Nefsî Hürriyet ve Ruhî Hürriyet

Hürriyetin sırf kendisi için olduğu yerde nefse esaret ve bunun yanında zulme esaret doğar. Bundan dolayı hürriyet gaye değil, vasıtadır.

Hürriyetler öyle düzenlenmeli ki kişiyi de kendinden, nefsinin kötülüklerinden korusun, ruhun özgürlüğü yolunda ilerlemesine yol açsın. Gerçek özgürlükten bahseden bir anlayış nefsin prangalarını da kırmak istemelidir ki kişiyi hakikî hürriyete yüceltsin. Öyle ki birey cemiyete zararlı değil, faydalı olsun. Kamu hürriyeti bahsini de ilgilendiren, ancak ihmal edilen husus, “Beni benden koruyacak yasa nerede?” anlayışıdır. Hürriyet, “Ne kendisine ne de başkasına zarar vermemek şartıyla dilediğini yapmaktır.” demek en doğru yoldur.

Kapitalist sistemlerde âdeta birbirinin gözünü çıkarırcasına acımasız hür rekabet vardır. Batı’nın insan tipi, çıkarını düşünen birey olarak “homo-economicus-ekonomik birey” noktasına varmıştır. Sonu gelmez bu hırs, sömürme- sömürgeleştirme anlayışını doğurmuştur.

İnsan iki zıt kutupta yaratılmıştır, nefs ve ruh. Ve birinden birini gerçekleştirme ile kendi değerini bulur. İki zıt kutbun mahalli ise kalptir. İnsanın içindeki bu zıtlığa iyi-kötü savaşı da denir. Bu aynı zamanda, “Fazilete göre mi, hazza göre mi yaşamalı?” problemidir. Freud’un haz anlayışı ve ekonomik çıkar temelli yaklaşımlar nefsanî hürriyetleri tetiklemiştir. Vaktiyle Rus milleti sakal bırakmayı hürriyet addettiği gibi hürriyeti tamamen şeklî görenler de vardır. Kimileri de hürriyetten sadece maddî-bedenî hazları ve keyfine geleni anlamış ve hürriyet kavramı gayesinden uzaklaştırılmıştır. Hürriyetin, insanın hakikat arayışı ve ruhî alanda derinleşmesi gibi vasıta rolü ihmal edilmiştir. Aslında insan kendi içine dönerek, sadakatini ve ihanetini gördüğü zaman hürriyetini de fark eder. Kısaca, nefsinin esiri olan insan gerçek hür değildir.

Meseleye hak kavramından şöyle bakabiliriz. Hakkın zıttı bâtıldır. Bu anlamda ruhun istekleri (iyilik) hak olduğu gibi, nefsin istekleri (kötülük) bâtıldır. Dolayısıyla kanunlar bu hakkı bize verse de nefsin isteklerini hak olarak göremeyiz. Mesela içki, uyuşturucu, zina vs.nin kanunen serbest olması vicdanlarda bir hak doğurmaz. “Nefsim-bedenim bana aittir, dilediğimi yaparım!” anlayışı da bencilliği ve hedonizmi temsil eder ve ahlâkî mânada hürriyet olarak görülemez.

Dıştan gelen baskıları hemen hissediyor ve fırsat buldukça hemen protesto ediyoruz. Ancak, “Ya içten gelen kötülükler ne olmalı?” suali de karşımıza çıkar. İçten gelen kötülüklere de aynı şekilde ehemmiyet verilmelidir. Hatta eğitimde tebliğci dilden ziyade içe hitap eden telkinci dil kullanılmalıdır.

“Hürriyet, hürriyet” deniyor ve genelde nefs hürriyeti empoze ediliyor, bu ise ruh ve vicdan hürriyetinin baskılanmasına yol açıyor. Ahlâk, vicdan, dürüstlük, sağduyu gibi kavramlar hürriyet ile birlikte düşünülmelidir. Hürriyetin olmadığı yerde bu kavramlardan, onlara sahip olunmadığında da hakiki anlamda hürriyetten bahsedilemez.

Bu mevzuyu maddî hürriyet ve manevî hürriyet başlığı ile de ele alabilirdik. Zira zihnen hür olmadıktan sonra maddî hürlük bir anlam ifade etmez.

Fert Hürriyeti ve Cemiyet Hürriyeti

Kapitalist rejimlerle komünist rejimlerin kapışma nedeni “Fert hürriyeti mi, cemiyet hürriyeti mi?” meselesidir. Liberalizme dayanan kapitalist sistem, mutlak fert özgürlüğünü ve sınırsız sermaye ve mülkiyeti savunurken, kolektivizm denen komünist sistem ise mutlak fert özgürlüğüne ve mülkiyete karşıdır. Kolektivizm, toplumu ve komünist partiyi öncelerken fertleri tek tipleştirir, üretim araçlarını devletin kontrolüne verir. Komünist rejim, zengin-fakir ayrımını kaldırırken zenginleşen oligarşik bir zümre doğurur. Liberalizmin sınırsız fert ve sermaye hürriyeti ise vahşi kapitalizme yolu araladığı, ekonomik adaletsizlikler doğurduğu için eleştiri konusudur.

İslâm rejiminde ise fert hürriyeti esas alınırken, cemiyet hakkı söz konusu olduğu zaman sınırlama getirilmektedir. Özel mülkiyete hak tanınır. Ancak kapitalist toplumlarda olduğu gibi gelir dağılımında uçurum olmaz, sermaye urlaşmasına müsaade edilmez. Zekât şartı ve faiz yasağı ile adalet ve denge gözetilir. İslâm rejimlerinde acımasız rekabet yoktur, dayanışma ve yardımlaşma ruhu esastır ve buna göre müesseseler (vakıf vb.) kurulur.

Kâzım Albayrak, Necip Fazıl'ın Hürriyet Anlayışı ve Başyücelik Devleti, Ketebe, 2026, s. 50-52

Kendini Tahrip Hürriyeti Olabilir mi?

(...) İnsanın kendini sefahate vermesi, kötü alışkanlıklarda kronik hâle gelmesi ve hatta intiharı tercih etmesi, onun hürriyeti olabilir mi? Hiçbir aklı başında insan buna evet diyemez, hiçbir rejim bu kötülükleri savunamaz.

Hürriyet davasında, daha ziyade dıştan gelen saldırı veya kısıtlamalara karşı hürriyet alanımızın savunmasını yapıyor, içten gelen saldırı veya kısıtları ise ihmal ediyoruz. Bu meseleyi, “Kendimizi tahrip etme hürriyetimiz olur mu?” veya “Kendimi kendimden koruyacak kanun nerede?” diye ifade edebiliriz. Mesela filan kanun beni hırsızdan, cinayetten vs. koruyabilir, ancak beni benden koruyacak olan müeyyide nedir? Bana asıl faydası olan kanun bu olabilir. Benim içki, faiz gibi kötü yollara düşmememi sağlayacak, İslâm’ın haram gördüğü şeyleri yapmamı engelleyecek şey nedir? Şimdiki yasalar buna yetmiyor, üstelik buna “özgürlük alanı” deniyor. Hâlbuki yasal olan, ahlâkî olanın önüne geçtiği zaman asıl problem başlıyor. “Yasal, ancak günah” şeklinde bir paradoks baş gösteriyor ki bunun yıkıcı tesirleri oluyor. Kanun denilen şey beni vicdanımdan bağlamanın temeli olmuyor, bu alana hizmet etmiyor ve beni benden korumuyorsa, toplumu nizamlayıcı olamaz. Böyle yasalar sadece suçlu üretir ve suçluların peşinden koşar.

Necip Fazıl’ın hürriyet anlayışı ise hakikate tam teslimiyetten sonra başlar ve ahlâkî bir temele oturur. Ferdin insan olma memuriyetine karşı hem içten (kendi) hem dıştan (toplum) gelecek tehlikelere karşı onu bütüncül olarak korur. Çünkü fertlerin ahlâkını önemsemeyen bir yapı toplumu da koruyamaz. “İstediğimi yaparım; istediğimi yapmam! Bedenim bana ait, zararı kendime!” şeklinde bir hürriyet algısı ise Batı kaynaklıdır.

Bu meyanda Necip Fazıl’ın Amme Hakkı başlıklı makalesinde, “Hiç kimse çocuğunu ‘babası ben değil miyim?’ diye öldüremez. Hiç kimse evini, ‘mal benim değil mi?’ diye yakamaz.” şeklinde başlayarak bu şahsî aidiyetler ve mülkiyetler içinde, Allah’a verilecek hesapla birlikte cemiyete verilecek olanı olduğunu söylediğini belirtelim. Nitekim o, “zâhirde kanun gözüyle suç değilmiş gibi duran nice iş vardır ki hakikatte adam öldürmekten ve yangın çıkarmaktan büyük cürümdür” der ve “cemiyet kâtilleri”ne(1) işaret eder.

İnsan günah işleyebilir, ancak onun günah işleme özgürlüğü vardır, denemez. Mesela, “Ben uyuşturucu kullanacağım, zararı kendime!” denemez. İslâm’ın hürriyet anlayışında kendini tahrip etme hürriyeti yoktur, bu kabul edilemez. Burada “zararı bana ait” diyecek bir şey yoktur. Fert cemiyetten ayrı değil ki, onun ailesi var, çevresi var. Ayrıca bedenimizin hakikî sahibi de biz değiliz. Mesela uzuvlarımızı biz imal etmedik. Bütün uzuvlarımızı veren Allah’tır. Topluma karşı vazifelerimizden önce Allah’a karşı şükür borcumuz vardır.

Batı’da Aydınlanma çağından beri insanın kendi değerlerini kendi üretme anlayışı yaygınlaştı. “İnsanın kendi değerlerini kendi üretme hakkı vardır” denildi ve bu özgürlükle ilişkilendirildi. Ancak bunun özgürlüklerle alâkası yoktur. Zira burada herkese göre değişen bir değer ve hürriyet anlayışı ortaya çıktı. Hâlbuki insan hiçbir zaman kendi değerini kendi üretmedi. İslâm’da değerler, Kur’an ve Sünnet’le verildi. Aslında modern veya post modern dediğimiz felsefede de değerler üretilmeye çalışıldı. Ancak mutlak olan dışındakiler sonsuza kadar geçerli olmak üzere değeri bulamaz ve veremez. Burada karar verilecek nokta şudur: Allah’ın ve Resulü’nün verdiği değeri mi kabul ediyorsun, yoksa filan filozof veya düşünürlerin ürettiği değeri mi kabul ediyorsun?

Değer koymada aklı yegâne ölçü almak çıkmaz sokaktır, zira sınırlı akıl sınırsızı (Mutlak’ı) kuşatamaz. Bugün doğru görülenin 100-200 sene sonra ne olacağını insan olarak keşfedemeyiz; tüm uzantılarıyla kuşatamayız! Onun için akıl yetmiyor, iman gerekiyor; Mutlak Fikir/Mutlak Hakikat gerekiyor.

Günümüzde “medenî yasalar” dediğimiz kararlarda belirleyici olan anlayış, kişinin mâruz kaldığı fiillerdir, ahlâkî hususlar değildir. Kanunlar sadece dıştan kelepçeleme üzerine kuruluyor. Öyle ki mâruz kalmaktan kurtulacağı zaman kişiyi bağlayıcı hiçbir şey olmuyor. Mesela, polis ortada yok, bir şey buldun kapıp eve mi götüreceksin? Kanunlar suç saymasa da böyle bir şey ne kadar ahlâkî davranış?

Batı insanının bu kadar kanunlara uyar hâle gelmesi veya getirilmesinin sebebi, onlardaki ahlâkî davranıştan ziyade kanunların icbar ettiği bu mâruz kalma durumudur. Batı insanı mâruz kalacağı şeyleri göze alamaz, korkar. Mesela Batı’da kanunlara göre çocuğunu belli bir şekilde yetiştirmeyenin elinden alma yetkisi vardır. Onlar da çocuklarını kanunlara göre yetiştiriyorlar. Dışardan bakınca da ne kadar terbiyeli ve iyi yetiştiriyorlar diye görülüyor. Ancak bunlar idealize edilecek şeyler değil. Zira devlet, anne babanın elinden kolaylıkla çocuğu alabiliyor. Hâlbuki işin ahlâkî ve psikolojik boyutu var. Aile yuvasının verdiği şefkati hangi kanun verebilir? Kanun bunları ihmal ediyor.

Corona salgınında İspanya’da Yaşlılar Yurdu’nda çalışan genç personel, “Ben daha çalışmak istemiyorum!” diye, o ihtiyarları hâllerine terk ettiler. Yaşlıların hepsi yataklarında, koridorlarda, merdivenlerde can çekişerek öldüler. İspanya hükümeti askerden yardım istedi ve bir açıklama ile olayı kınadı. Ancak kanunen yapacak fazla bir şeyleri yoktu.

Fertlerin sadece kanundan korkması ve hiçbir ahlâkî kayıt tanımaması, onların iç dünyasında bir problem olduğu gibi bu husus toplum için de çöküş alâmetidir. Bu meyanda hukukun ahlâka göre düzenlenmesi gerektiğini ve ferdin iç dünyası dahil cemiyette kötülüklere hürriyet tanınamayacağını ifade edelim. Bu doğrultuda Allah Resulü’nün şu hadisini nakledelim: “İlk peygamberden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır. Utanmadıktan sonra dilediğini yap!”(2)

Öte yandan kötülüğe giden yollar da kötüdür. Bu noktada Tolstoy’un şu minvaldeki haklı itirazı aklımıza gelir: “Eğer bir hipnotizmacı, bir insanı hipnotize ederek cinayet işletirse, bu suç sayılıyorsa, kötü müzik yaparak insanlara tesir edenler niçin suçlu sayılmıyor?”(3)

Sefahatin yasaklanmasını hürriyetleri daraltıcı olarak görenler ya kötü alışkanlıklara esir olan yahut kendini ve toplumu düşünmeyenlerdir. Aslında bu meselenin yasakçılık veya hürriyetlerin tahdidi şeklinde görülmesi fevkalâde yanlıştır. Zira Necip Fazıl’ın tesbitiyle söylersek, “Mikroba merhamet hastaya merhametsizliğe varır.”(4)

Devletin vazifesi kötü alışkanlıklardan toplumu korumaktır. Hiçbir akıl ve sağduyu sahibi kötü alışkanlıklara hürriyet tanıyıp yayılmasını istemez. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” demek çözüm değildir ve yayılan kötülüklerin kimin kapısını çalacağı belli olmaz. Kötünün tanımı dünya görüşlerine göre değişebilir, fakat uyuşturucu, cinayet, tecavüz gibi genel kabuller vardır. Kötülüklere hürriyet tanınamayacağına göre, kendini tahrip hürriyeti de olamaz. Kötüye hoşgörülü davranmak veya onun geçeceği yolları açık tutmak da aynı kapıya çıkar. Kötünün tesbitinde bazı fikir ayrılıkları olsa bile, bedahet ifade eden kötülüklere bile demokrasi veya hürriyet bağlamında ses çıkarmamak, zararı bütün topluma sirayet edici bir felaket demektir.

Kaynak

Çağın en büyük tıbbi dolandırıcılığı: Cinsiyet endüstrisi
Çağın en büyük tıbbi dolandırıcılığı: Cinsiyet endüstrisi
İçeriği Görüntüle

1- Necip Fazıl Kısakürek, Çerçeve 5, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2010, s. 37-38.

2- Buhârî, “Enbiyâ”, 54, “Edeb”, 78.

3- L. N. Tolstoy, Kroyçer Sonat, çeviren Nihal Yalaza Taluy, Varlık Yayınları, Ankara, 1954, s. 81-82.

4- Necip Fazıl Kısakürek, Benim Gözümde Menderes, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2013, s. 430.

Kâzım Albayrak, Necip Fazıl'ın Hürriyet Anlayışı ve Başyücelik Devleti, Ketebe, 2026, s. 62-65