Tarih

30 Ağustos kimin zaferi?

30 Ağustos 1922’de kazanılan Büyük Taarruz, Yunan işgalinin Anadolu’dan sökülüp atılmasını sağlayan askerî zaferin zirvesiydi. Kongreler, Birinci Meclis, Sultan Vahdettin’in konumu, ulema ve meşayihin desteği birlikte ele alındığında zaferin, geniş bir Osmanlı ve Anadolu seferberliğinin neticesi olduğu görülüyor.

Abone Ol

30 Ağustos 1922’de elde edilen askerî zafer, Anadolu’daki Yunan işgalinin sona erdirilmesini sağlayan sürecin belirleyici aşamasıydı. Büyük Taarruz öncesinde Doğu, Güney, Karadeniz ve Batı cephelerinde yürütülen askerî ve siyasî mücadele, Ankara’nın düzenli ordusunun giderek güçlenmesini sağladı. Yaklaşık 200 bin kişilik kuvvetin Büyük Taarruz’la ulaştığı başarı, Yunan ordusunun Anadolu’dan çıkarılmasıyla sonuçlandı.

Millî Mücadele’nin tarihî seyri ise 1919’dan itibaren Cumhuriyet’in kuruluşunu hedefleyen doğrusal bir hareket şeklinde gelişmedi. Dönemin kongre kararları, meclis yapısı ve İstanbul-Ankara ilişkileri, mücadelenin ilk safhasında Osmanlı vatanının ve mevcut siyasî düzenin devamının esas alındığını gösteriyor.

Anadolu’da 31 ayrı kongre toplandı

Mondros Mütarekesi’nin ardından Anadolu’nun farklı bölgelerinde direniş teşkilatları kurulmaya başladı. Prof. Dr. Ali Satan’ın tespitine göre 1918-1920 yılları arasında 31 ayrı kongre toplandı. Bu kongrelerin hemen tamamında mücadele kararı alınırken, karar metinlerinde Osmanlı vatanı fikri korunuyordu. Kongreler yalnızca kendi bölgelerini müdafaa etmeyi hedeflemiyor, ülkenin bütünü için bağımsız bir siyasî yapının yeniden kurulmasını amaçlıyordu.

Kongrelerden gelen temsilcilerin ve Müdafaa-i Hukuk teşkilatlarının oluşturduğu siyasî birikim daha sonra Birinci Meclis’e taşındı. Bu dönemde İstanbul’daki Osmanlı idaresine karşı yeni bir rejim kurma fikri açık bir siyasî hedef olarak ortaya konulmuş değildi.

Birinci Meclis Osmanlı siyasî düzeninin devamıydı

Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk hareketi bir yandan işgale karşı teşkilatlanırken diğer yandan 1876 Anayasası çerçevesinde seçim yapılmasını savundu. İstanbul ile Ankara arasında yapılan Amasya Mutabakatı sonrasında 1919 seçimleri gerçekleştirildi ve Osmanlı Mebusan Meclisi İstanbul’da toplandı.

İstanbul’un işgal edilmesi ve Mebusan Meclisi’nin çalışamaz hâle gelmesinden sonra mebusların bir bölümü Ankara’ya geçti. Ankara’da açılan meclis, İstanbul’daki Osmanlı Meclisi’nin hukukunu ve iç tüzüğünü kullanmaya devam etti. Hatta İstanbul Meclisi’nde yarım kalan gündem Ankara’da sürdürüldü.

Birinci Meclis açıldığında Sultan Vahdettin’e bağlılık telgrafları gönderildi. Bu sebeple dönemin Ankara Meclisi için “Üçüncü Meşrutiyet” nitelemesi de kullanıldı. Meclis anayasal bakımdan Osmanlı hukukuna bağlıydı ve başlangıçta İstanbul’dan kesin bir rejim kopuşu söz konusu değildi.

Bu tablo, Millî Mücadele’nin ilk safhasında temel hedefin rejim değişikliği değil, işgal altındaki vatanın kurtarılması olduğunu ortaya koyuyor.

Sultan Vahdettin’in rolü

Cumhuriyet dönemi Kemalist tarih anlatısının en fazla tartışılan başlıklarından biri Sultan Vahdettin’in Millî Mücadele karşısındaki tutumu oldu. Uzun yıllar doğrudan “hain” olarak sunulan son Osmanlı padişahının Anadolu hareketinin başlamasındaki rolüne ilişkin farklı belge, hatırat ve değerlendirmeler bulunuyor.

Sultan Vahdettin, Anadolu’daki direnişi örgütleyebilecek askerî kadronun belirlenmesi için Mareşal Fevzi Çakmak’tan isimler istedi. Mustafa Kemal bu kadronun isimleri arasında yer aldı. Necip Fazıl Kısakürek de Fevzi Çakmak’tan aktardığı bilgilere dayanarak Vahdettin’in Millî Mücadele’nin teşkilatlanmasında rol oynadığını ifade ediyor.

Necip Fazıl, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin isimli eserinde Vahdettin’in Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderdiğini, Anadolu’daki hareketi desteklediğini ve Millî Mücadele’nin başlamasında belirleyici rol oynadığını belirtiyor. Ayrıca Necip Fazıl Kısakürek’e bu görüşleri sebebiyle hakkında dava açıldı ve ceza aldı.

Ulema ve meşayih de Anadolu hareketini destekledi

Millî Mücadele’nin toplumsal tabanı askerî kadrolarla sınırlı değildi. Ulema ve meşayihin önemli bir bölümü de işgale karşı yürütülen mücadeleyi destekledi.

Seyyid Abdülhakîm Arvasî’nin aktardığı hatıratta, İstanbul’daki imam ve vaizlerin saraya çağrıldığı, kendilerine Sultan’ın selâmının iletildiği ve Kuva-yı Milliye’nin başarısı için dua etmeleri istendiği anlatılıyor. Aynı toplantıda Anadolu’daki mücadele için para toplanması ve eli silah tutanların cepheye katılmaya teşvik edilmesi talep ediliyor. Arvasî de bu çağrı üzerine Anadolu’ya insan ve yardım gönderilmesine destek verdiğini ifade ediyor.

Bu bilgiler, Millî Mücadele’nin din adamları ile Anadolu hareketi arasında mutlak bir karşıtlık bulunduğu şeklindeki yalandan müteşekkil resmî tarih kalıbıyla uyuşmuyor.

Batı’da sonuç almak zordu

Millî Mücadele çoğu zaman yalnızca Yunan ordusuna karşı yürütülen Batı Cephesi üzerinden anlatılıyor. Oysa savaşın askerî tablosu çok daha genişti.

Doğu Cephesi’nde Kazım Karabekir Paşa’nın yürüttüğü harekâtın başarıya ulaşması, Batı Cephesi’ne kuvvet aktarılmasını kolaylaştırdı. Doğu Cephesi’nde sonuç alınamaması hâlinde Batı’daki askerî başarının aynı ölçüde gerçekleşmesi epey güç olacaktı.

Karadeniz bölgesinde Rum Pontus hareketine karşı Sakallı Nurettin Paşa kumandasında Merkez Ordusu oluşturuldu ve yaklaşık bir yıl boyunca mücadele yürütüldü. Güneyde ise Fransız kuvvetlerine karşı düzenli ordu teşkilatlanmasından önce şehir merkezli direnişler başladı.

Bu cephelerin kontrol altına alınması, Batı Cephesi’nde daha güçlü bir askerî yığınak yapılmasının önünü açtı.

Yunanistan’ın arkasında İngiltere vardı

Batı Anadolu ve Trakya’daki Yunan işgali de yalnızca Atina’nın siyasî tercihi değildi. Birinci Dünya Harbi’nden sonra İngiliz kamuoyunun yeni ve büyük bir savaşa sıcak bakmaması üzerine Yunanistan Anadolu’da desteklenen güç hâline getirildi.

İngiliz yıllık raporlarında, Londra yönetiminin resmî olarak tarafsız olduğunu açıklamasına rağmen Yunanistan’ı desteklemeye devam ettiği yönünde ifadeler yer alıyor.

Sakarya’dan sonra Fransızlar ve İtalyanlarla uzlaşmaya gidilmesi, İtilaf devletleri arasındaki görüş ayrılıklarının değerlendirilmesi ve İngiliz-Fransız ihtilafından yararlanılması da savaşın diplomatik boyutunu oluşturdu. Aynı diplomatik yöntemin farklı dönemlerde hem İstanbul hem Ankara tarafından kullanıldığı belirtiliyor.

İngiltere’nin hedefi bütün Anadolu değildi

Birinci Dünya Harbi öncesinde Osmanlı Devleti, Balkanlardan Basra Körfezi’ne ve Ortadoğu’nun büyük bölümüne uzanan geniş bir coğrafyaya sahipti. Savaş sonrasında Irak, Filistin ve Ürdün başta olmak üzere stratejik bölgeler Osmanlı hâkimiyetinden çıktı.

İngiltere’nin temel önceliklerinden biri petrol bölgeleri ve Ortadoğu’daki stratejik güzergâhların kontrolüydü. Anadolu’nun tamamını elde tutmak için yeni ve uzun süreli bir savaşa girmek ise Londra açısından aynı ölçüde öncelikli değildi.

Buna rağmen Yunan ordusunun mağlup edilmemesi durumunda Anadolu’nun çok daha dar bir siyasî coğrafyaya sıkıştırılması ihtimali bulunuyordu. Büyük Taarruz’un askerî önemi de burada ortaya çıktı. Yunan işgalinin sona erdirilmesi, Ankara’nın masaya çok daha güçlü oturmasını sağladı.

Büyük Taarruz Ankara’nın gücünü zirveye taşıdı

Büyük Taarruz sırasında Ankara’nın askerî gücü yaklaşık 200 bin kişilik bir seviyeye ulaşmıştı. Yunan ordusunun Anadolu’dan çıkarılmasıyla Ankara hem askerî hem siyasî bakımdan en güçlü konumuna geldi.

Bu gelişme İstanbul-Ankara ilişkilerinde de yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Zafer sonrasında elde edilen siyasî gücün İstanbul ile paylaşılması gündemden çıktı.

Büyük Taarruz’un ardından Refet Paşa İstanbul’a gönderildi ve Sultan Vahdettin’le görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler sırasında siyasî yetkinin Ankara’da kalması, İstanbul’un ise hilafet merkezi olarak devam etmesi şeklinde bir formülün tartışıldı. Refet Paşa’nın görüşmeler sırasında Vahdettin’e padişah yerine halife sıfatıyla hitap ettiği anlatılıyor.

Birinci ve İkinci Meclis arasında önemli fark vardı

Zaferden sonra siyasî yapı süratle değişmeye başladı.

Birinci Meclis farklı siyasî görüşlerin ve yerel temsilcilerin bir arada bulunduğu bir yapıydı. Parti sistemi henüz belirleyici değildi ve mebuslar büyük ölçüde kendi bölgelerindeki siyasî ağırlıklarıyla Ankara’ya gelmişti.

İkinci Meclis’te ise aday belirleme süreci Ankara merkezli hâle geldi. Mustafa Kemal Paşa’nın aday listeleri üzerindeki etkisi arttı ve Birinci Meclis’te güçlü olan muhalif grupların önemli bölümü yeni mecliste yer almadı.

Ardından saltanat kaldırıldı, 1923’te Cumhuriyet ilan edildi ve 1924’te hilafet ilga edildi. Böylece Millî Mücadele’nin başlangıcındaki Osmanlı siyasî yapısıyla zafer sonrasında ortaya çıkan Kemalist rejim arasında açık bir kırılma meydana geldi.

Hilafet konusunda iki yıl içinde farklı tezler savunuldu

Saltanatın kaldırılması sırasında hilafet makamının korunabileceği görüşü savunuluyordu. İsmet Paşa’nın, meclisin arkasında bulunduğu bir halifenin varlığının devam edebileceğine dair yaklaşımı bu dönemin tartışmaları arasında yer aldı.

1924’e gelindiğinde ise hilafetle devlet başkanlığının ayrılamayacağı, Ankara’da zaten bir devlet başkanlığı bulunduğu ve ayrıca bir hilafet makamına ihtiyaç olmadığı görüşü öne çıkarıldı.

Dolayısıyla 1922’de gündemde bulunan “saltanatsız hilafet” formülü iki yıl sonra tamamen terk edildi.

30 Ağustos Lozan masasındaki askerî gücü oluşturdu

Büyük Taarruz’un doğrudan siyasî neticelerinden biri Lozan görüşmeleri oldu. Ankara hükümeti masaya, Yunan ordusunu mağlup etmiş düzenli bir ordunun siyasî gücüyle oturdu.

Sevr’le kıyaslandığında Lozan önemli bir toprak ve egemenlik kazanımı sağladı. Buna karşılık Misak-ı Millî’nin tamamı gerçekleştirilemedi. 30 Ağustos’ta kazanılan askerî gücün sınırları, Lozan’daki müzakerelerin de hareket alanını belirledi.

Lozan’ın sonraki yıllarda değiştirilen hükümleri de anlaşmanın nihai ve değişmez bir metin olmadığını gösterdi. Hatay’ın Türkiye’ye katılması ve Boğazlar rejiminin daha sonra yeniden düzenlenmesi bunun iki önemli örneği.

Zafer ile Kemalist anlatı birbirinden ayrılmalı

30 Ağustos 1922 tarihinde Cumhuriyet henüz ilan edilmemişti. Saltanat devam ediyor, hilafet makamı varlığını koruyor ve Osmanlı hanedanı İstanbul’daydı. Birinci Meclis’in hukukî ve siyasî kökleri de Osmanlı meşrutiyet sistemine dayanıyordu.

Bu nedenle Büyük Taarruz’un askerî başarısı ile 1923 sonrasındaki siyasî ve kültürel yıkımın aynı tarihî hadise olarak değerlendirilmesi kronolojik açıdan sorunlu bir yaklaşım oluşturuyor.

Millî Mücadele boyunca Osmanlı vatanı, bağımsızlık, hilafet, işgalin sona erdirilmesi ve ülkenin siyasî varlığının korunması ortak hedefler arasında yer aldı. Zaferin ardından ise yeni devletin rejimi ve yönelimi etrafında farklı bir siyasî cebir süreci başladı.

Yakın dönem tarihindeki birçok meselede arşivlerin sınırlı erişime açık olması da önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Özellikle Dışişleri Bakanlığı ve askerî arşivlerdeki belgelerin tamamının araştırmacılara açılmasının Lozan, hilafet ve Millî Mücadele dönemindeki diplomatik ilişkilerin yeniden değerlendirilmesi gerekiyor.

Bu sebeple 30 Ağustos’un tarihî çerçevesi yalnızca Cumhuriyet döneminde oluşturulan resmî anlatıyla sınırlı tutulmadan, Osmanlı arşivleri, hatıratlar, meclis zabıtları, yabancı diplomatik belgeler ve dönemin siyasî yazışmaları birlikte değerlendirilerek ele alınmayı gerektiriyor.

30 Ağustos geniş bir seferberliğin sonucuydu

30 Ağustos’un tek bir şahıs veya dar bir siyasî kadroyla açıklanamayacağını gösteriyor. Zaferin arkasında Anadolu’da toplanan kongreler, Müdafaa-i Hukuk teşkilatları, Osmanlı ordusundan gelen askerî kadrolar, Doğu ve Güney cephelerinde verilen mücadele, Karadeniz’deki askerî harekât, ulema ve meşayihin desteği, halkın maddî katkısı ve Batı Cephesi’ndeki düzenli ordu bulunuyordu.

Millî Mücadele’nin başlangıcındaki siyasî hedef ile zaferden sonra şekillenen Kemalist rejim arasında da belirgin bir ayrım bulunuyor.

  • Prof. Dr. Ali Satan – “Arşivler açıldığında her şeyi yeniden konuşmamız gerekecek”, Aylık Dergisi/Baran, Aylık Dergisi 192. Sayı, Eylül 2020.
  • Baran Dergisi – “Millî Mücadele’yi Sultan Vahdettin başlattı”,
  • Dr. Kâzım Albay – “Sultan Vahdettin, Millî Mücadele ve Mustafa Kemal Paşa”, Baran Dergisi 602. Sayı, 27 Temmuz 2018.
  • Dr. Kâzım Albay – “Millî Mücadele-Lozan-Cumhuriyet ve Tek Parti İktidarı -III-”, Baran Dergisi 596. Sayı, 21 Haziran 2018.
  • Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi (354), Baran Dergisi, Sayı 529, 2017, s. 18.
  • Fuâd Âsım Arvâs – Şaban Er, Silsile-i Aliyye’nin Son Altun Halkası Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî, Kutupyıldızı Yayınları, İstanbul, 2018, s. 1226-1227.
  • Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, İBDA Yayınları, İstanbul, 2004, s. 49.
  • Mete Tunçay, Bilineceği Bilmek, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1983, s. 105-106.
  • Necip Fazıl Kısakürek, Vatan Dostu Sultan Vahidüddin, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2012, s. 162 ve 203.
  • Mahir İz, Yılların İzi, İrfan Yayınları, İstanbul, 1975, s. 87-88.
  • Osman Öndeş, Vahidüddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor, Timaş Yayınları, İstanbul, 2012, s. 346-347 ve 355.
  • Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1989, s. 574-582.
  • Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimizin Esasları, Emre Yayınları, İstanbul, 1995, s. 41-42.
  • Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt 1, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1991, s. 367-368.
  • Mehmet Akif Aydın, İslâm ve Osmanlı Hukuku Araştırmaları, İz Yayınları, İstanbul, 1996, s. 310.
  • Mustafa Armağan, Cumhuriyet Efsaneleri, Timaş Yayınları, İstanbul, 2014, s. 146.
  • İbrahim Arvas, Tarihî Hakikatler, Biyografi Net İletişim Yayınları, İstanbul, 2007.
  • Şerafettin Turan, Türk Devrimleri Tarihi, Cilt II, Bilgi Yayınları, Ankara, 1996, s. 289.
  • M. Akif Aydın, “Batılılaşma” maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt 5, Ankara, 1992, s. 166.
  • Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1997, s. 145-157.
  • Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Dergisi, 6 Ekim 1950, s. 3.
  • Uğur Mumcu, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Tekin Yayınları, İstanbul, 1994, s. 94-96.
  • Price, Extra-Special Correspondent / Çok Özel Yazışmalar, çev. Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1991, s. 98.
  • Kâzım Karabekir, Paşaların Kavgası–İnkılap Hareketlerimiz, Emre Yayınları, İstanbul, 2000, s. 165.
  • Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Hilafet ve Kemalizm, haz. Sadık Albayrak, Araştırma Yayınları, İstanbul, 1992, s. 86
{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }