Şeriat, haricî bir akıl-ruh'tur, akıl-ruh da dahili bir şeriat. Bunların içiçe olmasına bakıp, "bu ikisi bir" demek de mümkün. Akıl-ruh ve Şeriat: Akıl ancak Şeriatle hidâyete erişebilir, Şeriat de ancak akıl-ruh ile açıklık kazanıp, anlaşılabilir... Müslümanın Şeriat'ın zâhirini ve bâtınını izâhı bu, bunu anlamalı.

İslâma muhatab anlayışın sistemi Büyük Doğu-İBDA olarak bizim teklif ettiğimiz sistem içinde, tabiî olarak sistem insan için olduğuna göre, kadın ve erkeğin rolleri belli. Böyle bir sisteme davet ederken, böyle bir sistemin İslâmî temelleri ve anlamı ne?

●

Başyücelik Devleti'nde... Şöyle anlamak lâzımdır ki, her şey, herkesi aşan bir hak ve hakikat mizânı önünde, daima o hak ve hakikat adına birbirine hâkim ve mahkûm, birbirine şahit ve murakıb, mefkûrevî bir âhenk tertibini işletebilmekten ibaret.

●

Büyük Doğu-İBDA sisteminin, içtimâî fayda yönünden tasavvufa bakışı ve örgüleştirilmesi... Üstadım: Gaye, keyfiyet ölçüsüyle olduğu kadar kemiyet ölçüsüyle de topyekûn insanı kurtarmak ve onun kurduğu cemiyeti ana kurtuluş merkezinin etrafında inşâ etmek olunca, derin ve gerçek müminde tasavvufun içtimâî fayda zaviyesinden en amelî cebhesi, genişliğine doğru inkişaf eden sahadır; yâni nakışlarında ASLÎ MARİFET MERKEZİNİN AKİSLERİNİ, İLHAMLARINI, KIYMET ÖLÇÜLERİNİ TAŞIYAN büyük insan kitlelerine mahsus geniş hayat plânı... Tek kelimeyle, şu kaskatı ve kaba hayat! Bütün dava, şu kaskatı ve kaba hayatı, insan oluşunun gizli sarayına ve o sarayın en mahrem oluş hücresine yol veren büyük ve amelî bir avlu içinde kadrolaştırabilmekte... İcâbında o avluda kaybolup gizli fert iklimlerine dalacak istidatları, davanın bu cebhesi cemiyetçi mütefekkirin işi olmayarak, geniş kitle ve günlük yaşayış çerçevesi içinde en üstün dünya görüşüne kavuşturabilmekte... Böylece ferde âit büyük ve mahrem oluşun insan yığınları çerçevesinde başlangıç hayatını yaşatabilmek ve bu hayata mahsus bütün gaye kutublarını müstakil olarak tesislendirmek borcu, derin ve gerçek müminde, tasavvufun ikinci, fakat amelî noktadan en hasssas ve mühim cebhesi olarak meydana çıkıyor.

●

Büyük Doğu'nun kendini takdimi şöyle: İslâm'ın emir subaylığı. Zabit: Askere kumanda eden rütbeli asker. Subay. Kuvvetli, yavuz. Zabteden. Dediğini yaptıran, tuttuğunu koparan kimse: 812. Şah-ı Nakşibend: Hacegân yoluna ismini veren, başbuğ velilerden: 812. Habîr: "Kulunu imtihan eden" mânâsına Esma-i Hüsna'dan bir isim: 812. Habir: Haberli. Âlim: 812. Ziyâ: Işık, aydınlık, nur. Ruşenlik: 812. Ahyar: Hayırlılar. Dostlar: 812. Müteşa'ab: Şube ve kısımlara ayrılan: 812. İstinşa: Güzel koku koklama. Haber, havâdis araştırma: 813= 1812.

●

Muhyiddin-i Arabî Hazretleri: Bizim veya Şeriat getirmeyen herhangi birinin kanun koyucu nebîlik veya risalet hakkında herhangi bir tecrübesi ve zevki yoktur. Öyleyse, ulaşamadığımız bir makam veya tadamadığımız bir hâl hakkında nasıl konuşabiliriz ki? Bu durum benim için geçerli olduğu gibi, Allah'tan gelen bir Şeriate sahib olmayan nebî veya resûller için de geçerlidir. Bu konuda konuşmak bize yasaklanmıştır. Biz, tecrübemiz olan bir mevzuda konuşabiliriz. Bu iki makam dışındaki makamlar hakkında ise, tecrübeyle konuşabiliriz, çünkü Allah bizi onlardan mahrum bırakmamıştır.

Peki, Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin söylediklerine nazaran, insan ve toplum meselelerinin genişliğine doğru-içtimâî fayda zaviyesinden tasavvuf büyüklerinin ölçülendirmelerinden istifade etmek üzere aktarmalarımızın, aktardıklarımızın mânâsı?

Temel Prensipler: Ahlâkçılık
Temel Prensipler: Ahlâkçılık
İçeriği Görüntüle

Aslî marifet merkezinin akislerini, ilhâmlarını, kıymet ölçülerini taşıyan büyük insan kitlelerine mahsus geniş hayat plânını kurmaktan bahsederken, bizzat onların YAŞADIKLARI hakkında kanaat vermek ve bu hususta ruhları kandırmak-KANMA DUYGUSU vermek de, yaptığımız işin icâbından... Eğer bu şekilde anlaşılmazsa, YAŞANAN'a âit anlatımlar, kuru akılla akıl yürütmeye döner ki, küfre kadar gider. Gezip gördüğü yerlerin haritasını, gezip görecekler için çıkarmış adamlarla, haritaya bakıp da gezip görmüş gibi tasvire yeltenen adam arasındaki fark... Bu fark anlaşılırsa, o haritanın bulunduğumuz yere nisbetle filân yerdeki dağ, nehir, göl, denizi işaretinin, bizim muradımıza göre yön tâyini işine yarayacağına, bu itminana yarayacağını anlamak, fazla zekâ istemese gerek. Bu cümleden olarak, Büyük Doğu-İBDA sisteminin idare bahsine dair vereceğimiz kısa girişten sonra -ki, tabiî olarak içtimâî hayat onun şemsiyesi altında!-, niçin böyle bir sisteme davet ettiğimizin ölçülendirmelerini de büyüklerden bildireceğiz.

●

Erkek ve kadının, sır birliğinde bir olarak, hep "olunacak olan" durumundaki "insanî hakikat"in iki yönünü belirtmesi, bunun yanında Doğu ve Batı dünyaları arasında ikinciyi kendinde aslileştirerek birinciye yol veren durumu bakımından Büyük Doğu-İBDA'nın misyonu ve anlaşılması için, BERZAH kavramının üzerinde duralım... Onun kullanıldığı yere göre mânâ almasını görelim; bu vesileyle BERZAH isimli eserimize nasıl bakılması gerektiğini de.

Üstadım'ın "Perdeler" isimli şiirinde, "Perdeler, her yerdeler" demesini hatırlatarak... Berzah: Perde. İki âlem arası. İki yer arasındaki geçit. Köprü. Dünya ile âhiret arasındaki geçit. Kabir... Madde ve mânâda, iki şey arasındaki herşey, perde, köprü, berzah.

İnsandan murad ve insan olmanın ölçüsü Allah Sevgilisi olmak üzere, -bizzat O, topyekûn insanlıkla Allah arasında biricik geçit, berzah olmak üzere-, insan, Allah'la âlem arasında berzah.

Berzah, gerçekte birbirine zıt iki âlemi, iki hâli, iki mertebeyi veya iki özelliği birleştiren ve ayıran bir mertebedir. Buna göre BERZAH, ZIT İKİ UCUN KARŞISINDA BULUNUR VE HER İKİ TARAFIN HAKİKATLERİNİ KENDİSİNDE TOPLAR; KENDİSİ BİR OLARAK KALDIĞI HÂLDE, BÖLÜNMEDEN İKİ YÜZÜYLE İKİ UCUN KARŞISINDA DURUR... BERZAHIN ÖZELLİĞİ, KENDİSİNDE BERZAHIN BULUNMAYIŞIDIR. BÖYLECE ONUNLA BİRLEŞEN HER ŞEYİN AYNISI OLUR. Berzah, eşya arasındaki ayırımı ortaya çıkartır; ayıran ise tek bir hakikattir, bu mânâda ircâ olunandır.

Gizlenme ve zuhur gibi iki mertebe arasında berzah gerçekleşir; çünkü BERZAH, İKİ UCUN ARASINDA VARLIĞINI KORUR. BU İKİ TARAFTAN HER BİRİSİ DİĞERİNİN HÜKMÜNÜ GÖREMEZ; HALBUKİ BERZAH İKİ TARAFTA DA HÜKÜM SAHİBİDİR.

Herhangi iki şeyi ayıran ve birleştiren herşey berzahtır; bu bakımdan berzah sayısızdır. (Mevzuuna ve yerine göre kullanılan "yarık", "ayrık" gibi kavramlar da, "berzah" ilgisi içinde hatırlanmalı.) Meselâ, misâl âlemi, ruhlar âlemi ile cisimler âlemi arasında berzahtır. Bitki âlemi, hayvan ve maden arasında; nefs, kötülük ve iyilik hükümleri arasında bir berzahtır. Hayâl de bir berzahtır; çünkü o, ne vardır, ne yok, ne bilinir ne bilinmez, ne reddedilir, ne de isbat edilir.

●

İzdivaç; nikâh... Nikâh, hangi mevzuda olursa olsun, üçüncü bir şey meydana getirmek için iki şeyin birleşmesidir... İlimlerdeki üreme, bitki ve hayvanlardaki üremeye benzer; çünkü o, mânâların türetilmesidir... İmâm-ı Rabbanî Hazretleri: — "Tefekkür, şüpheye düşmeden ve kalbi başka şeylerle meşgul etmeden, elde edilmek istenen bir bilgi için iki ilmin arasını birleştirmektir. Şayet kalb, bu iki bilgiyi hazırlamak ve birleştirilen o iki ilimde hissetme niteliğini kaybedecek derecede son derece dikkat kesilir ve âdi şeyden kıymetliye intikal ederse, buna "tefekkür" denir. Tefekkür, şübhede, tereddütte ve kalbten giderilmesi gereken hastalıkların tedavisinde vâcibtir; şarttır."

Yevmiye: Üstadım, bizde münekkit yetişmediğini söylerken, "Erkekçe" dergisi muhabiri, "o zaman hiç değilse tenkitçilik mânâsında Batılı gibi insan yetiştirmek mi gerekli?" diye soruyor... Üstadım da, "ben bu Batılı-matılı gibiyi anlamıyorum!" diyor...

Erkekçe: — "İyi örnekleri oradan getiriyorsunuz ama..."

Üstadım: — "İnsan olmak lâzım... İnsan olmak... HAKİKAT HERKESİN MALIDIR. Nitekim hadîs var: Mümin hakikati nerede bulursa, malı gibi alır... Ama bu almak, kopya etmek değildir."

İslâm Tasavvufu ve Batı tefekkürü arasında kanatlarını açan, ikinciyi birinciye tebdil eden ve birinciye yol vermek üzere DÜNYA NİZÂMI'na talib olarak bunun, insan ve toplum meselelerine "nasıl?" ve "niçin?" hâlinde çözüm teklif eden Büyük Doğu-İBDA'nın, dünyalar arası berzah ve Doğu ile Batı arasında nikâh durumu anlaşılmıyor mu?

Doğu ve Batı arasındaki sentezden-terkib'ten, "Doğu'nun eksiğini Batı'dan, Batı'nın eksiğini Doğu'dan gidermek"ten, Goethe gibi Batılı fikir ve sanat adamları da bahsetmiştir ama, iş "Mutlak Fikrin Gerekliliği" davasından bakılınca, NİKÂH keyfiyetinin şer'i olması gerektiği de anlaşılır; o zaman da sözkonusu terkib, şer'i olur, şeriatın olur.

●

Hafikan: Şark ile garb. Doğu ve Batı: 832. Mehd(î) Muhammed Salih: 49+92+691= 832. İnfaz: Sözünü geçirme: 832. Muayenehâne: 832.

●

Lisan, gönül, ruh, insanî hakikat ve Allah...

"Dedi ki": — "Lisan gönlün aynasıdır, gönül ruhun aynası, ruh insanî hakikatin aynası, insanî hakikat de Allah'ın aynası... Gaibin hakikatleri bu kadar mesafe ve basamak atlayıp lisana gelir. Orada lâfz şekline bürünüp istidatlıların kulağına erişir."

İnsan, 'Erkek ve Kadın', İbda Yayınları, 2008, s. 40-47.