Objektif bir akıl, tam bir determinizme bağlıdır. Üç boyutlu âlemde, aynı sebeplerin aynı sonuçlarını doğurduğunu iddia eden tekerrürcü bir determinizmi akıl özler. Tam bir akliliğe bağlı olan çağımızın ilim adamı, yeryüzünde, kâinatta ve atomlar dünyasına, hattâ sosyal ve psikolojik hayatımızda böyle bir determinizmi aramaktadır. Aradığı âlemde mutlak tekerrürlerin olmayışı, âdeta bir benzerlik determinizminin mevcudiyeti, laboratuvardaki insana endişe vermektedir.

Kendini tahrip hürriyeti olabilir mi?
Kendini tahrip hürriyeti olabilir mi?
İçeriği Görüntüle

Louis De Broglie, Madde ve Işık adlı kitabında, dalga mekaniğinin inkişafının determinizm konusunda büyük bir buhran doğurduğunu beyan eden şu cümleleri yazmaktadır: “Dalma mekaniğinin inkişafı, fizikçilerin, tasavvurlarını, gitgide genişletmeğe mecbur etmiştir. Bu yeni doktrinde, tabiat kanunları, klasik fizikteki kadar keskin bir karaktere malik değildirler, artık olaylarda katî bir determinizm yoktur, sadece ihtimal kanunları vardır. Bunu, M. Werner Heisenberg’in meşhur, emniyetsizlik prensibi, açık bir tarzda ifade eder. Kozalite ve individüalite kavramlarının bile yeni bir tetkike tabi tutulmaları icabetti ve fizik tasavvurlarımızdaki yol gösterici prensiplerdeki bu büyük buhrandan, bugün hepsini iyi göremediğimiz felsefî sonuçlar çıkacağı şüphesizdir.” Bu buhranın endişelerini ilim adamı duymakta haklıdır. Çünkü; determinizmin sarsıntıları müsbet ilme de sirayet edecek, oradaki buhran “ilim” alanına aynen nüfuz edip orayı adamakıllı karıştıracaktır. Halbuki sanat adamları bu durumdan hiç endişe etmemekte, “din adamları” ise belki de sevinmektedirler. Çünkü; sanat eserlerimiz ve imanî bilgilerimiz kademe kademe determinizmden uzaklaşmak sureti ile, endeterminist âlemlere doğru atılan zekâmızı ve onun özleyişlerini ifade etmektedirler.

Zaman ve oluş içinde benzerlik determinizmi dışında, bir determinizmden söz etmek kaabil değildir. Benzerlik determinizmi diyoruz, çünkü; benzer sebepler benzer sonuçları doğurmakta, tabiatta tekerrür eden sebepler ve sonuçlar mevcut bulunmamaktadır. Hep aynı şey olarak kalan bir şey için hareket söz konusu olamaz. Hareket olan yerde yeni bir oluş vardır. Artık bilinmektedir ki, her oluş bir değişiklik ve yenilik ihtiva etmektedir. Şayet, zaman dışında bir mekân mümkün olsa idi, belki o zaman mutlak determinizmden söz etmek kaabil olacaktı. Zamanın karıştığı bir mekânda determinizmin kayıpları pek çoktur. Böyle olunca yüzde yüz aklilik, oluşa tabi eşya için dahi varit değildir. Ancak, bugün gözlediğimiz madde nizamı ve madenî kıpırdanışlar, aklın ve akliliğin pek yakınındadır. Mutlak bir determinizm oluşsuz bir tekerrür demektir. Bu ise sadece bir tasavvurdur. Belki de, sözlüğümüzde mevcut mekân kavramı aklın özlediği, mutasavver ve mutlak determinizmi ifade etmektedir. Yani mekân insan zihnindeki manası içinde, sanki, oluşsuz bir akıl nizamı veya soyut madde nizamıdır.

Maddenin somut tezahürüne vesile olan hareket ve oluş, aynı zamanda maddedeki ataletin düşmanıdır. Hareket ve oluş soyut mekânın, soyut madde halinde belirmesine, hem de bir bakıma katı determinizmi yumuşattığı için mahvına sebep teşkil etmektedir. Sanki, madde, oluş ve hareketin; mekân ise, zamanın sırtına ilişmiş birer parazit durumundadırlar. Sanki, madde, oluş ve hareketin ağırlaşmış ve katılaşmış görünüşü olup duyularımıza çarpan mekân; madde ise, insanın duyumlarında oluş ve hareketin, kabuğu olarak tecelli etmektedir. Duyularım ve aklım mekân ve maddeye tutunurken zekâm ve şuurum soyut ve endeterminist bir hamlenin iştiyakı ile yüklü... Şuurum, oluş ve hareketin maddî kabuğunu hafifletmeğe ve inceltmeğe çalışırken duyumlarımda bu maddî kabuğun gittikçe ağırlaşarak kalınlaştığını gözlüyorum. İnsan, zaman kavramına, determinizmin oluş için verdiği kayıpların farkına varmakla ulaşabilir. Zaman determinizmin kayıplarının şuurumdaki mânâsıdır. Eğer, determinizmin kayıpları olmasa idi zamanı idrâk etmek mümkün değildi.

Hareket, üç boyutlu âleme ateş ve hararet kusturur. Hareket azaldıkça, atalet çoğaldıkça madde soğur. Madde soğudukça hacmi daralır ve iyice toparlanır. Eğer, kâinatta mutlak hareketsizlik olsa idi, üç boyutlu parçacıklar arasındaki mesafe kalmayacak bütün üç boyutlu âlem, cehennemî bir soğukluk içinde karanlık bir toparlakta büzülüp kalacaktı. İşte, kâinatımızda maddenin böyle bir toparlanmasına mâni ve maddedeki eğilimlere zıt bir keyfiyet hamlesi var. Yani maddedeki atalete karşı hareket, maddedeki soğuma eğilimine karşı hararet. Sanki, âlem bir mekân ve zaman boğuşmasına sahne olmaktadır. Sanki mekân, içinde yaşadığımız âlemin cesedi, zaman da ruhu gibidir. Zaman mekândan çekilirse üç boyutlu âlem ölmüş olacaktır. Zaman-mekân ikilisinde bazan büyük bir ahenk, bazan da büyük bir çelişme idrak ediyoruz. Ahenk madenler, bitkiler, hayvanlar, insanlar âlemindeki dengede; çelişme ise mekân ve zamanın bu dengede sâbit kalamayıp sinsi sinsi bir diğerinin aleyhine işlemelerindedir. Yani oluşun bir yönü minerallerden insana gelişen bir tekâmül hamlesini beslerken, oluşun diğer bir yönü bu hamleyi geri almak için direnmektedir. İsterseniz buna mekân-zaman boğuşması diyelim. Bu boğuşma esnasında sanki bazen mütarekeler olmakta ve zaferin avantajına göre, çeşitli basamaklarda çeşitli varlıklar doğuvermektedir. Minerallerde mekân insandaki durumundan daha avantajlıdır. Zaman, insanda mekândan hayli taviz koparmışa benzer. Zeki varlığın hareketi özlemesi ve hareketin zekâ ile paralel akışı, hareketin zamanın somut tarafı olarak ortaya çıkması çok mânâlıdır. Daha önce belirttiğimiz gibi, zekâ ise determinist âlemde müdahaleci bir keyfiyet olarak belirmektedir. Zekâ, bu yönü ile soyut oluş ve hareketle akraba gözükmektedir. Nitekim, varlık zekileşip subjektifleşebilme gücü arttıkça, zaman kavramı gelişmektedir. Zamanın farkına zeki varlık varabilir. Çocukta soyut zaman kavramı, sanat özentilerinin görüldüğü, yani çocukta subjektif atılımlar görülmeğe başladığı yaşlarda tezahür eder.

Bir zamanı, tekerrürlerden çok, birbirinden farklı tekerrür eğilimleri demek olan oluştan çıkarıyoruz. Zaman kavramı değişikliklerden doğar. An, akıl için bir değişiklik ifade eden en süratli bir tekerrür halkasıdır. Akıl oluş içinde zamanı, ampirik olarak, eşit ânların zincirleme bir birikmesi gibi sanmaktadır.

Biz pratik ve objektif kaldığımız müddetçe, zamanı oluşlarla ölçeriz. Varlığımızı etkileyen determinist düzen, idrakimize ve zekâmıza zamanı parçalatmaktadır. Akıl ölçüleri içinde kaldıkça ve objektif temellere bağlı kaldıkça zekâmız, zamanı eşit oluşlara ve bu eşit oluş halkalarının zincirlenişine irca edecektir. Akla tabi oldukça, zekâmız, kendisi için en kısa ve en süratli tekerrür halkalarını ân telâkki edecek ve bu kıstas içinde zamanı parçalayacaktır.

Maddî bir oluş ifade eden en kısa ve süratli tekerrür halkası bilfarz, göz kırpma olayı olsun. O zaman, akla tabi olduğu müddetçe zekâ, ani bir göz kırpması içindeki süre olarak kabul edecektir. Buna göre, aklın, zekâmıza göstereceği en süratli ve kısa oluş ne ise, an o olacaktır. Mesela; aralarında bir milimetre veya bir mikron kadar mesafe olan A ve B noktaları olsun. A’dan B’ye ışık hızı içinde cereyan eden bir olay mı var? Bu sefer ân, o demek olacaktır. Böyle bir süre an olarak kabul edilirse, göz kırpma olayı sayısız ânlar geçtikten sonra tamamlanmış demektir. Böyle olunca, şayet zamanın en küçük parçası olan ânı aramak gerekirse, bu, idrâk edemeyeceğimiz kadar küçük, izafî ve vehmî bir süre parçası olacaktır. Görülüyor ki, akıl, zamanı da madde gibi ufalamaya çalışmaktadır.

O halde an nedir? Göz kapaklarımızın bir defa açılıp kapanması esnasında geçen süre mi? Yoksa bir mikron veya daha küçük bir mesafede duran iki nokta arasını kat eden ışık hızının veya daha süratli bir oluşun geçtiği süre mi andır? Yoksa “ezel” ve “ebet” noktaları arasındaki milyarlarca yüzyılı aşan oluşu ve sayısız göz kırpmalarını ihtiva eden süre mi yekpare bir andır? Zaman sayısız anların bir birikmesi midir? Yoksa bütün zaman bir tek andan mı ibarettir?

Zaman, anlardan tekerrür eden bir şey ise, varlık oluş ve tekâmül içinde demek olacaktır. Duyularımızın yakaladığı vakıa budur. Aksine, zaman yekpâre bir andan ibaret ise, o halde zaman ve an aynı şey demek olacak, oluş ve tekâmül yerini yaratmaya bırakacaktır. Yaratma, ezelî ve ebedî zaman ve bu zamana serpiştirilmiş olayları ve duyularımızı uyaran ve idrakimizi zorlayan sebep-sonuç ilişkilerini sadece, ilahî bir “ol!” emri içinde idrâk etmekle kavranabilir. En yüksek ve soyut idrak, bütün zamanı bir an içinde kavrayan idraktir. Bütün mesele, zamanı, parçalamadan, ufalamadan ve mekânın ruhu durumunda; Mutlak Varlık olan Allah’ın “ol!” emri olarak idrâk etmede. Şuur, bunu idrâk etmeye istidatlı yaratılmıştır.

Zekâya, zamanı parçalayıp anlar zinciri halinde gösteren objektif akıl’dır. Zekâ, aklın ufalayıp un haline getirdiği “an’ı” bir türlü ele geçiremez. Fakat korkunç bir hızla akıp giden anı yaşar ve biriktirir. Akıl zekâyı zamanı parçalamağa zorlamaktadır. Akıl, zamanı, zekâya eşya gibi empoze etmektedir. Zekâ, önceleri aklın telkinlerine kapılıp zamanı birimlemekte, fakat sonradan ters yöne dönüp anları sebep-sonuç ilişkisi içinde birbirine kaynaştırıp kopuksuz bir zaman idrakine doğru gitmeye çalışmaktadır. Zekâ, determinist bir âlem içinde çalıştığı için, zamanı yekpâre bir ân olarak idrâk etmekte güçlük çekmektedir. Zekâ, determinist âleminin tekerrürler gibi tezahür eden oluşlar değirmeninde öğütülerek gerçek mecburiyetinde olduğu için oluşu, uzun bir zincirleme içinde gözleyebilir. Bunun için, aklın mahpesinde kaldıkça, zekâ; oluşun sırrı durumunda bulunan yaratmayı değil, ancak, bu yaratma hamlesinin ağır ağır idrâk edilmesi demek olan tekâmül zincirini kavrayabilmektedir. Yaratmayı kavramamıza ve gözlememize determinist zincirler ve aklın bağları perde teşkil etmektedirler.

Bize öyle görünüyor ki, mekân arasına zamanı kabul edemeyecek kadar birbirine yakın duran iki noktayı ifade eden soyut ve izafî bir kavram; oluş, arasına zamanın parçalarını, yani anlarını alıp zincirlemek sureti ile benzer sebep-sonuç ilişkileri içinde devam eden nüanslarda yaşayan keyfiyet; yaratma kavramı ise, zamanın bölünmezliğini bir ân içinde idrâk edip, bütün oluşu içine alan ezel ve ebet uç veya yönlerini bu ân içinde kaplayan tek hamleyi ifade etmektedir. Yaradan, ezel ve ebed arasındaki oluşu bir tek anda var edendir. Yaratıcı nezdinde oluş, bir tek “ol!” emrinden ibarettir ve bütün zaman bir anlık bir süredir. Varlık tekâmül ettikçe bu yaratıcısı hamleyi daha kolay yaşar ve idrâk eder. Biz, cansız maddede, mekanik tekerrür eğilimlerini; bitkilerde ve hayvanlarda tekâmül ve yenileşme keyfiyetini; insanlarda ise, yaratma özlemini, yaratıcıyı arama çabasını Yaradana tapınma ihtiyacını gözlüyoruz.

Seyyit Ahmet Arvasi, Kendini Arayan İnsan, s.75-81