Human: İnsana âit, beşerî, beşeriyete âit. İnsan.
Humane: İnsancı, merhametli, müşfik, insaniyetli; yükseltici, medenîleştirici.
Humanism: İnsanlık çıkarlarına bağlılık; ilâhiyat ve metafiziğe önem vermeyen bir felsefe sistemi; edebî tâlim ve terbiye.
Humanity: Beniâdem, insan, beşer, insanlık, insaniyetperverlik, merhamet.
Derinliği tarih olarak tam kestirilememekle birlikte, Batı’da kendisini açıktan açığa 14. yüzyılda açığa vurmaya başlayan bu “hümanizm” neyin rahatsızlığıdır? Bu rahatsızlık böyle bir form içinde neyi karşısına almaktadır? Ve o, neden kendisini ortaya koymak için sahip olduklarından yola çıkmak yerine, sahip olduklarının kendisiyle arasına set çektiklerini diriltmeye çalışmaktadır?
Bu sorulardan ilkine ve giderek sonrakilere de “bu esas itibariyle bir Orta Doğu dini olan Hıristiyanlığın başka bir dünyaya mensup halklarca benimsenmesinin doğurduğu rahatsızlığın dışavurumudur” diye cevap verilebilir.
Fakat bu kadar kestirme bir cevap kaçınılmaz olarak kendi sorusunu da hazırlayacaktır: Öyleyse, insan kümeleri tarihî serüvenleri içinde benzer safhalardan geçerlerken, meselâ, M.Ö. 5. yüzyılın sonlarından itibaren Grek dünyasında kendisini hissettirmeye başlamış olan benzer temayül nasıl izah edilecektir?
Daha önce bir vesileyle şöyle bir kanaatte bulunulmuştu:
“Her ne kadar hümanizm gibi bir akımın, medeniyetlerin çözülme safhasında baş gösteren salgın hâlindeki “insanın iyiliğine inanmayan, hor gören, herkesin yalnız kendi menfaatine çalıştığına inanan, ahlâkı hor gören, bile bile ahlâkı ve cinsî kuralları çiğneyenleri takip eden ve her şeyin nîhaî ölçüsünün insanın kendisi, ahlâkî değerin biricik kriterinin insanın rahat ve mutluluğu olarak anlaşıldığı”, bir yönüyle yorgunluğun, bir yönüyle yozlaşmanın belirtilerini taşıyan bir akım olması hasebiyle, tarihte benzerlerine rastlanabileceği ileri sürülecek de, onu bu yönüyle değil, içinde bulunduğumuz dünyada yol açtığı şartlar bakımından değerlendirmek lâzımdır. Ve o sebeple bu olguyu, Batı tarihinin veya Orta Doğu tarihinin bünyesi içerisine değil, başlangıcından günümüze insanlık tarihi içerisine yerleştirerek değerlendirmek ve bu tarihi mütecanis bir tarih olarak görmemek gerekir.”
Çok uzun zamandan beri, insanın, milletlerin en yüksek yoğunlukla ve büyük bir gevşeklik içinde mevcutla meşgul bulunması ve ne olduğunu bilme gayreti göstermeksizin çok uzun süredir Varlığın dışına düşmesi ve bu dışına düşmenin insanın ve milletlerin düşüşünün en derin ve güçlü sebebi hâline gelmiş olması-bütün bunlar nasıl olmuştur da olmuştur? Epeyce bir zamandır dünya dillerinde gerçeği karşılayan kelimelerin insanın hakikat karşısındaki susuzluğunu bir türlü gideremiyor olması, ne kadar yeni ve aşınmamış olursa olsun, zincirleme sıfatlarla ne kadar tahkik ve tahkim edilmiş olursa olsun, gerçeğin bir türlü sahteliğine tasallutundan kurtulamıyor olması neyin alâmetidir? Sahih olana, sahici olana duyduğumuz bu kuvvetli iştiyakı, insanlığın hiçbir zaman olmadığı kadar yakıcı ve kavurucu bir şekilde hissettiği bu muazzam hasreti –ömrü çok kısa olacak olsa da– nitelemekte kelimeler kifayetsiz kalıyorsa, bunu neye yormalıyız?
Sahtelik, tabiatının olanca arsızlığıyla çullanırken, hakikat her zamanki savunmasızlığıyla geri çekiliyor. Bu bir gerileme değil. O, her şeyden elini eteğini çekiyor. Sessizce geri çekiliyor. Suyun topraktan çekilmesi gibi. Onun tahtına kurulup her bir şeyin kendi hakikatini açmasını mümkün kıldığı o mutlu zamanlarda şâir, bu cihanşümul neş’enin şarkılarını terennüm ediyordu. Fakat şimdi onun bu sessiz hicranını kim dillendirecek?
Ve insan artık karışanı görüşeni olmayacağını, her şeyin ölçüsünün kendisi olacağını, böylelikle kendine kalıp rahatına bakacağını sanıyor. Peki ama, insanlığın tarihî tecrübesine bakıp da sormak gerekmez mi, insan ne zaman kendine kalmış da rahat ve huzur bulmuş? Yeryüzünde kargaşa ve düzensizlik ne ile vücud bulmuş?
İnsan “özsüz”lükten kırılıyor, bu özsüzlüğünü etrafındaki şeylerin içlerini boşaltarak telâfi ediyor. İnsanın kendisi böyle de, eserleri farklı mı? Sanat eserleri, objesizlikten bitâb. Kelimeler işaret ettikleri şeyleri bir köşesinden ısıtıp açacakları yerde, onların üzerini örtüyor. İnsanın dile emanet edilen dünya tecrübesi her gün ona biraz daha yabancılaşıyor. Dil, dertlerimizin ve yaralarımızın gerektiği gibi dile gelmesini engelliyor. Her biri isabet edenin içindeki karanlık dehlizlerde habis bir ur gibi büyüyor, büyüyor ve bir musibet olarak tecrübe edilemiyor.
Özünü kaybeden insan, bütün varolanların özüne tahakküme yelteniyor arsızca. Çok var ki, bir bitki karşısında bir ân durup da, onun “barışık hâline” bakarak sonu gelmez istekleriyle unutamıyor, ruhu tatlı bir “yeterlik duygusuyla” dolmuyor artık. İnsan vakarına yaraşır tarz-tavır kaygısı, insanın içinde dışarıya aksedecek bir şey kalmadığından, yansımasını ancak içi boş jestler, anlamsız mimiklerde buluyor. Sahte gülücükler, yapma ıstırap ifadeleri insan yüzünün coğrafyasına yerleşiyor ve yüz yüz olmaktan artık ebediyen çıkıyor. Bilgi artık sağaltmıyor. En küçük şaşkınlık belirtisi bile göstermeksizin, olup bitenlerin seyrini sağlıyor yalnızca.
İnsan, tarihini hiçbir vakit kaydetmediği kadar, zorbalaşıyor. Zorbalalaştıkça her şeye daha da fazla müdahale ediyor. Hiçbir şeyin kendi kendisi olmasına müsaade etmiyor. Her şeyi hevâ hevesine râm etmek istiyor. Kendi kendisi olmaktan çıkan her şeyden geriye sadece adı kalıyor. Böylece insan ne yaptığını bilmeden tabiî yaşama alanını hunharca imha ediyor. Toprak yoruluyor, kan fakirleşiyor ve insan tükeniyor.
DİLİN YAYGIN VE HIZLI BİR ŞEKİLDE TAHRİB EDİLMESİ SADECE DİLİN HER TÜRLÜ KULLANIMINDAKİ ESTETİK VE AHLÂK YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜ ZAYIFLATMAKLA VEYA ÖZÜNÜ KEMİRMEKLE KALMIYOR; AYNI ZAMANDA İNSANIN ÖZÜNÜ KEMİRMEKLE KALMIYOR; AYNI ZAMANDA İNSANIN ÖZÜNÜN TEHLİKEYE DÜŞMESİNE YOL AÇIYORSA VE BU DURUM GÖZ GÖRE GÖRE OLUP BİTİYORSA, BİZE KALAN GÖZÜMÜZÜN GÖRDÜĞÜ, YÜREĞİMİZİN YANDIĞI HERŞEYE AĞIT YAKMAK DEĞİL DE NEDİR? SADECE AĞIT YAKMAK İÇİN OLSA BİLE, “BÜTÜN BUNLAR NASIL OLMUŞTUR DA OLMUŞTUR?” DİYE SORMAYACAK MIYIZ?
Her ne olursa olsun, tarihten sabit olduğu üzere, bir şeyin ismi sıkça dillerde dolaşır olmuşsa, bu bizzat o şeyin gaybubiyetine, artık kayıplara karıştığına delâlet etmez mi? Bir vakit ona olan iştiyakımızı böyle kelimeleri çoğaltarak dillendiririz. Fakat insan, değil mi ki nisyan ile mâlûldür, her şeye alışır, zirâ ardımızda ne değerli şeyleri bırakmadık ki! Unutmayalım diye bunların birkaçının hatırasını etimize derimize işlemedik mi? Böyleyken unutmaktan geri durduk mu? Bu “hümanizm” de sakın bir şeyin kaybının delili olmasın?
İnsan "Erkek ve Kadın", Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yayınları, 2008, s. 196-200.





