İster iktisadî, ister siyasî, ister sosyal olarak nitelensin, bütün insan meseleleri, ancak ait oldukları "bütün" içinde derinliğine ve genişliğine bağlantılarıyla ele alınabildiği zamandır ki, hakiki yerine, değerine ve izâhına kavuşur; insan zihninin mahiyetini bile sosyal ilişkilerle açıklayan yaklaşımın tersine, öncelik kurum ve kuruluşlarda değil, insanda...

En kestirme ifâdeyle; insanı iktisadî faaliyete iten sebeb, insanın canlı kalma isteğine –iradesine– dayanışıyla, aynı zamanda ruhî bir zaruret belirtir.

Canlılık... Halk âleminde bedenle birleşen ruhun, bedendeki fenomeni.

İnsanda canlılık "iradesi", beş hasse plânı içinde izâh edilemeyeceğine göre, iktisadî ilişkilerin ve buna bağlı bütün oluş ve kuruluşların "temelini" ruhî çaba-şuurda gördüğümüz açıktır.

"Üretim ilişkileri"nin doğuşu ve "üretim araçları"nın temini, sebeb, netice, gaye ve hedef olarak şuurun maksadı içinde... Öz olarak, "insan düşünen olmadan önce âlet yapandır" ifâdesinde beliren ve iktisadî faaliyeti de kapsayan şuuru pratikten çıkarma düşüncesine karşı, "insan ne yaptığını bilmeden, yaptığının ne olduğunu da bilmez ki!" cevabı yeter.

İlk çıkış noktası, "bakış açısı" olarak, isterse değerlendirici "tenkid şuuru" karakteriyle görülsün, nihayet şuurdur; hâdiseye yanaşan insan şuuru... Hiç bilmediğim bir meselede bile, onu bilmediğime dair bir ilk bilgiye sahibim... Bu bahiste bir misâl:

— "İstihsâl faaliyetlerinin, insanın düşünce ve şuur faaliyetlerini tam mânâsıyla geliştirdiğini kabul etsek bile, cimnastiğin vücutta bulunmayan uzuvların inkişâfına nasıl hiçbir faydası yoksa, istihsâl faaliyetinin de şuurun ilk meydana çıkışı ânında ona hiçbir fayda sağlamayacağı açıktır."

İktisatın "insan"a göre kıymet hükmü ve kendi içindeki kıymet hükümleri, insanın ona atfettiği değer olarak, ahlâk ve kıymet hükümleri sahasının mevzuudur; ruha nisbet işi... İnsanı iktisadî faaliyet gayesine göre açıklama yerine, iktisadî faaliyeti insana göre açıklama... Misâl:

- "Kızılderililerin bir kısmı servet biriktirmemeyi gaye edinirler ve potlaç adını taşıyan bir ayinde bütün servetlerini terkederler. Sahib olma ve çıkar davranışından bir sapma olan bu olay, antropologlar için hayret edilecek bir hâdise değildir; zira onlar çeşitli müşahedeler sonucunda, bir medeniyette doğru olan bir davranışın, diğer bir medeniyette cinâyetlerin en büyüğü sayılabileceğini bilirler."

Sahib olma ve çıkar davranışından sapma gibi gelebilecek pek çok hâdise, içinde bulunduğumuz cemiyetin bakışına nisbetle İslâm'ın ulvî ahlâkındadır... İşte, tam yeri olmak gereken bir misâli, Muhiddin-i Arabî Hazretlerinden verelim... Konya'daki evinin kapısına bir dilenci geliyor:

- "Bana Allah için birşey ver!" — "Dur, bir dakika bekle! Gidip getireyim!" Ve gidip, içerden, elinde bir anahtar, döndü: — "Al!.. Bu evden başka bir şeyim yok! Gir içine ve otur!"

İktisat, insan ihtiyaçlarının (ki, bugün "zaruri ihtiyaç" kavramının, yeme, içme, barınma ve giyimden ibaret olmadığını ve bir kültür meselesi olduğunu söylemek, oldukça sıradan ve ruhçuluğa bir hüccet) temini ve giderilmesi yolunda, şuur, emek, teknik unsur, sosyal ve fizikî çevre şartlarının etkisiyle beliren bir şube; kendi esas, usul ve kuralları içinde, ahlâkî bütüne bağlı alt sistem...

Her medeniyetin, kendisini temin eden değerler sisteminin biçimlendirdiği bir iktisadî yapısı var; yâni, değerler sistemidir iktisadî yapıyı biçimlendiren.

Temel Prensipler: Sermaye ve mülkiyette tedbircilik
Temel Prensipler: Sermaye ve mülkiyette tedbircilik
İçeriği Görüntüle

Nihâyet: Ekonomik veya başka herhangi bir "muayyeniyetçi-determinist" teori, insandaki ruhî değişkenleri gözönünde tutmadığı ölçüde iflâs etmeye mahkûmdur... Şu güzel misâl:

- "İnsan, şartların bir mahlûku olduğu kadarından fazlasıyla, tenkitçisidir de... Ressam boya kutusuna mutlak surette bağlıdır diye, bundan, boya kutusundaki boyadan, yaptığı resmi izâh ettiği neticesini çıkaramayız."

Ekonomik sistemler... Oluşmalarında temel unsuru teşkil eden düşünceler, durmadan değişmekte, gelişmekte ve sonra çatışmakta ve karşı karşıya gelmekte olduklarından, bunlarla geniş ölçüde olarak biçimlenen ve muhteva kazanan ekonomik sistemler de, çoğu zaman tereddütler meydana getirecek nitelikler kazanmaktadırlar.

Bu bir tesbittir ve bu tesbitin ifâde ettiği hakikat çerçevesinde, her mevzuun oluşmasında temel unsuru teşkil edecek olan "Mutlak Fikir"in tüttürülmesi, bunun anlayış, görüş, ruh ve sistemiyle hareket esastır.

Her ekonomik sistemin temelinde bir doktrin, bir düşünce vardır. İnsanların, düşünceleri, kötü veya iyi diyerek yaptıkları değerlendirmelerden doğan inançlar, moral ve ahlâkî kurallar, gelenekler ve bunlara dayanarak hazırlanmış kanunlar, ekonomik sistemlerin müesseselerini hazırlarlar ve oluştururlar. Böyle olunca, her ekonomik sistemin müesseselerini, işleyişini, gelişim ve geleceğini incelemeden önce bu sistemlere temel teşkil etmekte olan düşünceleri, başlangıçlarından itibaren gözden geçirmek gerekir ki, bu mesele bize, mihraksız bir "ekonomi" anlayışı yerine, ekonominin dayandığı "tez"i bildirme borcunu yükler.

Hangi hayat tarzına ait ekonomi? Bizim için ne olduğu malûm; İslâm!..

"İlim malûma tâbîdir!" diyen İslâm büyüğünün işaretlediği büyük hakikat ışığında, her zerremizle perçinlendiğimiz Büyük Doğu "malûm"una tâbî bir iktisat ANLAYIŞI'nın ne olmak gerektiğini göstermek zorundayız.

Batı'nın, tasnifinde "klâsik" olarak adlandırdığı iktisadî düşünce için söylenenlere bakın:

— "Klâsik iktisadî düşünce, başlangıçtan itibaren ekonomiye bir bütün olarak bakmamıştır. Ekonomik hayatta üretim ve istihdam üzerinde hiçbir zaman bir bütün olarak durmamış ve daima "mikro-parça" tahliller içinde kalmıştır. Ne merkantilist, ne fizyokrat, ne liberal düşünce, toplam taleb, toplam arz ve tam istihdam meselelerine bir bütün cevab aramamışlardır."

Demek oluyor ki, iktisadı kendi mevzuu içinde de bütün olarak ele almak zaruretindeyiz.

Parakutâ' "Paranın Romanı", Salih Mirzabeyoğlu, 1997, İbda Yayınları, s. 11-15.