Kendini bilme, sebeb ve netice münasebeti hâlinde insanı inşâya yönelik bir şekilde, –bu usulle– ele alınamayacağına göre, “niçin kendini bilmek?” sorusu etrafında bağımlı ve bağımsız düşünce olarak çok şey söylenebilir ve mutlaklık kaydıyla bağımlı düşünce bunun nasıl yaşanacağını da pratiğin kendi olarak gösterebilirse de, bağımsız düşünce bunu veremez, yaşayamaz, yahut “kadavra mistisizmi” hâlinde kendi kendinden ibaret bir yaşanan olarak kalır. Bu bakımdan, kendini bilmeyi başlangıç alan veya almayan insanı tanımaya dair düşünce ve ilimlerin bizim tarafımızdan değerlendirilmesi, başlangıçları yönünden olamaz. Kendilerini izahlarında söyledikleri, o şu bakımdan haklı ve bu bakımdan haksız, öbürü şu bakımdan haklı ve bu bakımdan haksız şeklinde, neticede İslâm'ın söylediği “kendini bil”de toplanacak ve hakikati görülecek malzeme hüviyetindedir.
Montaigne, “dünyada en önemli şey, kendi olmayı bilmektir!” diyor... Felsefe araştırmalarının en yüksek gayesinin KENDİNİ BİLME olduğu genellikle tasvib edilir. Bu gaye, ayrı felsefe okulları arasındaki bütün çatışmalarda değişmez ve sarsılmaz gaye olarak kalmış, bütün düşüncenin kalkış noktası, belirli ve değişmeyen merkezi olduğunu göstermiştir:
— “En şübheci filozoflar bile, kendini bilme imkânını ve zorunluluğunu reddetmemişlerdir. Şübheciler, nesnelerin tabiatı ile ilgili bütün genel ilkelere güvensizlik duymuşlardı, ama bu güvensizliğin amacı, sadece yeni ve daha güvenilir bir araştırma biçimi bulabilmekti. Felsefe tarihinde şübhecilik, çok defa güçlü bir hümanizm (insaniyetçiliğin) tamamlayıcısı olmuştur. Şübheci, dış dünyanın afakî-objektif kesinliğini reddedip ortadan kaldırarak, insanın bütün düşüncelerini geriye, kendi varlığı üzerine yoğunlaştıracağını umar. O, kendini bilmenin, kendini gerçekleştirmenin ön şartı olduğunu ileri sürer. Gerçek hürriyetimizi yaşayabilmek için bizi dış dünyaya bağlayan zinciri kırmaya çalışmamız gerekir.”
Ama meseleye bu yaklaşımı, yâni içe bakış metodu bile, şübheci düşünceler karşısında emin bir yaklaşma değildir. MODERN FELSEFE, KENDİ VARLIĞIMIZIN DELİLİNİN ELE GEÇİRİLEMEZ VE TARTIŞILAMAZ OLDUĞU İLKESİ İLE BAŞLAMIŞTIR. Ama psikolojinin gelişmesi, bu Descartes'çı ilkeyi güçlükle pekiştirmiştir. Günümüzde genel düşünce temayülü yine karşı kutba doğrudur. Modern psikologlardan pek azı sırf içe bakış metodunu tasvib etmekte veya öğütlemektedirler:
— “Genel olarak modern psikologlar, içe bakış metodunun çok şübhe götürür olduğunu söylerler. Onlara göre, ilmî bir psikolojiye biricik mümkün yaklaşım, objektif davranışçı bir yaklaşımdır. Ancak tutarlı ve radikal bir davranışçılık da gayesine ulaşmakta başarısızlığa uğrar. O bizi ihtimalî metod yanılmalarına karşı uyarabilir ama, insan psikolojisinin bütün meselelerini çözemez. Sırf içe bakışçı görüşü eleştirebilir veya ondan şübhe duyabiliriz; ama bu görüşü engelleyemediğimiz gibi, bir yana atamayız da. Giderek İÇE BAKIŞ, YÂNİ DUYGULARIN, HEYECANLARIN, İDRAKLERİN VE DÜŞÜNCELERİN DOĞRUDAN DOĞRUYA ŞUURLULUĞU OLMAKSIZIN İNSAN PSİKOLOJİSİNİN ALANINI BİLE TANIMLAYAMAYIZ. Yine de yalnız bu metodu takib etmekle insan tabiatıyla ilgili kuşatıcı bir görüşe hiçbir zaman varamayacağımız kabul edilmelidir. İçe bakış, bize ancak insan hayatının ferdî tecrübelerimiz ile kavranabilen küçük bir bölümünü açıklar. Hiçbir zaman bütün insan meseleleri alanını kuşatamaz. Giderek bütün verileri toplayıp birleştirmeyi başarsak bile, insan tabiatının ancak çok eksik ve bütün olmayan bir görünümünü elde edebiliriz.”
Aristo, bütün insan bilgisinin, insan tabiatının temel bir temayülünden doğduğunu ve bu temayülün insanın en temel davranış ve tepkilerinde kendini dışlaştırdığını öne sürer:
— “Bütün insanlarda tabiattan bilme isteği vardır. Bunu bize duyularımızdan aldığımız hoşlanma da gösterir. Çünkü, duyularımız yararları bir yana, kendileri için de sevilirler. Aralarında EN ÇOK SEVİLENİ, GÖRME DUYUSUDUR. Görmeyi yalnız bir davranışta bulunmak üzere iken değil, hiçbir şey yapmayacağımız zaman da, başka her şeye yeğ tutarız. Bunun sebebi, BÜTÜN DUYULAR İÇİNDE EN ÇOK GÖRMENİN BİZİM BİLMEMİZİ SAĞLAMASI VE NESNELER ARASINDAKİ AYRILIKLARI ORTAYA ÇIKARMASIDIR.”
Bu iktibas, Aristo'nun bilgi anlayışını, Eflâtun'dan ayrılan yanları ile çok belirli bir şekilde göstermektedir. Eflâtun'da insanın duyulara-hasselere âit hayatı ile ilgili böylesine felsefî bir övgü bulmak imkânsızdır. O, bilgi için duyulan isteği hiçbir zaman duyulardan alınan hoşlanma ile karşılaştırmazdı. Eflâtun'da duyulara âit hayat, düşünceye âit hayattan büyük ve aşılamaz bir uçurumla ayrılmıştı. Bilgi ve doğruluk, “müteal-aşkın” bir düzene, saf ve öncesiz sonrasız İDEA'ların alanına has idi. Aristo da, ilmî bilginin tek başına idrak fiili aracılığıyla sağlanamayacağına inanmaktadır. Ama, ideal ve tecrübî dünya arasındaki Eflâtun'cu ayırımı reddederken, bir biyolog olarak konuşmakta; ideal dünyayı, bilgi dünyasını hayat tâbirleri ile açıklamaya çalışmaktadır. Aristo'ya göre her iki alanda da kopmaz sürekliliği bulmaktayız. İnsan bilgisinde olduğu gibi tabiatta da daha yüksek biçimler (formlar), daha aşağı olan biçimlerden doğarlar. Duyular, algı-idrak, hafıza, tasavvur-hayâl ve akıl, ortak bir bağla birbirine bağlanmışlardır. Bunlar, bir anlamda hayvanlar ve organik hayatın bütün formlarınca paylaşılan, ama en üstün şekline insanda erişen bir ve aynı temel tesirin sadece ayrı basamakları ve ayrı anlatımlarıdır, ifâdesidir:
— “Eğer bu biyolojik görüşü benimseyecek olsaydık, insan bilgisinin ilk basamaklarının sadece dış dünya ile uğraşacağını da benimsememiz gerekecekti. İnsan bütün temel ihtiyaçları ve kullanıma âit çıkarları için fizikî çevresine bağımlıdır. Kendisini çevresindeki dünyanın şartlarına sürekli olarak uyarlamasa yaşayamaz. İNSANIN FİKRÎ VE KÜLTÜREL HAYATINA DOĞRU ATILAN İLK ADIMLAR YAKIN ÇEVRESİNE BİR TÜR FİKRÎ UYUMU KAPSAYAN FAALİYETLER OLARAK KABUL EDİLEBİLİR. Ama insan kültürü geliştikçe karşımıza hemen insan hayatının zıt bir yönelişi çıkıyor. İnsan şuurluluğu ile ilgili ilk düşüncelerde bu dışa dönük görüşe katılan ve onu tamamlayan içe dönük bir hayat görüşü buluyoruz. İnsan kültürünün gelişimini bu başlangıçlardan daha ileriye doğru takib ettiğimizde, içe dönüklüğün gittikçe öne çıktığını görüyoruz. İnsanın tabiî merakı yavaş yavaş yönünü değiştirmeye başlıyor. Bu gelişimi insanın kültürel hayatının hemen hemen bütün biçimlerinde inceleyebiliriz. Kâinat'ın ilk mitolojik-esatiri açıklamalarında ilkel bir kozmoloji yanında her zaman bir “insanbilim-beşer ilmi-antropoloji” de bulmaktayız. Dünyanın başlangıcı meselesi ayrılamaz bir şekilde insanın başlangıcı meselesi ile birbirine karışmıştır. Din, bu ilk mitolojik açıklamaları ortadan kaldırmaz; tersine, onlara yeni bir biçim ve derinlik kazandırarak, mitolojik kozmolojiyi ve insanbilim'i korur. Kendini bilme, bundan böyle sırf teorik bir ilgi olarak kavranılmaz. Onun yalnız bir merak ve spekülasyon mevzuu olmadığı, insanın bir temel yükümlülüğü olduğu ileri sürülür. Bu ahlâkî ihtiyacı ilk öğretenler, büyük dinlerdir. DİNÎ HAYATIN BÜTÜN YÜKSEK BİÇİMLERİNDE “KENDİNİ BİL!” GENEL KURALI, KESİN BİR EMİR, KESİN BİR AHLÂKÎ VE DİNÎ KANUN OLARAK TASVİB EDİLMİŞTİR. BU EMİRDE İLK TABİÎ BİLME İÇGÜDÜSÜNÜN ANSIZIN TERSİNE ÇEVRİLDİĞİNİ GÖRÜYOR, BÜTÜN DEĞERLERİN AYKIRI BİR DEĞERLENDİRME İLE ELE ALINDIKLARINI MÜŞAHEDE EDİYORUZ.”
Aynı ilke, felsefî düşüncenin genel tekâmülü için de geçerlidir. Yunan felsefesinin ilk safhalarında, sadece fizikî kâinatla ilgilendiği görülmektedir. “Kozmoloji-Kâinatbilim”, apaçık bir şekilde felsefî araştırmanın bütün öteki dalları üzerinde hâkimiyet kurmuştur. Ama Yunan ruhunun derinlik ve kuşatıcılığının bir özelliği neticesi, hemen hemen her ferdî düşünürün, aynı zamanda yeni bir genel düşünce tipini temsil ettiğini görmekteyiz. Meselâ, Milet Okulu'nun fizik felsefesinden başka, Pythagoras'çılar matematikî felsefeyi buluyorlar. Öte yandan Elea'lılar, mantıkî bir felsefe idealini ilk bulan düşünürler olarak karşımıza çıkıyorlar. Herakleitos ise, kâinatbilim ve insanbilim'e âit düşünceler arasındaki sınır çizgisi üzerinde... O, her ne kadar bir tabiat filozofu olarak konuşuyor ve “eski tabiatbilimciler” arasına giriyorsa da, İNSANIN SIRLARINI İNCELEMEDEN TABİATIN SIRLARINI KAVRAMAYA İMKÂN OLMADIĞINA inanıyor. Ona göre hakikati bilmek ve mânâsını anlayabilmek için “kendini düşünme”yi yerine getirmemiz lâzımdır. Bu sebeble Herakleitos için felsefenin bütününü iki kelimeyle belirleme imkânı ortaya çıkmıştır: “Kendimi araştırdım!”... Ama bir anlamda ilk Yunan felsefesinin özünde bulunduğu hâlde, bu yeni düşünce temayülü asıl üstün biçimini Sokrates döneminde kazanıyor. Böylece biz, Sokrates'ten öncekileri Sokrates'ten ayıran sınır taşını insan meselesinde buluyoruz. SOKRATES, KENDİSİNDEN ÖNCEKİLERİN SİSTEMLERİNE HİÇBİR ZAMAN SALDIRIDA BULUNMADIĞI GİBİ, –SÖYLENİŞİNDEKİ İHTİYAÇ DOĞRU YA!– ELEŞTİRİ DE YAPMIYOR. ŞU MÂNÂDA: BÜTÜN ESKİ MESELELER ONDA YENİ BİR IŞIK ALTINDA GÖRÜNÜYORLAR, ÇÜNKÜ ONLAR YENİ BİR DÜŞÜNCE ODAĞINA YÖNELTİLİYORLAR. Yunan tabiat felsefesinin ve Yunan metafiziğinin meseleleri bundan sonra insanın bütün teorik ilgisini kendine çekecek olan yeni bir meseleyle ansızın gölgede bırakılıyorlar. Sokrates'te artık bağımsız bir tabiat sistemi veya bağımsız bir mantıkî sistemle karşılaşmıyoruz. Giderek, Sokrates'ten daha sonraki ahlâk sistemlerinde gelişen şekilde, tutarlı ve sistematik bir ahlâk teorisi bile yok. Yalnız bir mesele kalıyor: İNSAN NEDİR?
Sokrates, her zaman genel geçer, saf ve âlemşümûl bir doğruluk idealini öne sürüp savunuyor; onun bildiği ve bütün araştırmalarının yöneldiği tek âlem, insanın âlemidir. SOKRATES'İN FELSEFESİ, –EĞER BİR FELSEFESİ OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLİRSEK!–, KESİNLİKLE İNSANBİLİM'E ÂİT (ANTROPOLOJİK) BİR FELSEFEDİR... Eflâtun'un diyaloglarından birinde:
— “Sokrates, talebesi Phaidros ile birlikte yürürlerken kısa bir süre sonra Atina'nın sınır kapıları dışında bir yere geliyorlar. Sokrates, bulunduğu yerin güzelliği karşısında duyduklarını hayranlıkla dile getiriyor, övgüler düzüyor. Ama Phaidros onun sözünü kesiyor. Sokrates'in sanki bir rehberle çevreyi gezen bir yabancıymış gibi davranması onu çok şaşırtmıştır. “Sınırı hiç geçtiğin olmaz mı?” diye soruyor. Sokrates, cevabına sembolik bir mânâ vererek şunları söylüyor: “Çok haklısın sevgili dostum; ama sebebini dinlediğin zaman umarım beni anlayacaksın. Ben bilgi dostuyum ve dostlarım ağaçlar veya kırlar değil, sitede oturan insanlardır!”... Buna rağmen Eflâtun'un Sokratik diyalogları incelendiğinde, yeni meselenin doğrudan doğruya çözümünü hiçbir yerde bulamıyoruz. Sokrates bize, tek tek insanî nitelik ve faziletlerin teferruatlı ve çok titiz bir tahlilini yapıyor. O, iyilik, doğruluk, ölçülülük, yiğitlik vesaire gibi niteliklerin ve vasıfların özlerini belirleyip tanımlarını yapmak istiyor, ama hiçbir zaman insanın tanımını yapmaya kalkışmıyor. Bu görünüşteki eksiklik nasıl açıklanacaktır?
Acaba Sokrates, isteyerek mi çapraşık bir yaklaşımı benimsemiştir?”
Bir yaklaşım ki, ona meselenin derinliğine ve özüne hiçbir zaman inmeksizin ancak sathını kazımak imkânını veriyor... Ama biz, en çok burada Sokratik istihzadan şübhe duymalıyız, çünkü meseleye yeni ve beklenmeyen bir aydınlık getiren, kesinlikle Sokrates'in menfî cevabıdır. Bu cevab, Sokrates'in insan anlayışını müsbet bir şekilde kavrama imkânını da sağlar: İNSANIN TABİATINI, FİZİKÎ NESNELERİN TABİATINI ARAŞTIRDIĞIMIZ YOLLA BULAMAYIZ. FİZİKÎ NESNELER, KEMMÎ ÖZELLİKLERİ ARACILIĞIYLA TASVİR EDİLEBİLİRLER; AMA İNSAN, ANCAK ŞUURLULUĞU ARACILIĞIYLA TASVİR EDİLEBİLİR VE TANIMLANABİLİR. Sokrates öncesi felsefede kullanıldıkları anlamıyla tecrübî müşâhede ve mantıkî tahlil, burada etkisiz ve yetersiz kalır; çünkü, İNSANLARLA DOĞRUDAN DOĞRUYA İLİŞKİ KURARSAK, İNSANIN ÖZ YAPISI VE İÇYÜZÜNÜ KAVRAYABİLİRİZ. İnsanı anlamak için, onunla gerçekten karşılaşıp yüzyüze gelmek zorundayız:
— “Sokrates felsefesinin ayırıcı özelliği, yeni bir objektif muhteva değil, düşüncenin yeni bir tesir ve rolüdür. Sokrates'e kadar, fikrî bir monolog olarak karşılanmış felsefe, Sokrates'te diyaloga dönmüştür. İnsan tabiatının bilgisine, ancak diyalog yolu ve diyalektik düşünce aracılığıyla erişebiliriz. Önceleri, doğruluğun bir düşünürün çabaları ile kavranabilir hazır türden birşey olduğu ve hemen başkalarına aktarılıp bildirilebildiği düşünülürdü. Ama Sokrates artık bu görüşü tasvib etmiyor. Eflâtun, DEVLET isimli eserinde, “BİR İNSANIN RUHUNA DOĞRULUK EKMEK, KÖR DOĞMUŞ BİRİNE GÖRME GÜCÜNÜ VERMEK KADAR İMKÂN DIŞI BİRŞEYDİR!” diyor. Doğruluk, tabiatı gereği diyalektik düşüncenin ürünüdür. Bu bakımdan, karşılıklı soru ve cevablama durumunda olan kişilerin sürekli işbirliği olmadan kazanılamaz. O, tecrübî bir nesneye de benzemez; içtimâî bir faaliyetin gelişmesi olarak anlaşılmalıdır. Burada, “İNSAN NEDİR?” meselesine yeni ve dolaylı bir cevab var: İNSANIN SÜREKLİ OLARAK KENDİSİNİ ARAŞTIRAN BİR VARLIK, VAROLUŞUNUN HER ÂNINDA VAROLUŞUNUN ŞARTLARINI İNCELEMESİ VE MURAKABESİ GEREKEN BİR VARLIK OLDUĞU ÖNE SÜRÜLÜYOR. İnsan hayatının gerçek değeri, bu dikkatli murakabede, bu insan hayatına karşı olan eleştirel tutumda bulunur. Sokrates, kendini ölüme mahkûm eden mahkemedeki ünlü savunmasında, “araştırılmamış, eleştirilmemiş bir hayat, yaşanmaya değmez!” diyor. SOKRATES'İN DÜŞÜNCESİNİ, ONUN İNSANI KENDİSİNE AKLÎ BİR SORU SORULDUĞUNDA AKLÎ BİR CEVAB VEREBİLEN VARLIK OLARAK TANIMLADIĞINI SÖYLEYEREK ÖZETLEYEBİLİRİZ. İnsanın gerek bilgisi, gerekse ahlâklılığı bu çerçevede kavranabilir. İnsan bu temel kabiliyeti, yâni kendine ve başkalarına cevab verebilme kabiliyeti ile sorumlu bir varlık ve ahlâkî şahsiyet olur.”
●
“Kendini bilmek”, mevzuuna göre ele alınır bir mesele olmakla birlikte, hepsinde sözkonusu olabilecek bir usûlle, doğrudan kendine bakmakla, başkasına bakarak kendini ayarlamak şeklinde görünür. Başkasına bakarak kendini ayarlamayı da “içine” alan, Salih Aleyhisselâmda tecelli eden “kendinden zuhur” hikmeti:
— “Her kim bu hikmeti anlar ve bunu kendi nefsinde tatbik ve tekvin sırrını (var ediş-ibda) kendinde görürse, BAŞKALARIYLA İLGİLENMEKTEN NEFSİNDE RAHAT BULUR VE NEFSE GELEN HAYIR VE ŞERRİN YİNE KENDİSİNDEN GELDİĞİNİ BİLİR. Burada hayırdan maksadım, kulun tabiat ve mizacına ve isteğine uygun şeyler, şerden kasdım da onun hoşuna gitmeyen, mizacına aykırı düşen reydir. İşte bu görüşe eren kimse, bütün varlıkların mazeretlerini takdir eder, her ne kadar onlar tarafından bir özür beyan edilmemiş olsa bile bunu kendisi anlar ve bilir ki, nefsinde zuhura gelen her şey yine kendisinden oldu... İlim, malûma tâbidir düsturu!”
(...)
İnsan, “Erkek ve Kadın”, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yayınları, 2008, s.89-99




