ahalinin iradesi istikametinde demokrasi karşıtı bir rejim tesis edilemezse orada demokrasiden bahsedilemez; yani demokrasi yalanı mevzu. Bu işin geleneği ve ekonomik standardı olmadığı için Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de hiçbir zaman demokrasi olmadığını ve de olamayacağını söyleyelim. Gezi ve 17-25 Aralık darbe girişimleri, cumhuriyet mitingleri hep çoğunluğu ele almış meşru bir hükümeti devirmeye matuf idi ve hiç de demokratik (!) yöntemler değil idi.
İktidarlar demokrasi ile ayakta durmuyorlar, gücü elinde tuttuklarından iktidardalar. Türkiye’de yıllarca askerî vesayet oldu. Rejim bununla ayakta kaldı. Askerî vesayeti tasfiye eden Ak Parti iktidarı ise, demokrasi ile değil, darbe teşebbüslerine karşı gösterdiği irade ve kendi oluşturduğu güç odakları ile ayakta durdu. Halkın ancak moral desteği olur. Halkı yönlendirecek ve savaşacak olan örgütlü güçtür. İktidardakiler güç kaynaklarını elinde tutmazsa devrilir gider. Eğer 17-25 Aralık darbesi başarılı olsa idi, halk sadece Tayyip Erdoğan’ın arkasından ağlayacak ve kurulacak yeni iktidara ise gönülsüz de olsa tâbî olacak idi. Ak Parti hükümetinin bütün bu darbe teşebbüsleri karşısında ayakta kalmasının sebebi, halkın iradesi değil, Tayyip Erdoğan’ın cesareti ve teslim olmayışıdır diyebiliriz. Halkın iradesinin yanında olması motive edici olmuştur, o kadar.
Halkın iradesi, demokrasi, sandık vs. söylemleri çok kullanılıyor ama şunu ehemmiyetle belirtelim ki, Müslüman iktidarın meşruiyet kaynağı Hak’tır. Halkı kandırarak da bâtıla yönlendirmek mümkündür. Propagandada usta olanlar ve güce hâkim olanlar bunu yapabilirler. “Hâkimiyet Hakkındır” ölçüsü İslâm’a inananlar için ana kaidedir. Hâlıkı mahlûkuna mı tasdik ettireceğiz? Biz mi Mutlak Fikre uyacağız, Mutlak Fikir mi bize uyacak? Asrın idrâkine İslâmı tasdik ettirmeyeceğiz. İslâm’ın anlayışını asrın idrâkine söyleteceğiz. Allah’a, kitabına ve Resulü’nün buyruklarına uymak bunu gerektirir. Müslüman bunun aksini iddia edemez. Hakk’a inanıp kendisiyle beraber halkı inandırmalı ve buna bağlı halkı da muteber tutmalı. Menderes’i bir gün önce alkışlayan halk, bir gün sonra arkasından teneke çalmış idi. Üstad’ın, “binbirbaşlı mahlûk” dediği halk…
Demokrasi kelimesini ağzımızda pelesenk edeceğimize, kendi dünya görüşümüze ve geleneklerimize uygun siyasî ve fikrî kavramlarla kendimizi ifade etsek daha iyi olur. Hak ve adalet düzeni, Başyücelik modeli, ehliyet ve erdem düzeni, aydın ve çilekeşler düzeni vb. İfadelerle davamızı anlatabiliriz. Şunu da hatırlatalım ki “demokratik rejimler” kapitalizmin aracıdır, modern kılıklı sömürgeleştirme vasıtalarıdır. Batı bizim gibi ülkelere sevdiği için değil, kendi sömürge pazarı olması için demokrasi ihraç etmektedir. Kendi dil ve dünya görüşünü kuramayanlar (burada BD-İBDA’nın mümtaz vasfı görülmeli) Batı’nın dil ve diyalektiğine mahkûm olurlar.
Türkiye’de hâlâ ekonomik olarak büyük bir sömürü düzeni var; gelir dağılımındaki hafif düzelmeye rağmen, halk katmanları arasındaki gelir uçurumu varlığını korumayı sürdürüyor. Bizdeki uluslararası sermayenin taşeronu kapitalist zümre, hâlâ iktisadî gücü elinde bulunduruyor. Sistemin işleyişi de, faiz, borsa, döviz, uluslararası piyasalar hep bu çarka hizmet ediyor. Hükümet de sistem öneren devrimci kafalar olmadığı için 77 milyon hâlâ Firavunların ehramına su taşıyor. Sadece bu durumu yüksek sesle ifade ediyoruz ve hükümette de ıslahatçı bazı iyileştirmeler yapıyor, hastane kapılarında beklenmiyor, nisbî de olsa bir refah var, istikrar var, sosyal devlet uygulamaları var. Ama büyük sermaye çevreleri yerli yerinde ve hiçbir fedakârlığa yanaşmıyorlar. Fakat bazı iyileştirmeler saf Müslümanlara ve gariban halka yeterli geliyor. Kanaat iyi bir şey muhakkak, fakat adaletsiz gelir dağılımı işsizlik ve devamlı geçim derdi kötü bir şey…
Seçmenin tercihleri mevzuunda birkaç söz söyleyelim. Seçmen oy verirken ağırlıklı olarak kendi hayat tarzına yakın olan partiyi tercih ediyor; sonra istikrarı, en son olarak da gelecek vizyonunu tercih ediyor. Sosyolojik tahliller böyle. Şunu da biz ilave edelim: İnandırıcı bir lider çok önemli. Halkın kültürel kodlarını ve reflekslerini de doğru okumalı. Yeri gelir belirleyici bu olabilir. İdeoloji müteharrik bir güçtür ve fitili ateşleyen kıvılcımdır. Çoğu kez de görülmez, içten olan bir güçtür çünkü. Seçim atmosferi de önemli. Rakipleri ile mukayese de tercih sebebidir. “Ehveni şer” mevzu…
Silahlı çözüm ve silahlı mücadele mevzuları da çok konuşuluyor. İktidar güce dayanır. Silah da güç demektir. Silahsız iktidarın olması söz konusu değil, silahın meşruiyeti olup olmaması mühim. Haklı sebep ve nefsi müdafaa durumu… “Hak verilmez, alınır” esprisinde olduğu gibi, güç (buna silah da dahil) sahibi olmayan hiçbir zümre bir hak da alamaz, bir yer de işgal edemez. PKK’nın silahı olmasa idi, muhatap bile alınmazdı. Gücün kadar konuşursun; bu böyle. Mısır’da İhvan’ın bunca devlet terörüne karşı hala silahlı mücadele ve savunma hakkına başvurmaması, hak kaybına ve örgütün güç zaafına yol açmaktadır. İhvan’ın silahlı örgütlenmemeye gitmemesi, düşmanın zalimliğini ve cesaretini artırdığı gibi, kendi kayıplarını da artırmıştır. Esasında İhvan’ın böyle bir pasifist tavır gösterme hakkı da yoktur. İhvan, düşmanın kalbine kendi heybetini düşürmek ve elemanlarına moral vermek zorunda. Son bir misal: Milli mücadeledeki Maraş direnişinin başarısı, sadece Sütçü İmam ve Maraş halkı değil, halkı örgütleyici silahlı bir gücün olmasıdır. 
Hakkın ve fikrin üstünlüğü tesis edilemediği için ülkemizde işler yandaşlık üzerine yürüyor. Siyasî partilerin kavgaları, ilim ve sanat tartışmaları, aktüel meseleler, hatta cinayet ve tecavüzler bile adamına göre yorumlanıyor. Hak ve hakikat açısından tahlil, bütüne nisbetle tutarlılık vs. arayan pek az oluyor. Onun için tartışmalar kısır oluyor, fikir üretilemiyor ve asıl mesele güme gidiyor. Yandaşlık tutarsızlığa ve kaypaklığa yol açıyor. Düzenin bu alışkanlığını sürdüren sözüm ona bazı İslâmcı olmak iddiasındakilerde de bu yandaşlık ve tutarsızlık var. Bu açıdan Salih Mirzabeyoğlu davası önemli bir gösterge olmuştur. Bu duruma, cephe olmayı alanında marka olmak olarak algılayacağına keleşlikten dolayı işi hizipçiliğe ve yandaşlığa döken sözüm ona bazı gönüldaşlar da dâhildir. Fakat İBDA’nın fikir manzumesi sağlamdır. Ahlâk ve samimiyetin olmadığı yerde tekâmül olmaz ve esasında tekâmül ve gelişimi ifade eden (kendinden zuhur) olmazsa İBDA’cılık da olmaz. Bütün bunları illetin teşhisi ve marazın tedavisi niyetiyle söylüyorum. Yoksa kötü örneklere bakıp bahane üretmeye kimsenin hakkı yoktur ve meydan iş ve eserleriyle tebarüz edeceklere açıktır. Cihad ve ihlâsı terkedenler ise birbirleriyle didişir; bazı kişi ve cemaatlerin düştüğü durumlarda olduğu gibi… Meskenet illetini üzerimizden atıp, birbirleriyle değil, sadece işiyle uğraşan, üretken, cesur ve çilekeş insanlardan olmak temennisiyle her gününüz hayırlı olsun!..

Baran Dergisi 437. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.