Amerika Birleşik Devletleri’nin Oregon eyaletine bağlı Portland şehrinde düzenlenen Bigfoot Şiir Festivali turnuvasında, emperyalist dünyanın yüzüne tokat gibi inen anlar yaşandı. San Diego ekibini temsilen sahne alan ve sonradan İslâm ile şereflenen Afgan asıllı Amerikalı mühtedi şair Soph Pashtunyar, "İslâmî Feminizm" başlıklı çarpıcı hitabetiyle dinleyicileri derinden etkiledi
Finallerde kürsüye çıkan Pashtunyar, İslâm’ın kadına bahşettiği izzet ve hürriyeti anlattı. Salondaki Amerikalı dinleyicilerin ve jüri heyetinin derin bir şaşkınlıkla takip ettiği hitabet, turnuva şampiyonluğunu San Diego takımına kazandırdı.
Pashtunyar; İslâm’ın daha 7. asırda kadına mülk edinme ve kendi servetini tasarruf etme hakkı tanıdığını, buna mukabil kendisini medeniyetin beşiği sayan İngiltere’nin ise kadına mülkiyet hakkını ancak 1882 senesinde kanunlaştırdığını belirterek aradaki asırlık medeniyet farkının hesabını dinleyicilere havale etti.
Hitabetin tam metni şöyle:
"Başörtülü bir kadın görüp onun etrafına bir sınır çizdiğinde, aslında benim arkasına saklandığım aynı kumaştan bir parça kesiyorsun. İslâm, bundan 1400 küsur yıldan önce, feminizmin geçen salı bir bez çantanın üzerine yazdığı şeyi zaten söylüyordu: Eşitlik, özgürlük, seçim hakkı. İslâm, daha 7. yüzyılda bir kadının toprak sahibi olabileceğini söylüyordu; İngiltere ise bunu ancak 1882'de kabul etti. Hesabı siz yapın, sizi bekleyeceğim. Feminist mücadele hiçbir zaman kadınların çalışma hakkıyla ilgili olmadı; çünkü kadınlar zaten emeğin bel kemiğiydi. Asıl mesele, emeğimizin karşılığını almaktı. İslâm'da benim param benimdir, senin paran ise bizimdir. Ve bu, yalnızca ataerkil bir düzende adaletsizmiş gibi görünür. İnsanlık, kökenini ortak bir ruhtan aldığını unutup üstünlüğü mülkiyete dönüştürdü. Ama şimdi bikinili bir kadını cesur olduğu için alkışlıyorsunuz, başörtülü bir kadının ise beyninin yıkandığını düşünüyorsunuz. Oysa İslâm, erkeklere önce bakışlarını indirmelerini söyler. Ellerinizle dokunmaya kalkışmadan önce gözlerinize sahip çıkın. Ben 'Gözlerinizi indirin' diyorum. Çünkü tevazu, kendini daha değersiz görmek değil, kendini her şeyin merkezine koymamaktır. Eğer sana verebileceğim şeyin en iyisini verirsem, orada sevgiyi göreceğim; kalbinin geçtiği bütün yolları göreceğim ve yaralarını dua taneleri gibi ellerimin arasında tutacağım. Ama sorun da tam olarak burada: Çoğu zaman gözlerimle ruhuna dokunmaya çalışıyorum, karşılığında ise beni soyundurmak isteyen ellerle karşılaşıyorum. Ben 'Gözlerinizi indirin' dedim. Ve bana sakın İslâm'ın güçlü kadınlardan korktuğunu söylemeyin. İlk inananlardan biri olan Hatice; başörtülü bir iş kadını ve Nebi'nin önce iş vereni, sonra eşi... O, bugün beni baskı altında tuttuğuna inandığınız sistemin içinde bile kendi iradesiyle hareket eden özgür bir kadın idi. Ama hayır, sizin beni kurtarmanıza ihtiyacım yok. Ben bir vitrin süsü değilim. Ben, kızıl saçlı, başörtüsü takan bir mühtediyim. İnancım zaman zaman sarsılsa da bu Tanrı'yı ben seçtim. Bana diz çökmem söylendiği için değil; alnımı yere koyduğumda ruhumun sonunda kendi duasını bulduğunu hissettiğim için seçtim, tersi olduğu için değil. Müslüman kadın hem secdede eğilebilen hem de özgür olabilen bir kadındır. Örtülü olup kendimi gerçek anlamda ortaya koyabiliyorum. Belki de sizi korkutan şey budur; dilimdeki nezaket değil, kendisini Tanrı'ya adamış bir kadının, onu küçültmek üzerine kurulmuş her sistem için büyük bir tehdit olma ihtimali. Ama sorun hiçbir zaman Tanrı değildi; sorun, bazı erkeklerin Tanrı'nın yerine geçmeye çalışmasıydı. Bu yüzden bir dahaki sefere başörtülü bir kadın gördüğünüzde ve 'Bu bir rehine galiba' diye düşündüğünüzde, kendinize şunu sorun: Gerçekten kimi kurtarmak lazım? Yanlış şeye bakabilesiniz diye saçlarını boyayan ben mi, yoksa hâlâ kadını soyundurmaya çalışan siz mi? Ve siz kadının kendisini görmezden geliyorsunuz, hem de umursamıyorsunuz!"





