Tarih

Belene: Türk’ün adını silme teşebbüsü

Bulgaristan’da 1984-1989 yılları arasında yürütülen zorla Bulgarlaştırma siyaseti, yüz binlerce Türkün adını, dilini, dinini ve hafızasını hedef aldı. Direnenler Belene’ye kapatıldı, işkence gördü, sürgüne gönderildi; yüz binlercesi ise yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldı. Belene, Bulgaristan Türklerine karşı yürütülen bu sistemli kimlik tasfiyesinin en karanlık sembolü olarak hafızalara kazındı.

Abone Ol

Bulgaristan Türklerinin yakın tarihinde Belene, bir hapishaneden çok daha fazlasını ifade ediyor. 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında başlayan nüfus tasfiyesi, göç ve baskı dalgaları, komünist rejim döneminde sistemli bir Bulgarlaştırma siyasetine dönüştü. Todor Jivkov yönetiminin 1984’te başlattığı “Yeniden Doğuş/Soya Dönüş” kampanyasıyla yüz binlerce Türkün adı zorla değiştirildi, Türkçe ve İslâmî hayat kamusal alandan silinmek istendi, direnenler öldürüldü, hapsedildi, sürüldü. Tuna üzerindeki Belene Adası ise bu politikanın en karanlık sembollerinden biri oldu.

Bulgaristan’daki Türklerin yaşadığı büyük kırılmayı yalnızca 1984-1989 yıllarına sıkıştırmak, Belene’nin nasıl ortaya çıktığını anlamayı güçleştiriyor. Meselenin tarihî arka planı 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’ne ve savaşın ardından kurulan yeni Bulgar siyasi düzenine kadar uzanıyor. 1878 Berlin Antlaşması’nın 4. maddesi, Türklerin ve diğer toplulukların hak ve menfaatlerinin gözetilmesini, 5. maddesi ise din ayrımı yapılmaksızın medeni ve siyasi hakların korunmasını ve ibadet özgürlüğünü açık biçimde öngörüyordu. Buna rağmen savaş ve sonrasındaki siyasi dönüşüm, bölgedeki Müslüman ve Türk nüfus açısından kitlesel yerinden edilmelerle neticelendi.

1877-1878 savaşı sırasında ve hemen sonrasında Rus birlikleri, Kazak unsurları ve Bulgar silahlı gruplarının saldırıları, yağmalar, salgınlar, açlık ve kış şartları yüzünden çok sayıda Müslüman hayatını kaybetti veya Osmanlı topraklarına sığındı. Türk tarih yazımında bu dönem büyük bir muhacirlik ve tasfiye devri olarak hatırlanırken Bulgar tarih yazımında aynı savaş ağırlıklı biçimde “kurtuluş” anlatısı üzerinden okunuyor. Modern akademik çalışmalar da iki toplumun aynı hadiseyi bütünüyle farklı hafıza dünyaları içinde yaşattığına dikkat çekiyor.

Böylece Bulgaristan Türkleri açısından sonraki bir asra yayılacak temel mesele şekillendi: Topraklarında kalabilmek, Türk kimliğini sürdürebilmek, dinini yaşayabilmek ve dönem dönem yeniden Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmamak.

Göç, baskının sürekli neticesi hâline geldi

1878 sonrasında Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç kesintisiz biçimde devam etti. Balkan savaşları, iki dünya savaşı arasındaki siyasi şartlar ve daha sonra komünist rejim dönemindeki uygulamalar yeni muhacir dalgalarını beraberinde getirdi. Özellikle 1944’te komünist rejimin kurulmasıyla Türk toplumunun eğitim, din, mülkiyet, kültür ve göç hakkı üzerindeki devlet kontrolü giderek ağırlaştı.

1950-1951 göçü bunun en çarpıcı safhalarından biriydi. Bulgar yönetimi 10 Ağustos 1950’de Türkiye’ye verdiği notayla 250 bin Türkün kısa süre içerisinde kabul edilmesini istedi. Sonuçta 1950-1951 döneminde 154 bin 393 Türk Türkiye’ye geldi. Ardında parçalanmış aileler bırakan bu göç dalgası, 1968’de imzalanan “Yakın Akraba Göçü Anlaşması”na giden süreci doğurdu. 1969-1978 yıllarında yaklaşık 130 bin kişi daha Türkiye’ye göç etti.

Komünist rejimin Türk politikasında başlangıçta farklı bir görünüm de vardı. Rejim ilk yıllarında Türkçe eğitim, Türkçe yayıncılık ve bazı kültürel faaliyetlere kısmen imkân verdi. Fakat bu alan giderek daraltıldı. Türkçe eğitim tasfiye edildi, yayınlar kapatıldı, Türkçe kamusal hayattan çekildi ve 1970’lerden itibaren Bulgarlaştırma siyaseti belirgin biçimde yoğunlaştı. Bulgaristan devlet haber ajansı BTA'nın bugün kendi arşivlerine dayanarak aktardığına göre komünist yönetim 1950'lerden itibaren Müslüman toplumlara yönelik isim değiştirme kampanyalarını farklı aşamalarda yürüttü.

Bu sürecin son ve en sert safhası 1984 sonunda başladı.

Bir gecede insanın adı elinden alındı

Bulgar Komünist Partisi yönetiminin resmî tezine göre Bulgaristan’daki Türklerin önemli bir kısmı gerçekte Osmanlı devrinde İslamlaştırılmış ve Türkleştirilmiş Bulgarlardı. Dolayısıyla rejim kendi anlatısında Türklerin Bulgarlaştırılmasını “asimilasyon” şeklinde sunmuyor, onları sözde “asıl köklerine döndüren” bir “Vazroditelen protses”, yani “Yeniden Doğuş/Soya Dönüş Süreci” olarak propaganda ediyordu. Akademik çalışmalar bunun zor kullanılarak gerçekleştirilen bir asimilasyon programı olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Hazırlıkların 1984'ten önce başladığını gösteren Bulgar arşiv belgeleri mevcut. Temmuz 1984'te parti yönetiminin üst düzey isimleri isim değiştirme kampanyasının kapsamını tartıştı. 24 Ekim 1984'teki Merkez Komitesi toplantısında işlemin sistematik yürütülmesi için Bulgar isimleri kataloglarının hazırlanması gündeme geldi. Aralık ayında İçişleri Bakanlığı güvenlik tedbirlerini artırdı ve operasyon başladı.

Türk köyleri tek tek kuşatıldı. Parti yöneticileri, polis, Devlet Güvenliği mensupları ve güvenlik kuvvetlerinden oluşan ekipler yerleşim yerlerine gönderildi. Köyler arasındaki haberleşmenin kesildiği, operasyonun başlangıç döneminde sıkı bir bilgi karartması uygulandığı Bulgar ve uluslararası araştırmalarda belgeleniyor. İnsanlara hazırlanan listelerden Bulgar isimleri seçmeleri söyleniyor, reddedenlere isim atanıyor, yeni kimlik belgeleri zorla düzenleniyordu.

Türkçe konuşmak dahi cezaya dönüştü

Soya Dönüş kampanyası isimlerle sınırlı kalmadı. Amaç Türk kimliğinin gündelik hayatta görünür olmasını ortadan kaldırmaktı.

Haziran 1984'ten itibaren Müslüman din görevlilerinin faaliyetleri sınırlandırıldı, yeni cami yapımı durduruldu. Türkçenin kamusal alanda konuşulması yasaklandı. Bulgaristan Bilimler Akademisi'nden Yelis Erolova'nın arşiv belgelerine dayanan yakın tarihli çalışmasına göre yasağı ihlal edenlere bir aylık ücrete denk gelebilecek para cezaları verilebiliyordu.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın döneme ait insan hakları raporları da Türkçenin kamusal kullanımının yasaklandığını, İslâmî uygulamaların engellendiğini ve Türklerin sistematik ayrımcılığa maruz bırakıldığını kayda geçirdi. 1988 raporu, geleneksel Türk kıyafetleri ile Türkçe konuşmanın yasaklanmasını, kültürel kimliği yok etmeye yönelik sistematik uygulamalar arasında sayıyordu.

Türkçe radyo yayınları sona erdi. Türkçe gazeteler ve kitaplar ortadan kaldırıldı. İngiliz Parlamentosu'nda 1989'da yapılan görüşmelerde, Türk toplumuna ait okulların daha önce Bulgar okullarıyla birleştirildiği, Türkçenin 1974 itibarıyla seçmeli ders statüsünden de çıkarıldığı, 1985'te Türkçe radyo ve yayıncılığın kalan unsurlarının tasfiye edildiği aktarıldı.

Posta dahi kimlik siyasetinin parçasına dönüştü. Türkçe adlara gönderilmiş mektupların sahiplerine ulaştırılmadığı, Türkiye ile telefon bağlantılarının sınırlandırıldığı ve Türkçe yazışmaların denetlendiğine ilişkin kayıtlar bulunuyor.

Bu baskı evin kapısından içeri de girdi. Hacettepe Üniversitesi'nde yayımlanan ve Belene mağdurlarıyla yapılan sözlü tarih çalışmalarına dayanan araştırmada, Türkçenin aile içinde kullanılmasının dahi cezalandırılabildiği, her Türkçe kelime için para cezası uygulandığına dair tanıklıklar yer alıyor.

Dinî hayat da hedefteydi

İslâmî hayat Türk kimliğinin ana taşıyıcılarından biri görüldüğü için rejim İslâmî ibadetleri de sistematik biçimde sınırladı.

Sünnet yaptırmak yasaklandı. ABD'nin 1987 insan hakları raporunda erkek çocukların sünnet edilip edilmediğinin kontrol edildiği, sünnet ettiren ailelerin para veya hapis cezalarıyla karşılaşabildiği bildirildi. Müslüman bayramları engellendi, çok sayıda Müslüman mezarlığının tahrip edildiği rapor edildi, cenazelerin İslâmî usullere göre kaldırılmasına müdahale edildi ve vaazların Bulgarca yapılması istendi.

Araştırmalar düğün, cenaze, kurban, sünnet ve geleneksel kıyafet gibi kültürel ve dinî unsurların da yasak kapsamına girdiğini gösteriyor. Alvanlar/Yablanovo üzerine yapılmış akademik çalışma Türk müziği dinlemekten kurban kesmeye, sünnetten düğün ve cenaze merasimlerine kadar çok geniş bir alanın baskı altına alındığını kaydediyor.

Mezar taşlarının üzerindeki Türkçe ve Müslüman isimleri de hedef alındı. Bazı mezar taşları kırıldı veya isimler kazındı. Çeşme, yerleşim yeri ve kamusal mekânlardaki Türkçe isimlerin silinmesi, kişinin yalnız yaşayan kimliğini değil, geçmiş nesillerin hafızasını da ortadan kaldırmaya yönelen bir kültür politikası meydana getirdi.

Türkan bebeğin öldürülmesi

Zorla isim değiştirme operasyonu başladığında Türk köylerinde direnişler de başladı.

Kırcaali bölgesinde Mogilyane köyü çevresinde 24-26 Aralık 1984 tarihlerinde binlerce kişi isimlerinin değiştirilmesini protesto etti. 26 Aralık'ta güvenlik güçlerinin göstericilere ateş açması sonucunda üç kişi öldü. Ölenlerden biri annesinin yanındaki 17 aylık Türkan Feyzullah idi. Türkan bebeğin ölümü yıllar içinde Bulgaristan Türklerinin hafızasında Soya Dönüş zulmünün sembollerinden biri hâline geldi. Bulgaristan devlet radyosu BNR de bugün olayda güvenlik güçlerinin barışçıl gösteriye ateş açtığını ve üç kişinin öldüğünü açık biçimde kaydediyor.

Ocak 1985'te bu kez Yablanovo, Türkçe adıyla Alvanlar, büyük bir direnişe sahne oldu. Köylüler isim değiştirmek üzere gelen devlet görevlilerini köye sokmadı. Direniş üç gün sürdü. Akademik çalışmalara göre rejim, köye ancak Sliven'deki büyük zırhlı birliklerin desteğini aldıktan sonra girebildi. Tanklarla çevrilen bir Türk köyünün devletin isim değiştirme operasyonuna karşı koyması, dönemin baskısının hangi ölçekte askerîleştirildiğini göstermesi açısından dikkat çekiciydi.

Belene: Mahkeme olmadan gönderilenlerin adası

Direnen Türklerin önündeki en korkulan adreslerden biri Tuna Nehri üzerindeki Persin Adası, daha yaygın adıyla Belene idi.

1984 sonunda Türklerin isim değiştirme uygulamasına direnişi başlayınca Belene yeniden başka bir işlev kazandı. İlk tutuklanan yaklaşık 200-300 Türk Aralık 1984 ile 1985'in ilk aylarında Belene Cezaevi'ne gönderildi. Eski kamp sahasındaki özel toplama kampı ise Nisan 1985 sonunda yeniden faaliyete geçirildi.

Buraya gönderilenlerin ortak vasfı, büyük ölçüde Türk kimliklerinden vazgeçmeyi reddetmeleriydi.

Belene Adası Vakfı'nın Bulgar kaynaklarına dayanan tarihçesinde 1985 yılında 500'den fazla Bulgaristan Türkünün, zorla isim değiştirmeye direnmeleri sebebiyle adadaki eski kamp sahasına kapatıldığı belirtiliyor. Tutukluların önemli bir kısmı hakkında mahkeme kararı bulunmuyordu.

Bulgaristan'ın 1990 tarihli resmî gazetesinde Belene'de tutulmuş 517 kişinin adı yayımlandı. Vildane Özkan'ın Belene mağdurlarıyla yaptığı geniş sözlü tarih araştırmasında ise tanıklar mahkûm sayısının 800-1000 arasında olduğunu ileri sürdü. Aynı çalışma, resmî 517 kişilik listede adı bulunmayan ve Belene'de tutulduğunu Bulgaristan İçişleri Bakanlığı belgesiyle kanıtlayan mağdurlar tespit edildiğini belirtiyor. Dolayısıyla 517 rakamının bütün tutukluları kapsamadığına ilişkin kuvvetli deliller mevcut.

Tutukluların yaşları araştırmada 18 ile 70 arasında değişiyor. İnsanlar kimi zaman aktif direnişte bulundukları için, kimi zaman direniş çıkarabileceklerinden şüphelenildiği için, kimi zaman bir parti görevlisiyle şahsi anlaşmazlık yaşadıkları için, hatta kimi zaman tamamen yanlış değerlendirmeler sonucunda kampa gönderilmişti. Araştırmada bir köy çobanının düdük çalmasının “asker geldi, direnin” işareti zannedilerek tutuklanması buna örnek olarak aktarılıyor.

Mahkeme kararı olmadan bir insanı evinden koparıp Tuna üzerindeki adaya götürmek başlı başına bir korkutma yöntemiydi. Belene'nin asıl işlevlerinden biri de buydu: Toplumun geri kalanına direnmenin bedelini göstermek.

Açlık, soğuk, dayak ve kimliği inkâr ettirme

Belene mağdurlarının tanıklıkları, kamptaki hayatın yalnız hürriyetten mahrum bırakılmaktan ibaret olmadığını gösteriyor.

İlk dönemlerde mahkûmların ciddi açlık çektiği, donmuş ve bozuk yiyeceklerle beslendiği anlatılıyor. Tanıklardan biri ekmeklerin donmuş olduğunu, içlerinden kurt ayıkladıklarını, çorbaların ise son derece kötü koşullarda hazırlandığını aktarıyor.

Soğuk başlı başına bir cezalandırma aracına dönüşüyordu. Mahkûmlar çalışmadan geldikten sonra çevreden topladıkları odunlarla koğuşlarını ısıtmaya çalışıyor, aşırı yorgunluk sebebiyle zaman zaman bunu dahi yapamadan soğukta uyuyordu. İlk tutukluluk dönemlerine ilişkin anlatımlarda tuvalet kullanımının ağır biçimde kısıtlandığı da yer alıyor.

Fizikî şiddet özellikle kimlik dayatmasıyla iç içeydi. Tanık ifadelerinde sorgulamalar sırasında kişiye “Bulgar kökenli olduğunu kabul ediyor musun?” sorusunun yöneltildiği, reddedenlerin dövüldüğü anlatılıyor. Mahkûmlar birbirlerine Türk isimleriyle hitap ettiklerinde veya kendilerine zorla verilmiş Bulgar ismini benimsemediklerinde tokat, tekme ve diğer kötü muamelelerle karşılaşabildiklerini aktarıyor.

Kampta Türkçe konuşmak, başka bir mahkûma Türk ismiyle seslenmek, kâğıt-kalem bulundurmak ve dış dünyayla serbest ilişki kurmak yasak kapsamındaydı. Bu tablo Belene'nin rejim açısından yalnız mahkûmu hapsetmek için kullanılmadığını, onun Türk kimliğini kampın duvarları içinde de kırmaya yönelik bir disiplin mekânı olduğunu gösteriyor.

Mahkûmlar ağır işlerde de çalıştırıldı. Tanıklarda Belene çevresindeki çeşitli işlere ve nükleer santral inşaatıyla bağlantılı çalışmalara götürülenler anlatılıyor. Genel olarak Belene'nin daha eski dönemlerinde de mahkûmların ağır üretim kotaları altında zorla çalıştırıldığı, açlığın kamp hayatının en ağır unsurlarından biri olduğu Belene Adası Vakfı'nın tarihçesinde yer alıyor.

1986 baharında Belene'deki Türk mahkûmlar açlık grevine başladı. Belene Adası Vakfı, grevin yaklaşık 30 gün sürdüğünü, Mayıs 1986'da tutukluların önemli bir bölümünün serbest bırakıldığını ancak doğrudan evlerine dönmelerine izin verilmeyerek Bulgaristan'ın başka bölgelerine sürgün edildiklerini belirtiyor. Geri kalanlar da daha sonraki dönemde tahliye edildi.

Kampın ardından sürgün

Kamptan çıkanların bir kısmı Bobov Dol gibi başka kamplara, bir kısmı Türk nüfusunun bulunmadığı Bulgar yerleşimlerine gönderildi. Bazıları ev hapsinde ve polis gözetiminde yaşamaya zorlandı. Görüştükleri kişiler takip edildi, düğünlere gitmeleri dahi engellenebildi.

Baskı yalnız mahkûma uygulanmadı. Kamp tutuklularının eşleri iş yerlerinde, çocukları okullarda ayrımcılıkla karşı karşıya kalabildi. İşten çıkarma, işe almama, öğrencinin notunu düşürme, sınıfta bırakma, arkadaşları önünde aşağılanma ve fizikî şiddet gibi uygulamalar sözlü tarih kayıtlarında yer alıyor.

Bu yöntem rejimin asıl hedefini açık biçimde gösteriyor: Direnen tek bir kişiyi cezalandırmakla yetinmeyip ailesini ve çevresini de baskı altına almak, böylece bütün Türk toplumuna korku yaymak.

1989: Baskı bu kez kitlesel sürgüne dönüştü

1988 sonu ve 1989 başında uluslararası ortam değişiyor, Sovyet blokunun çözülmesi hızlanıyor, Bulgaristan içindeki Türk direnişi ise giderek örgütleniyordu. Mayıs 1989'da Kuzeydoğu Bulgaristan başta olmak üzere Türklerin yoğun olduğu bölgelerde büyük protestolar ve açlık grevleri başladı. Göstericiler isimlerinin geri verilmesini, Türkçe üzerindeki yasakların kaldırılmasını, din ve seyahat hürriyetinin tanınmasını istiyordu.

Human Rights Watch'ın dönem raporuna göre on binlerce Türk gösterilere katıldı ve güvenlik güçleri bazı gösterileri şiddetle bastırdı. Ölümler ve çok sayıda yaralanma bildirildi.

Jivkov yönetimi kısa süre sonra pasaport rejimini değiştirerek Türklerin ülkeyi terk etmesine imkân verdi ve kamuoyuna Türkiye'nin sınırlarını açması çağrısında bulundu. Fakat ortaya çıkan durum serbest göçten çok kitlesel bir çıkarma operasyonuna dönüştü. İnsanlara kısa süre içerisinde ülkeyi terk etmeleri bildiriliyor, evler, hayvanlar, araziler ve yıllarca kurulmuş hayatlar geride kalıyordu.

Haziran-Ağustos 1989 arasında kaç kişinin Bulgaristan'dan çıktığı kaynaklara göre yaklaşık 320 bin ile 360 binin üzerinde değişiyor. Bulgaristan devlet haber ajansı 3 Haziran-21 Ağustos arasında 322 bine kadar kişinin Türkiye'ye geçtiğini bildiriyor. Akademik çalışmalar 350 binin üzerinde kişiden söz ediyor. Bulgaristan Parlamentosu'nun 2012 tarihli tutumunu aktaran Türkiye Dışişleri Bakanlığı ise 360 binden fazla Bulgaristan Türkünün sınır dışı edilmesini “etnik temizlik biçimi” olarak nitelendiren parlamenter deklarasyona dikkat çekiyor.

Rejim çöktü, isimler geri döndü

10 Kasım 1989'da Todor Jivkov iktidardan uzaklaştırıldı. Yaklaşık bir buçuk ay sonra, 29 Aralık 1989'da, Bulgar Komünist Partisi yeni yönetimi Soya Dönüş politikasını resmen mahkûm etti. Zorla isim değişikliğinin vatandaşların anayasal haklarının ihlali olduğu kabul edildi ve eski isimlerin iadesinin yolu açıldı.

Mart 1990'da yasal düzenlemeler yapıldı. Bir yıl içinde yaklaşık 600 bin kişi eski ismini yeniden aldı. Türkçenin okullarda seçmeli ana dili dersi olarak okutulması 1991'in sonlarına doğru yeniden mümkün hâle geldi.

Türkiye'ye göç edenlerin bir kısmı Jivkov rejiminin yıkılmasının ardından Bulgaristan'a döndü. RFE/RL'nin araştırmasına göre 1991 sonuna kadar geri dönenlerin sayısı 200 bine kadar ulaştı.

Fakat hukuki hesaplaşma aynı hızla gerçekleşmedi.

Todor Jivkov, eski Başbakan Georgi Atanasov, eski İçişleri Bakanı Dimitar Stoyanov ve diğer bazı üst düzey yöneticiler hakkında Soya Dönüş sürecindeki uygulamalar nedeniyle soruşturmalar açıldı. Yargılamalar yıllarca sürdü, dosyalar savcılık ile mahkemeler arasında gidip geldi. Jivkov 1998'de öldü. Diğer sanıkların da zaman içerisinde hayatlarını kaybetmeleriyle bu dosyalarda kesin bir mahkûmiyet hükmüne ulaşılamadı. Bulgaristan devlet ajansı BTA'nın 2025 tarihli değerlendirmesi, yargılanan beş üst düzey isimden hiçbirinin bu dosya kapsamında mahkûm edilmediğini belirtiyor.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri de 2012'de Belene'ye keyfî şekilde gönderilmiş Türk mağdurların hâlâ tazminat aradığını ve meselelerin önemli kısmının çözülmediğini kayda geçirmişti.

Kaynaklar:

Bulgaristan Devlet Haber Ajansı (BTA)
Bulgaristan Ulusal Radyosu (BNR)
Human Rights Watch
Amnesty International
Avrupa Konseyi
ABD Dışişleri Bakanlığı İnsan Hakları Raporları
Belene Adası Vakfı
DergiPark’ta yayımlanan akademik çalışmalar
Belene mağdurlarıyla yapılan sözlü tarih mülakatları

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }