Kaba İbdacı Olur mu?


Kâzım Albay

Kâzım Albay

05 Temmuz 2017, 13:07

Üzüntüsünü duyarak bir gönüldaş, “Kumandan nazik insan, ama İbdacılar kaba” tesbitini benimle paylaştı ve piyasadaki bazı hallere bakarak ben de ona hak verdim. Kastedilen piyasa İbdacıları; yoksa birçok nazik İbdacı da mevcut. Onları tenzih ederim. Yanlarında bulunmaktan da zevk duyarım. Kabalık mevzuu üzerinde durulmalı, çünkü bu hal genel olarak Müslümanlarda yaygın. İncelik ve zarafet dini bağlıları nasıl oldu da böyle kabalaştılar? İktidar nimetleri de birçoğunun aç gözlülüklerini artırdı. İktidardan pay alamayanların gözü de pastada. Bu noktada birbirlerini eleştirenlerin niyetleri halis değil. Dürüst olanların daha cesur ve aktif olmaları gerektiğini söylüyorum. Meramımızın doğru anlaşılması için her şeyden önce İbda ve İbda Cepheleri farkına dikkat edelim. Piyasada gördüklerime bakarak İbdacıları ikiye ayırmak istiyorum. Birincisi ihlaslılar. “Sanal medyada” sesleri az çıkıyor ama zamanı geldi mi belirleyici oluyor. İkinci grup parsacılar. Sesleri çok çıkıyor. Gandi’nin şu sözünü verelim: “Büyükbabam, iki türlü insan olduğunu söylerdi: İşi yapanlar ve yapılan işten kendisine pay çıkaranlar. O benden, birinci grupta yer alarak çalışmamı istedi. Çünkü orada, diğerinden daha az rekabet vardı.”

Hırs ve hased öyle kötü bir şey ki, ortada bir parsa yok iken bile insanlar kavga edebiliyor, edeb, ahlâk, şeriat ölçülerini çok rahat çiğniyorlar. Öyle ki yalan ve tutarsızlıklar, komiklik ve iğrençlikler yan yana. Allah muhafaza etsin! Onun için böyleleri “İbda harici İbdacılığı” temsil eder. Çünkü İslâm ahlâkının kabul etmediği hiçbir şeyi İbda da kabul etmez; Büyük Doğu’nun “İslâmiyetin emir subaylığı” vasfına nisbeti gereği… Üstad’ın vasiyeti “estetik idraki başa alın” olmasına rağmen ve Kumandan her şeyden önce ve her şeyiyle estetik, güzellik, doğruluk ve samimiyeti başa almış iken ve böyle bir nesil yoğurmayı amaçlamışken, piyasa İbdacısı ve parsacıların Kumandan’la ilgi ve alâkası sadece zahiridir, fikir hâlinde içten değildir. Sathî ucuzculuk ile ne Müslümanlık olur, ne de İbdacılık. Eskiler demişler “kem âletle kemalât olmaz”.

İslâmı (İslâma muhatap anlayışı) bünyeleştiremeyenler, velev ki Müslüman ve İbdacı olsun, Kemalist düzenin verdiği maganda ve zevksizliklerden nasibini bol bol almaktadır. Maalesef aileler de bir şey verememekte, çünkü onlarda da gelenek olarak bu terbiye azalmış. Modernizm anlayışı ve televizyon kültürünün girmediği aile kalmadı. Kendini koruyan istisna aileler artık parmakla gösterilir oldu. Kısaca artık herkes modernizmin tek tip seri malı üretiminden geçmiş vaziyette. Yapay ve bencil insan tipi seri olarak üretiliyor. Muhafazakârı da böyle, muhafazakâr olmayanı da böyle. Nezaket veya kibarlık ise, beşerî ilişkilerle sınırlı ve karşısındakinin nefsine dokunmamak temelli. Yani modern hayatın egoizminin gereği karşılıklı bir nezaket var, yoksa içten (ahlâktan) gelen bir iç disiplin olarak değil. Mesela, adam veya kadın (bu bozulmadan nazik olması gereken kadınlar da bir hayli nasibini almış) senin hakkında her türlü şeytanlığı ve hasetliği içinde taşıyor; ama yüzüne gülüyor, ilişkiler yüzeysel olarak yürütülüyor. Çaylar kahveler ikram ediliyor, gerekirse yemekler yeniyor, muhabbetler ediliyor.

Ruh inceliği nasıl temin edilmeli diye kafa yormalıyız. Eğer sağlam bir aile ve gelenek yok ise (bunun son birkaç asırdır gittikçe azaldığını ve artık tamamen kaybolduğunu genel olarak söylemek zorundayız) bunun tesisi yeniden olmalı. İbda’nın Yeni Nizam-Yeni İnsan dâvâsı bunun için, kuru slogan değil. Fikir, sanat ve kültürle insan incelmeye başlarken, tasavvufla yani nefs tezkiyesi ile de bu devamlı beslenmelidir. Tasavvuf denince illaki bir tarikat akla gelmesin. İç ve dış beraber yürümeli. Bu da, geçen okur buluşmasında bir gönüldaşımızın söylediği “en büyük eylem kişinin kendini yetiştirmesidir” noktasına çıkar. Kişi kendi nefsini yenmeden, yetiştirmeden etrafına faydası olmaz. Büyük cihad olmadan küçük cihad gerçekleşmez mevzuu.

Kişi kendisinde olmayanı başkasına veremez, samimiyetin olmadığı yerde oluş ve tekâmül de yoktur. Yani birbiriyle didişme ve polemiklerle bir yere varılamaz. Gönülde yaktığın bir ateşin, için için pişirdiğin bir yemeğin olacak ki, misafirlere tebessümle ikram edesin. Sen doyarken cemiyet vazifesi olarak etrafına da faydan olacak. Bunun zevkini duymak istiyorsan, çile ve disipline talip olacaksın. Yoksa halini kanıksayıp pörsüme meydana gelir. Üstad’ın Kumandan’a işaretlediği “üç tehlike”ye düşülür.

Kadı İyaz’ın bir sözü var. Açık ve net söylüyor: “Kendi kusurunu bilmeyen ahmaktır.” Bunun yanında Said Nursi’nin bir sözü: “Kişinin en büyük kusuru kendini kusursuz sanmasıdır.” Kaba ruhlar kendine dokunan mevzuları hiç üzerine almazlar ve yıllar geçse bile ne uzayıp ne kısalırlar. Çünkü tekâmüle kapalılar. Onun için kendini didiklemek, her an muhasebe etmek, tekâmülü duruyor veya tersine dönüyorsa moda deyimle kendini “check etmek” zorunda. Kendini tanıma, kendini muhasebe etme, aynaya bakma. Velev ki kendini kolay kolay düzeltemese bile, hatasının idrakinde olmak, temel insan vasfıdır. Eğer idrak kütleşmişse geçmiş olsun. Böyle kemikleşmiş-donuklaşmış kabaları terketmek ise “ahmaktan uzak durun!” hadisince gereklidir.

Kaba insan, kendi aklını çok beğenir ve ona göre herkesin aklı bir yana kendi aklı bir yana. Onun için hikâye edilir: Dünyadaki bütün akıllar bir yere toplanmış, herkes yine kendi aklını beğenip almış. İki fenalığın bir araya gelmesi de söz konusu olur. Şöyle ki, ahmaklık yanında gururludur da. Hâlbuki bir çapı da yoktur. Gurur ve ahmaklık bir araya geldi mi yapacak bir şey yoktur, oradan uzaklaşmaktan başka!

Şu hususu anlamakta ben zorlanıyorum. Davayı ve liderini sevmek güzel bir şey ama bazı İbdacılar Kumandan’ı görmek için birbirini çiğniyor. Bu hususta kendilerine tahsis edilen çay bahçesini tarumar ediyorlar ve birbirleriyle sarhoş kavgası gibi kavga ediyorlar. Hâlbuki Üstad ve Kumandan şunu diyor, “surat tanımak adam tanımak değildir”. Bu ve buna benzer durumlar diğer cemaatlerde de var. Mesela filan şeyhi görmek için izdiham yapmak, acaib ve garaib tepkiler vermek, Müslüman’ın edep ve haşyetiyle bağdaşır sahneler değildir. Kalabalıklaştıkça, yani avama indikçe bazı şeyler engellenemez ama bu haller genel ve hatta makbul olarak görülüyor. Neredeyse istisnalar kural olmuş, herkes böyle olmuş.

Kaba kabalığının farkında değildir. Gel de ayıya ayı olduğunu anlat meselesi. Hatta kırıp dökmekten, keyfine göre ve işine geldiği gibi davranmaktan memnundur. Adeta affedersiniz içindeki ayılığı dışarı dökünce mutlu olur. “Ayı kılıklı adamların şekilleri de, ruhlarına uygun mânâdadır.” (Üç Işık, S. Mirzabeyoğlu) Bu tip insanlar başkalarından aynı kaba davranışı görünce de şikâyetten geri kalmaz.

Nezaket kolay yapılan davranıştır, bir Batılının tanımı bu ve doğru. Yapmacıklığa kaçmadan, tabiî olandır güzel olan. Fakat Batı işin ilim ve felsefesinde, bunca çile ve eserlerine rağmen onlarda estetik, davranış düzeyindedir, şekildedir. Beşerî münasebetlerde ve sanatlarda plastisite olarak ileri; ama ruhtan gelen bir estetik yok.  İslâm’da ise estetiğin aslı vardır, kolay yapılan ruhtan gelen davranış olarak “zevken idrak” mevzuu.

“Estetik” yani bedî-güzellik idraki… Bedî ise ibda demek, aynı kökten gelir. “Güzellik, doğru ve iyinin, tek kelimeyle hakikatin zarafet ambalajıdır.” (Şiir ve Sanat Hikemiyatı-Estetik ve Ahlâk, S. Mirzabeyoğlu) Nasıl ki güzel bir dava kötü ellerde sunulamazsa, nasıl ki güzel bir yemek, kötü bir kapta (estetik duygunuzu harekete geçirmek için söylüyorum mesela köpek kabında sunulamazsa) estetik bir ambalaj olmadan (buna dil ve diyalektik dahildir) hak dava anlatılamaz. Bundan dolayı asır yenileyicisinin hikemiyat, diyalektik ve estetik sahalarını doldurması elzemdir.

Kur’an ve Sünnet tertemiz ama çirkef ağızlardan kötü çıkar. Yani pis borudan temiz su akmaz. Onun için BD-İbda dünya görüşü estetik idraki başa almıştır. Üstad şöyle diyor:
“Umulur ki, 15. İslâm Asrının yenileyicisi, İslâm’da estetik plânı başa alsın… Zira güzellik, hesap ve kitap sordurmadan, yakalayıcı, zapt ve fethedicidir!..”

İslâm neslinin dört vasfını şöyle aktarayım: Dava Aşk ve Ahlâkı. Kültür Edası. Aksiyon Dehası. Sanat ve Estetik Anlayışı. S. Mirzabeyoğlu’nun İdeolocya ve İhtilâl isimli eserinden özetledim. Oradaki derin ve gerçek mü’min vasıflarına da iyice bakmalı, sonrasında aynaya da bakmalı. Birbirimizle geyik yapmaya değil. Veya nefsimizde kemal dikizlemeyle hiç değil. Ben şöyle bir abiyim, şöyle kumandanım, böyle eli kalem tutan fikirciyim, şu kadar cezaevinde yattım vs. değil.

Dört Büyük Halife’nin sırasıyla şiarları: Hazret-i Ebubekir’de merhamet. Bunu iman, sadakat ve doğrulayıcılık mihrakı olarak yorumluyorum. Biz, dünyaya doğrulamaya geldik, hakkı ve hakikati doğrulamaya. Yoksa nefsimiz peşinde köpek gibi yaşamaya değil. Onu hayvanlar yapıyor zaten… Hazret-i Ömer ise adalet timsali. İslâm’ın kılıcı bizzat adalettir. Başta kul hakkı olmak üzere İslâm için cemiyet vazifelerini yapmamaktan uçurumdan aşağı yuvarlanacak gibi korkmalıyız. Allah’tan sakınma-takva gereği. Bunun yanında, kardeşinin kuyusunu kazmak ile mü’minlik bir arada nasıl olur? Birbirini sevmeden cennete girememek ölçüsü var iken, bu hased, gıybet, çekememezlik neden? Birbirini seven mü’minler topluluğu olmak duamız ve icramız olsun… Hazret-i Osman’da ise edeb veya hâyâ duygusu… Türk milletini millet yapan ana unsur, Kur’an’a, Peygamber’e ve ölçülere duyduğu edeptir. Şeyh Edebali timsalinde olduğu gibi. Hassasiyeti kalmamış, güzelden zevk ve heyecan duymayan nefislere dikkat. Modernizmin getirdiği bireysellik ve bencilliği gönüldaşlık ilişkilerine sokan ve onu bozanlara dikkat. Dün “Kurtarıcı” dedikleri kişiyi bugün aşmış (!) ve şeyhliğini ilân etmiş edepsizlere dikkat. Adam yerine konmasını İbda’ya borçlu ama nankörlük edip yediği çanağı kirleten nankör soyu. Kerameti kendinden menkul ermiş salaklığı… Hazret-i Ali’de ise ilim ve akıl. Adam İbdacı, ama kitap okumuyor, kültür ve sanat bahislerini gereksiz görüyor. Ve sonra şikâyet ediyor; ilim, sanat, fikir ve benzeri sahaları niye başkalarının elinde ve devrim ne zaman?

Gecekondu kültürü veya varoş zevksizliği diye bir vakıa var. Yıllardır BARAN dergisinin editöryasında çalışan ve halen çalışmakta olan bir arkadaşa görülen lüzum üzerine şunu demiştim: “Gecekondu mahallesinde yaşamak ayıp değil, ayıp gecekondu kültürüne sahip çıkmak. Çünkü BD-İbda dünya görüşü yepyeni bir cemiyet modelidir, medeniyet inşaıdır. Göz zevkini de kaybetmemek için büyük ressamların kataloglarını incele, giyiminden her şeyine kadar (derginin mizanpajı dahil) bir estetik gözüne sahip ol.” Arkadaş söylediklerimi düşünüp elinden geldiği kadar kendini yenilemeye çalıştı. Şunu da ilave edeyim, zevk ve estetik maddî zenginlik işi değil, ruh ve anlayış işidir. Nice zengin var, sonradan görmüş zevksizliğini taşıyor ve parasıyla ne yapacağını bilmiyor. Harcamaları da sırıtıyor. Lüks arabada geziyor ama kendi “kıro”.

“Kumandanın nezaketi ile İbdacıların kabalığı arasındaki bu çelişki niye?” diye de mevzu oluyor. Ben ise, “büyük davaya küçük adamlar yapışmış” diyorum. Öyle ki, “en doğru benim anlayışım” diye yobazca yapışmışlar, bırakmıyorlar. İbda’yı ve Kumandanı da mülkiyet olarak görüyorlar. Kimseye kaptırmak istemiyorlar, bencilce. Ayının sevgisi misali. Hatta bu hususta öyle yobazlar ki, birbirlerine ileri geri laf yetiştirip duruyorlar, sanal ortamda. Tabiî ki kimseye davayı bıraksın diyemeyiz ama adam olmak zorundayız. Aksi hâlde İbda’nın kadrosu olamayız, cemiyete de model olamayız. Bu iki kere iki gibi kesin ve zarurî bir durumdur. Davayı tekelinde görme anlayışının yanında emanete hıyanet de vardır. En son 2017 halk oylamasında Kumandan’ın “Evet!” beyanını yalanlamaya kalkan iki avukatın düştüğü (veya düşürüldüğü) durumda olduğu gibi. Müvekkilini yalanlamak, üstelik İBDA nispetinden bahsederken! Hepimiz için söylüyorum, yandaşlık kötü bir şey. Yandaşlığın bitişiği ise yavşaklıktır.

Mevzu anlaşılsın diye misal vermek istiyorum. Kumandan cezaevinden çıktıktan sonra Haliç Kongre Merkezi’ndeki “Adalet Mutlak’a” konferansının bitiminde, Kumandan’la dinleyiciler arasına bir grup kolkola girerek sahnede perde oluştururken yanımdaki arkadaş bana şöyle demekteydi: “Bunlara gerek yok; Kumandan halk ile bütünleşen, diyalogları sıcak olan biri.” Maalesef o gün bu ve buna benzer kaba organizasyon örnekleri de gördük. Sorumluluk hepimize ait, orada Kumandan ile onu temsil iddiasında olanlar arasındaki fark da görüldü.

Nezaket mevzuu konuşuyoruz. Ama bu kaba bir kimseye incelik yapacağız mânâsına gelmez. Çünkü kabaya nazik olunursa kabalığı artar, tepene çıkar. Ayrıca düşman ise, imha edilir. Ama bu nefsimizden değil, imanımızdan tezahür etmeli. Yağmacılıkla gaza arasındaki fark. Kuru cihangirlikle ila-yı kelimetullah için cihad arasındaki farkta olduğu gibi.
Hâli, sükûneti, oturuşu her şeyiyle edeb timsali olan zahir ve bâtın âlimi BD-İbda’nın üzerindeki tuğra isim, irşad kutbu Esseyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin sözünü burada nakledelim:

“Kötülerle kötü, iyilerle iyi ol; güle karşı gül, dikene karşı da diken ol. Dostlukta akıllı dost lâzım; elinden geldiği kadar akıllı insanı dost edin.

Eğer acı olmazsan seni yerler, eğer kurt olmazsan seni parçalarlar... Kabalarla kaba, naziklerle nazik ol!” (Kökler, S. Mirzabeyoğlu)

Siyaset ve aksiyonda kabalığa bir başka misal. Bolu F-Tipi önünde Kumandan’a özgürlük gösterileri yapılıyor. Bu gösteriler önce iyi başladı. Daha sonra malûm bir cephenin organize ettiği gösteride, bir kadın erkeklerin önüne geçip kırmızı bir eteği polislerin tarafına atıyor. Buna da oradaki erkekler tekbir getirerek eşlik ediyor. Güya Tayyip Erdoğan’ı protesto ediyorlar. Hâlbuki Kumandan’ı çıkarmak için o zaman uğraşan Tayyip Erdoğan ve çıkaran da kendisi. Kadının gösteride bu şekilde bir figür olması ne kadar absürd ise Kumandan’ı çıkarmak isteyen, o zamanın başbakanı Tayyip Erdoğan’ı suçlamak da o kadar saçmalık ve bu saçmalıkları alkışlayanlar da var. Ferasetsizlik ve kabalık bu kadar olur diyemiyoruz. Çünkü devamı var. Güya hükümeti eleştirmek için polisle çıkan tartışma ve kavgada polise küfreden bir kadının sesini hemen sitelerinde yayınlamaları var. Bir kadının ağzına o laflar yakışmasa da, olayın tansiyonuyla ağızdan bazı sözler çıkabilir; ama bunu yayınlamak hangi akla hizmettir muamma… “Müzmin Tayyip Erdoğan karşıtlığı” politikalarıyla çelişecek diye Kumandan’ın çıkmasını istememek gibi bir durum söz konusu idi. Ve ben arkadaşlara, kendilerinin organizasyon yapmalarını ve bu kaba insanların organizasyonlarına katılmamalarını tembihledim. Önünü görmekten aciz bu cephe, sonra şaşkın ördek misali geri geri gitmeye devam etti. Önce IŞİD sevdalısı oldu, 15 Temmuz Şanlı Halk İhtilâli’ne “tiyatro” diyenlere katıldı. BARAN Dergisi’nden Ergenekonculara karşı duydukları platonik aşktan (Ergenekon mücahidleri demeleri) ve İbda’nın temel strateji olarak işaretlediği değişim yolu olarak halk ihtilâli şıkkını, çapına bakmadan askerî darbe olarak değiştirmek istemelerinden dolayı kovulmalarına rağmen, işin neticesinde her şey belli olmuşken yine de hatalarını kabul etmeyip, daha önce Ergenekoncularla yaptıkları gibi, Türk Solu ve Gökçe Fırat denen ne idüğü belirsiz ve dokunduğu yeri pisleten tiplerle iş tutarlar. İbdacılar ise 15 Temmuz’da aslanlar gibi savaşır, şehid ve gaziler verir. Ve şaşkın hâllerine bakmadan Kumandan’a akıl vermeler, yer göstermeler, siyaset ve strateji çizmeler, türlü edebsizlikler…

Cephe özelliği kalmamış bazı kişiler görülmektedir. Körler sağırlar birbirini ağırlar misali. Sadece bir yerde değil, değişik cephelerde bu haller var. Bazı arkadaşlar bir araya gelerek Cemaat-Cephe olunmuyor, aksine öyle örnekleri var ki, birbirlerini sıfırlıyorlar. Çünkü bir araya geliş sebepleri birbirlerinin ruh aynasında kendini görüp tekâmül etmek değil, birbirlerini pışpışlamak ve nefislerini yellendirmek. Bunun pis kokusunu da bugün bir mikrofon vazifesi gören Facebook’tan yayıyorlar. Bunu hangi cephe yaparsa yapsın, cephe faaliyeti değildir. Müslüman’ın her yaptığı Müslümanca olmadığı gibi. Aynı şekilde İbdacılık için de böyledir, İbdacı olmak kimseye mutlak haklılık tanımaz. Hepimizin ölçülere uyması gerekir.

Her teşkilâtta hizipçilik, baş olma isteği ve daha sonra liderinin yerine göz koyma durumu oluyor. Fakat liderlik hele kurucu liderlik Allah vergisi orijinal bir şey olup, kendi alanını kendi açandır, kendine özgü çile ve oluş alanıdır. Yani sığ işle, ayak oyunlarıyla olan şey değildir. Hainden beter ahmaklıklarla (bazıları hainliğe de varmakta) dava ve hareket yürümez. İman, aşk ve ahlâkını kaybedenlerin düştüğü ibretlik ve oyuncak durum. Edeb ve irfan olmayınca, haddini bilmeyince her şey olabiliyor. İnsanoğlu, doğruyu kaybedince tersine tekâmül gösteriyor. Ahmaklık hainliği besliyor.

Nisbetini ve edeb ölçülerini kaybedenin nereye savrulacağı belli olmuyor. Aslında “benim yârim gelişinden bellidir” hesabı bu yolun nerelere ve ne gibi bataklıklara varacağı bellidir. Böyle örnekleri epey gördüğüm için böyle konuşuyorum. İsa-Musa olmaya kalkanları da gördüm. Allah istikametten ayırmasın. Hayatın anlamı olan fikri içselleştirmek gerekiyor, fikri bulamayanların ise arayış içinde olması... Kendi aklını ve nefsini ölçü alanların gideceği yer ise çukurdur. Fikirde ise İbda’nın diyalektik ölçüleri, edebî muhafaza içindir. “Din edebdir, edeb ise hadlere riayettir” buyruğuna itaati, her şeyiyle boyun eğmesi gereği. Kabalık ve kazmalığın temelinde, ölçü endaze tanımamak var. Mezhebsizlerin kendi aklını ölçü almasıyla aynı şeyi İbda için yapanları aslında aynı kategoride görmek gerek.

Aşk, ideal ve iman davası beraberinde neleri yitirmişiz farkında değiliz. Kısaca kabalık kolay, incelik zor geliyor. “Vahşi Batı” gibi olmak istemiyoruz; ama tahassüs ve tefekkür eksikliği had safhada. Her şeyden önce zevki selimden gelen bir hissiyat olması gerek ki kabalıklardan üzülelim ve uzak duralım. Kabalık ruhun his dünyasını köreltir, nefsin arzu ve ihtiraslarını artırır. Bu da bize Üstad’ın bir tiyatro oyunundaki sözünü tedâi ettiriyor: “Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz!”. Ağlamak deyince Feto gibi ağlamak değil, için için yanmak kastediliyor. Yoksa insan nefsi için de ağlayabilir, hırsları için de çalışabilir. O zaman “yeni nizam- yeni insan” davasını cidden benimseyip bunun yoluna adım adım girmeliyiz. Önce kendimizi değiştirmeli ve her an yenilemeliyiz, bunun derdini, tasasını duymalıyız. Birbirimize bakacağımıza, Allah’ın oluş yolunda yürüyen ve sabredenin işlerini kolaylaştıracağına inanalım!

Baran Dergisi 547. Sayı

 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.