ABD'de 3 Kasım'da gerçekleştirilen ara seçimler, yalnızca Donald Trump yönetiminin uğradığı bir seçim yenilgisi olarak değerlendirilemeyecek sonuçlar ortaya çıkardı. Cumhuriyetçiler hem Temsilciler Meclisi'nde hem de Senatoda çoğunluğu kaybederken, İsrail'e koşulsuz desteği eleştiren adayların önemli seçim başarıları elde etmesi dikkat çekti.

Üstelik ortaya çıkan tablo yalnızca Demokrat Parti'nin ilerici kanadındaki değişimle sınırlı değil. Trump'ın 2024'teki zaferinde önemli rol oynayan seçmenlerin bir bölümü, bu kez Cumhuriyetçilere sırt çevirdi. Gazze'deki İsrail saldırıları, ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü savaş ve artan hayat pahalılığı, Washington'ın Orta Doğu politikasını Amerikan iç siyasetinin başlıca tartışmalarından birine dönüştürdü.

İngiliz siyasi analist Sami Hamdi'nin de dikkat çektiği üzere, seçim sonuçlarında yalnızca Cumhuriyetçilerin yenilgisi değil, Demokrat Parti'nin İsrail'e desteği sürdürmek isteyen yerleşik yönetimine karşı gelişen siyasi muhalefet de görülüyor. Bu bakımdan seçimlerin önemi, bir partinin diğerini mağlup etmesinden çok, her iki partinin de uzun yıllardır benimsediği dış politika tercihlerinin sorgulanmaya başlanmasında yatıyor.

İsrail'e desteğin siyasi maliyeti büyüyor

Amerikan siyasetinde İsrail'e verilen destek, uzun yıllar iki büyük partinin üzerinde uzlaştığı stratejik konulardan biri oldu. Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında Orta Doğu politikasının çeşitli meselelerinde anlaşmazlıklar yaşansa da İsrail'in askerî ve siyasi bakımdan desteklenmesi konusunda güçlü bir mutabakat korundu.

Ancak Gazze'de yaşanan büyük insani yıkım, bu mutabakatın toplumsal dayanaklarını zayıflattı. Pew Research Center'ın Mart 2026 araştırmasına göre İsrail hakkında olumsuz görüş bildiren Amerikalıların oranı yüzde 60'a yükseldi. Bu oran 2022'de yüzde 42 seviyesindeydi. Üstelik İsrail'e yönelik olumsuz kanaat artık yalnızca Demokrat seçmenlerde değil, 50 yaş altındaki Cumhuriyetçiler arasında da çoğunluğa ulaşmış durumda.

Bu değişimin siyasi karşılığı ise seçimlerde daha belirgin hale geldi. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Cumhuriyetçilerin yenilgisinin ardından yaptığı açıklamada, İran savaşının seçmenler üzerindeki etkisini kabul etti. Vance, 2024'te Trump'a oy verdiği halde bu seçimde Demokratlara yönelen seçmenlerin savaşa son verilmesini, hayat pahalılığıyla mücadele edilmesini, Amerika'nın önceliklendirilmesini ve İsrail'le ilişkilerin değiştirilmesini istediğini bildirdi.

İsrail'le ilişkilerin yeniden değerlendirilmesi talebinin doğrudan Amerikan Başkan Yardımcısı tarafından dile getirilmesi, meselenin Washington'da ulaştığı noktayı gösteriyor.

Gazze'deki yıkım Amerikan seçmeninin gündemine nasıl girdi?

Gazze'deki saldırılara yönelik itirazın Amerikan siyasetindeki etkisi bir anda ortaya çıkmadı. 2024 başkanlık seçimlerinde Biden-Harris yönetiminin İsrail politikası, özellikle Müslüman ve Arap Amerikalı seçmenler arasında ciddi tepkiye yol açmıştı.

O dönemde Demokrat Parti'yi desteklemeyi reddeden bazı seçmenler, bu tutumlarını yalnızca Trump'a karşı bir tercih olarak değil, Gazze'deki katliamlara destek veren bir yönetimin siyasi bedel ödemesi gerektiği düşüncesiyle açıklamıştı.

2025 yılında Zohran Mamdani'nin New York belediye başkanlığını kazanması ise farklı bir aşamayı temsil etti. İsrail'in Gazze politikasını eleştiren Mamdani, bu itirazı konut, ulaşım, sağlık ve hayat pahalılığı gibi gündelik meselelerle birleştirdi. Böylece Filistin meselesi, yalnızca uzak bir coğrafyada yaşanan insani felaket olarak değil, Amerikan kaynaklarının nasıl kullanıldığına ilişkin siyasi tartışmanın da parçası haline geldi.

2026 ara seçimleri bu sürecin üçüncü halkası olarak değerlendirilebilir. Michigan'da Abdul El-Sayed'in Senatoya seçilmesi ve İsrail'e askerî yardımın sınırlandırılmasını savunan başka adayların kazandığı yarışlar, Gazze politikasına yönelik itirazın seçim sonuçlarını etkileyebilecek bir güç haline geldiğini gösteriyor.

Elbette bu üç seçimdeki bütün sonuçları yalnızca Gazze ile açıklamak mümkün değil. Ancak Gazze konusunda gelişen toplumsal tepkinin, örgütlenme ve aday tercihleri üzerinden siyasi karşılık bulmaya başladığı açık.

Fransa'da Melenchon'dan "Netanyahu'yu tutuklama" vaadi
Fransa'da Melenchon'dan "Netanyahu'yu tutuklama" vaadi
İçeriği Görüntüle

İran savaşı: Dış politikanın faturası Amerikan halkına

2026 seçimlerini önceki dönemlerden ayıran en önemli gelişmelerden biri, ABD'nin İsrail'le birlikte İran'a karşı başlattığı savaş oldu.

Savaşın enerji fiyatları, taşımacılık maliyetleri ve genel ekonomik beklentiler üzerindeki etkisi, dış politikaya ilişkin tartışmaları doğrudan Amerikan vatandaşlarının günlük hayatına taşıdı.

Sami Hamdi'nin değerlendirmesinde özellikle üzerinde durduğu mesele de bu bağlantı. Hamdi'ye göre Gazze'deki yıkıma karşı oluşan ahlaki tepki, İran savaşının ekonomik sonuçlarıyla birleşerek daha geniş bir seçmen kitlesinin Washington'ın Orta Doğu politikasını sorgulamasına yol açtı.

Amerikalı bir seçmen açısından mesele artık yalnızca İsrail'in Gazze'de ne yaptığı değil; kendi ülkesinin neden yeni savaşlara girdiği, bu savaşların maliyetini kimin ödediği ve kamu kaynaklarının neden sağlık, barınma ve eğitim yerine dışarıdaki askerî faaliyetlere ayrıldığı sorularını da kapsıyor.

Nitekim Trump, seçim günü yaptığı açıklamada İsrail'e sağlanan yıllık yaklaşık 4 milyar dolarlık yardımın sona erdirilmesini planladığını söyledi. Bu açıklamanın henüz uygulanmış bir karar olmaması ve silah satışlarının devam edecek olması önemli. Ancak Trump'ın İsrail'e yardımı artık siyasi açıdan savunulması güç bir mesele olarak ele alması bile değişen şartların göstergesi.

Amerikan dış politikasının ekonomik maliyetinin tek sebebi İsrail değil. Bununla birlikte İsrail'e verilen desteğin, daha önceki dönemlerden farklı olarak, seçmenlerin hayat pahalılığı konusundaki tepkileriyle birlikte tartışılması Washington açısından önemli bir değişim.

İsrail lobisinin siyasi nüfuzu sarsılıyor mu?

Seçimlerin en dikkat çekici sonuçlarından biri de Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi'nin (AIPAC) desteklediği bazı adayların yenilgisi oldu.

ABD'de İsrail yanlısı lobiciliğin en güçlü kuruluşlarından biri olan AIPAC, siyasi bağışlar ve bağımsız seçim harcamaları yoluyla Kongrede İsrail'e destek veren adayların güçlenmesini hedefliyor.

Responsible Statecraft'ın seçim sonrası incelemesine göre AIPAC bağlantılı siyasi komitelerin yaklaşık 84 milyon dolarlık harcamasının 55 milyon dolardan fazlası, tercih edilen sonucun alınamadığı yarışlara gitti. Michigan'da Abdul El-Sayed'in, Illinois'de Daniel Biss'in başarısı bu açıdan dikkat çekici örnekler oldu.

Üstelik AIPAC, seçimlerden önce, 21 Ekim'de doğrudan aday desteklerini ve kendi siyasi komitesi üzerinden bağış yapmayı durduracağını açıklamıştı. Kuruluşun bağımsız seçim harcamalarını ve bağışçı örgütlenmesini sürdürecek olması, bunun siyasetten çekilme anlamına gelmediğini gösteriyor.

Dolayısıyla İsrail lobisinin tamamen etkisizleştiğini söylemek için henüz erken. Ancak İsrail'e verilen desteğin adaylar açısından tartışmasız bir siyasi avantaj olduğu dönemin zayıfladığı görülüyor.

Asıl mücadele şimdi Kongrede yaşanacak. Çünkü seçim kazanmakla ABD'nin İsrail'e yönelik askerî, diplomatik ve ekonomik desteğini değiştirmek aynı şey değil. İsrail'le kurulan ilişkiler yalnızca lobicilik faaliyetlerine değil; savunma sanayii, istihbarat iş birliği, bölgesel strateji ve kurumsallaşmış siyasi ittifaklara dayanıyor.

Müslümanların siyasette yükselişi

Seçimlerin bir diğer önemli sonucu, Müslüman kimliğiyle öne çıkan siyasetçilerin kazandığı başarılar oldu.

Michigan'da Cumhuriyetçi Mike Rogers'ı mağlup eden Demokrat Abdul El-Sayed, ABD Senatosuna seçilen ilk Müslüman siyasetçi olarak tarihe geçti. El-Sayed'in seçim kampanyasında İsrail'e koşulsuz askerî yardıma karşı çıkması, sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılmasını savunması ve şirketlerin siyasetteki nüfuzunu eleştirmesi öne çıktı.

Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi'nin (CAIR) 5 Kasım'da açıkladığı ön verilere göre federal, eyalet ve yerel düzeyde en az 97 Müslüman aday seçim kazandı. Bu sayı, kuruluşun 2022 ara seçimlerinde kaydettiği 82 seçim zaferinin üzerinde.

Müslüman adayların başarısı, İslâm karşıtı söylemlerin Amerikan siyasetindeki etkisinin sınırlarını göstermesi bakımından da önemli. Trump ve Cumhuriyetçi çevrelerin El-Sayed'in dinî kimliği üzerinden yürüttüğü saldırılar, Michigan'da seçimi kazanmasına engel olamadı.

Bununla birlikte Müslümanların siyasi temsilindeki artışı, İslâmî bir siyaset anlayışının aynı ölçüde güçlendiği şeklinde yorumlamak doğru olmaz.

Müslüman temsilinin imkânları ve sınırları

Amerika'da Müslüman siyasetçilerin yükselişi büyük ölçüde Demokrat Parti'nin ilerici kanadı içerisinde gerçekleşiyor. Bu durum, Müslümanların siyasi haklarını savunabilecekleri bir alan oluştururken, temsil ettikleri değerlerle içinde bulundukları siyasi koalisyonun programı arasındaki farklılıkları da gündeme getiriyor.

Nitekim Amerikalı Müslümanların önemli bir bölümü aile, cinsellik ve toplumsal cinsiyet meselelerinde Demokrat Parti'nin ilerici çizgisinden ayrılıyor. Buna karşılık göçmen hakları, ayrımcılıkla mücadele ve sosyal hizmetler konusunda Demokratlara daha yakın duruyorlar.

Abdul El-Sayed gibi isimlerin LGBT haklarına ilişkin ilerici politikaları savunması da bu çerçevede değerlendirilmeli. Bunun yalnızca siyasi zorunluluktan kaynaklandığını söylemek mümkün değil; adayların kendi benimsedikleri görüşler de söz konusu. Ancak Müslüman toplumun bütün dinî ve ahlaki taleplerinin bugünkü Demokrat koalisyonda karşılık bulduğu da söylenemez.

Öte yandan Cumhuriyetçilerin toplumsal muhafazakârlığı, Müslümanlara ve göçmenlere yönelik dışlayıcı politikaları nedeniyle bu kesimler açısından ciddi bir çelişki oluşturuyor.

Bu nedenle Müslümanların siyasi geleceği, yalnızca daha fazla Müslüman adayın seçilmesine değil, kendi taleplerini mevcut parti sınırlarının ötesinde ne ölçüde bağımsız biçimde savunabileceklerine de bağlı.

Asıl sınav 2028'e doğru başlayacak

3 Kasım seçimleri, ABD'de İsrail'e yönelik desteğin sona erdiğini veya Washington'ın Orta Doğu politikasının köklü biçimde değiştiğini göstermiyor. Ancak bu politikanın siyasi maliyetinin büyüdüğünü ve daha önce etkili olmayan itirazların artık seçim sonuçlarında karşılık bulabildiğini ortaya koyuyor.

Sami Hamdi'nin 2028 başkanlık seçimlerine ilişkin değerlendirmesi de bu ihtimale dayanıyor. Hamdi, İsrail'e askerî yardımın sona erdirilmesini savunan bir başkan adayının önümüzdeki seçimlerde ciddi bir siyasi karşılık bulabileceğini düşünüyor.

Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsiz. Fakat Amerikan siyasetinde artık yalnızca İsrail'e desteğin nasıl sürdürüleceği değil, bu desteğin Amerikan seçmenine nasıl açıklanacağı da tartışılıyor.

Gazze'de yaşananların ve İran savaşının Amerikan siyasetindeki etkisi, Müslümanların artan temsiliyle birlikte değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkıyor: Washington'ın İslâm coğrafyasına yönelik politikaları artık yalnızca bu coğrafyanın halklarından değil, kendi toplumunun içinden de giderek daha fazla itiraz görüyor.

Bu itirazın geçici bir seçim tepkisi olarak mı kalacağı, yoksa Amerikan devletinin yerleşik dış politika tercihlerini değiştirecek kalıcı bir siyasi harekete mi dönüşeceği, önümüzdeki dönemin en önemli meselelerinden biri olacak.