Onun hayatı bir insanın talebeden muallime, muallimden cemiyet önderine, cemiyet önderinden kumandana ve nihayet şehadete uzanan bütünlüklü bir şahsiyet inşasını gösteriyor. Batı'nın kahramanları çoğu zaman kameralar, romanlar ve senaryolar tarafından meydana getirildi. Bizim kahramanlarımız ise medreselerde yetişti, çöllerde yürüdü, cephelerde savaştı, zindanlarda direndi ve darağaçlarında şehadet getirdi. Ömer Muhtar'ın hafızamızdaki yeri bu sebeple bir tarih bilgisinin çok ötesindedir.
Bugünün insanına kahraman denildiğinde zihninde çoğu zaman Batı’nın sinemayla, romanla ve popüler kültürle büyüttüğü isimler canlanıyor. Müslümanların tarihindeki gerçek şahsiyetler ise kendi topraklarında dahi birkaç fotoğraf, birkaç meşhur söz ve kısa biyografi içerisine hapsediliyor. Halbuki İslâm tarihinin her devrinde ilmiyle, ahlâkıyla, cesaretiyle ve aksiyonuyla bir nesle istikamet verebilecek binlerce insan yetişti. Ömer Muhtar bunların en yakın çağdaki büyük örneklerinden biridir.
Onu yalnız İtalyanlara karşı savaşmış yaşlı bir gerilla lideri şeklinde hatırlamak, Ömer Muhtar’ın şahsiyetini daraltır. O, Kur’an tahsili görmüş bir âlim ve muallim, zâviye şeyhi, kabileler arasında sulh sağlayan bir toplum önderi, Fransız ve İtalyan sömürgeciliğine karşı savaşmış bir mücahid, binlerce insanı sevk ve idare etmiş bir kumandan, istihbarat ve ikmal ağı kurmuş bir teşkilâtçı ve aksiyoner, müzakere masasında işgalciye boyun eğmemiş bir siyaset adamıydı. Hayatındaki ilim, ibadet, ahlâk, teşkilât ve savaş birbirinden kopuk sahalar hâlinde durmadı, aynı dünya görüşünün birbirini tamamlayan cepheleri oldu.
Bir kumandandan önce talebe
Ömer b. Muhtâr b. Ömer b. Ferhât, genel kabul gören tarihe göre 1862 yılında Berka’nın Defne bölgesindeki Butnân’da dünyaya geldi. Menife kabilesinin Gays ailesine mensuptu.
İlk tahsilini ailesinin yanında aldı. Babasının vefatının ardından kardeşi Muhammed ile birlikte Senûsî çevresindeki eğitim kurumlarına yöneldi. Zenzûr Zâviyesi’ndeki ilk tahsilinin ardından Senûsiyye hareketinin merkezlerinden Cağbûb’a geçti. Burada sekiz yıl süren ciddi bir eğitim gördü. Kur’an, Arap dili ve şer‘î ilimler tahsil etti. Şeyh ez-Zirvâlî el-Mağribî el-Cevvânî ve Fâlih b. Muhammed ez-Zâhirî gibi dönemin hocalarının halkalarına devam etti.
Cağbûb yılları onun şahsiyetinin temelini kurdu. Dinî ilimlerin yanında marangozluk, demircilik, duvar ustalığı ve ziraat gibi işlerle ilgilendi. Ata binmekte ileri seviyeye ulaştı. Gençliğinden itibaren ciddiyeti, vazifesini geciktirmemesi, gür sesi, güzel konuşması ve çevresindekileri sevk edebilme kabiliyeti dikkat çekiyordu.
Eğitimi medrese duvarlarıyla da sınırlı kalmadı. Berka’nın kabile yapısını, aileler arasındaki münasebetleri, örfleri, ihtilafları ve bunların nasıl çözülebileceğini öğrendi. Çöl yollarını, su kaynaklarını, Mısır ve Sudan’a uzanan güzergâhları, hayvanların kabilelere göre kullanılan işaretlerini ve bölgedeki bitkilerin özelliklerini tanıyordu.
İleride İtalyan ordusuna karşı kullandığı en büyük avantajlardan birinin arazi bilgisi olması tesadüf değildi. Ömer Muhtar’ın askerî zekâsının zemini, gençliğinde öğrendiği coğrafya, insan ve toplum bilgisiydi. Bir Müslüman olarak hiçbir şeyden geri kalmıyordu.
Kur’an onun fikrinin de aksiyonunun da merkezindeydi
Ömer Muhtar’ın mücadele iradesini yalnız vatan sevgisi veya askerî şartlar üzerinden açıklamak eksik kalır. Onun hayatındaki temel kaynak Kur’an, sünnet ve ilimdi.
Hatıralarda namazlarını vaktinde kıldığı, düzenli Kur’an okuduğu ve haftada bir hatim yaptığı anlatılır. Uzun savaş yıllarında yanında bulunan Mahmud el-Cehmî, Ömer Muhtar’ın çoğu gece iki-üç saat uyuduktan sonra kalkarak abdest aldığını, namaz kıldığını ve Kur’an okumaya devam ettiğini aktarır. Ahmed Ağırakça da aynı hatıraları naklederek bu ibadet disiplininin yirmi yıllık mücadele hayatında sürdüğünü belirtir.
Ömer Muhtar’ın gözünde savaş, siyasetten veya toprak kavgasından ibaret bir faaliyet değildi. Topraklarının İslâm toprakları olarak kalması ve bu doğrultuda talebe yetiştirmekti. İlim tahsili, tebliğ, insan yetiştirmek, kabileler arasında sulh sağlamak, işgale direnmek ve cephede savaşmak da aynı iman anlayışından doğuyordu.
Gençliğinde Sudan yolculuğu sırasında kafileye saldıran bir aslanı öldürdüğünün anlatılması üzerine dahi kendi cesaretinin övülmesinden rahatsız olmuş, başarısını kendisine mâl etmek yerine Kur’an’daki “Attığın zaman sen atmadın...” ölçüsünü hatırlatmıştı.
Bu tarafı onun şöhret anlayışını da belirledi. İtalyanları yıllarca uğraştırmış, bütün İslâm dünyasında adı duyulmuş bir kumandan hâline geldiği yıllarda bile servet biriktirmiş bir lider görüntüsü yoktu. Kaynaklar onun kanaatkâr yaşadığını, mal ve servet peşinde koşmadığını, elindekini misafirlerine ve mücahidlerin ihtiyaçlarına harcadığını kaydeder.
Müderris, zâviye şeyhi ve toplum önderi
Ömer Muhtar’ın hayatının az bilinen taraflarından biri, uzun yıllar eğitim ve tebliğ hizmetinde bulunmasıdır. Senûsiyye hareketinin önderi Mehdî es-Senûsî onun kabiliyetini fark etmiş, Ömer Muhtar 1897 yılında Cebelülahdar’daki Kasûr Zâviyesi’ne şeyh olarak tayin edilmişti. Buradaki vazifesi dinî ders okutmanın çok ötesindeydi. Çocukların eğitimiyle ilgileniyor, fakirleri gözetiyor, yolcuları ağırlıyor, kabileler arasındaki anlaşmazlıkları gideriyor ve bulunduğu çevrede toplumsal birliği kuvvetlendiriyordu. Hatta Osmanlı idaresine mesafeli duran Ubeyd kabilesinin devletle münasebetlerinin düzelmesinde de rol oynadı.
Ömer Muhtar’ın yıllar sonra büyük bir direnişin liderliğini üstlenebilmesinin arkasında, halkla kurduğu bu uzun ve güçlü bağ vardı. Yıllarca çocukların eğitimine katkı sağlamış, kabileler arasındaki ihtilafları çözmüş, halkın meseleleriyle ilgilenmiş ve bölgede geniş bir itimat kazanmıştı. Bir kumandanın emrine binlerce kişinin girmesi silahla kurulabilecek bir bağ değildir. Ki önce gönül ilişkisi gereklidir, samimiyet gereklidir. Bu sebepten Cebelülahdar’daki direnişin uzun ömürlü olmasında Ömer Muhtar’ın yıllar boyunca inşa ettiği bu içtimai itibarın büyük payı vardı.
Fransız sömürgeciliğine karşı ilk cephe
Ömer Muhtar’ın askerî tecrübesi İtalyan işgalinden önce başlamıştı. Mehdî es-Senûsî 1899 yılında merkezini Çad sınırları içerisindeki Borku bölgesine taşıdığında Ömer Muhtar da onunla beraber gitti. Fransa’nın Orta Afrika’daki yayılmasına ve Vedây Sultanlığı üzerindeki baskısına karşı yürütülen mücadelelere katıldı. Ayn Kelek Zâviyesi’ne şeyh tayin edildi. Burada bir yandan eğitim ve tebliğe devam ederken diğer taraftan Fransız sömürge kuvvetlerine karşı savaş tecrübesi kazandı. Ömer Muhtar bunları yaparken de, İtalyanlarla büyük hesaplaşma başladığında yıllardır çölü bilen, at kullanan, birlik sevk eden, sömürge ordularının savaş tarzını tanıyan tecrübeli bir mücadele adamıydı.
1911: İtalyan işgali ve silaha çağrı
İtalya 1911'de Osmanlı idaresindeki Trablusgarp’a saldırdığında Ömer Muhtar Câlû tarafındaydı. İşgal haberini alınca süratle Cebelülahdar’a döndü ve bağlı kabilelerden eli silah tutanları savaşa çağırdı. Kaynaklarda kısa sürede bini aşkın mücahidin toplandığı ve İtalyanlara karşı ilk saldırılara katıldığını aktarılır. Ömer Muhtar cephede geride duran bir lider hiç olmadı. O ne yaptıysa hep en iyisini yaptı ve hep en önde oldu. Cephede de bizzat çatışıyor, karargâhları dolaşıyor, savaşçıların moralini yüksek tutuyordu. Onunla beraber savaşanların hatıralarında, yoğun top ve tüfek ateşine rağmen daha korunaklı bir yere çekilmek istemediği anlatılır. Türk subaylarının da onun savaş üzerine geliştirdiği fikirleri bir harp mektebi mezununun düşüncelerine benzettiği aktarılmıştır.
1912 sonrasında Osmanlı askerî varlığının büyük ölçüde çekilmesiyle mücadele daha zor bir safhaya girdi. Ömer Muhtar bu yıllarda Berka kumandanlığını üstlendi. Birinci Dünya Savaşı sırasında bölgedeki Osmanlı subaylarıyla temasını sürdürdü. Hatta ilerleyen yıllarda gönüllü birlikleri teşkilâtlandırırken Türk subaylarından da askerî bilgiden faydalandı.
Ömer Muhtar'ın asıl silahı: Teşkilât
Onun savaşçılığından bahsedildiğinde ilk akla gelen gerilla taktikleridir. Fakat Ömer Muhtar'ın daha önemli başarısı, dağınık kabile direnişini kurumsal bir mücadele düzenine çevirebilmesidir. İdrîs es-Senûsî’nin 1922’de Mısır’a gitmesiyle fiilî sorumluluk büyük ölçüde Ömer Muhtar’ın omuzlarına kaldı. Bunun ardından cepheleri ve askerî kampları yeniden teşkilâtlandırdı. Her bölgenin kumandanı, idarî sorumlusu ve istişare meclisi bulunuyordu ve bunlar başkumandanlığa bağlıydı. Kaynaklardan aktarılan bilgilere göre gönüllüler çoğunlukla 100 ile 300 kişi arasında değişen hareketli birliklere ayrıldı. Kabileler üç ana bölgede teşkilâtlandırıldı, her bölge için kaymakam ve kadı görevlendirildi.
Ali Muhammed Sallabi ise kitabında karargâhların askerî, idarî ve sosyal birer birim şeklinde çalıştığını, Osmanlı askerî sistemindeki binbaşı, yüzbaşı, üsteğmen, teğmen, astsubay ve çavuşluk gibi rütbelerden yararlanıldığını, terfiler savaş meydanındaki liyakate göre yapıldığını belirtir. Ömer Muhtar’ın başkanlığında bir yüksek askerî şûra bulunuyor, ayrıca karargâhlarda kabilelerin ileri gelenlerinden oluşan istişare meclisleri görev yapıyordu. Yani İtalyanların karşısında rastgele silahlanmış kabile toplulukları yoktu. Kendi kumanda zinciri, idarî yapısı, maliyesi, istişare mekanizması, istihbaratı ve ikmal düzeni bulunan bir direniş teşkilâtı vardı.
Çölü ve dağı silaha çevirdi
Ömer Muhtar modern bir Avrupa ordusuyla aynı imkânlara sahip olmadığını biliyordu. İtalya'nın topuna top, tankına tank, uçağına uçakla karşılık vermesi mümkün değildi. Bu sebeple savaşın şeklini düşmanın üstünlüğünü azaltacak biçimde kurdu. En büyük avantajlarından biri Cebelülahdar’ı avucunun içi gibi bilmesiydi. Ana yollar, patikalar, vadiler, kuyular ve su yolları dikkatle takip ediliyordu. Karargâhların çevresinde gözetleme noktaları kuruluyor, İtalyan birliklerinin hareketlerini tespit etmek için farklı yönlere devriyeler çıkarılıyordu. Keşif birlikleri düşmana rastladığında üç el ateşle arkadaki kuvvetlere haber veriyor; “ribat” denilen gözetleme unsurları işgal altındaki kasaba ve şehirlerden gelen haberleri topluyordu. Şehirlerde yaşayan halk da bu istihbarat ağının parçasıydı. İtalyan askerlerinin hareketleri, birliklerin yönleri, ikmal güzergâhları ve zayıf noktaları gizlice mücahidlere ulaştırılıyordu. Bu ağı besleyenlerden yakalananların idam edildiği dahi kaynaklarda kayıtlıdır. Ömer Muhtar böylece teknolojik üstünlüğe karşı bilgi üstünlüğü, hareket kabiliyeti ve sürpriz unsurunu kullandı. Sabit cephede beklemek yerine düşmanı takip ediyor, uygun yerde vuruyor, büyük kuvvet üzerlerine geldiğinde başka bir bölgeye kayıyor ve fırsat doğduğunda yeniden saldırıyordu.
Vur, dağıt, çekil, tekrar toplan ve yeniden vur
1927’de yaşanan ağır çatışmalar Ömer Muhtar’ın savaş anlayışında yeni bir safha açtı. Ümmü Şefatir muharebesinde İtalyanlar uçak, zırhlı araç ve binlerce askerle büyük bir kuşatma gerçekleştirdi. Mücahidler mevzi kazıp direnmiş, ancak ağır kayıplar vermişti. Ömer Muhtar bu tecrübeden bir sonuç çıkardı. Büyük kuvvetleri uzun süre aynı yerde tutmak İtalyan hava ve mekanize birliklerine hedef olmak anlamına geliyordu. Bunun üzerine birlikleri daha küçük ve hareketli unsurlar hâlinde yeniden düzenledi. Yeni anlayış, uygun zamanda süratle saldırmak, düşmana mümkün olan en yüksek zararı verdirmek ve kuşatılma tehlikesi oluştuğunda geri çekilmek üzerine kuruluydu. Böylece şehit sayısını azaltırken düşmanın devamlı teyakkuz hâlinde tutulması hedefleniyordu. 1929’dan sonra vur-kaç savaşının ağırlığı daha da arttı. İtalyanların halkı toplama kamplarına sürerek mücahidleri yerel destekten koparması üzerine Ömer Muhtar taktiğini tekrar değiştirdi. Artık İtalyan karargâhları hakkında önceden bilgi toplanıyor ve ani, sürpriz baskınlar düzenleniyordu. Sallabi’nin aktardığı Graziani değerlendirmesinde dahi Ömer Muhtar'ın planları bozabilme, süratle yer değiştirme ve askerlerinin moralini devamlı canlı tutma kabiliyeti kabul edilir.
Ömer Muhtar'ın kumandanlığının belirleyici vasfı tam burada ortaya çıkıyor. Tek bir taktiğe bağlanmadı. Düşman yöntem değiştirdikçe kendisi de savaşı yeniden tarif etti.
Direnişin görünmeyen cephesi: İkmal ve ekonomi
Silahın ateşlenmesi savaşın görünen tarafıydı. Onu ateşleyebilmek için yiyecek, cephane, hayvan, giyecek, haberleşme ve sürekli insan kaynağı gerekir. Ömer Muhtar bu gerçeği kavramıştı. Mısır’dan beklenen büyük yardım gelmeyince direniş büyük ölçüde yerli kaynaklara dayandı. Ömer Muhtar zekât ve öşrün toplanması için bir düzen kurdu. Yetkili görevliler imzalı ve mühürlü belgeler taşıyor, toplanan kaynaklar askerî karargâhlara aktarılıyordu. Cephelerde askerî kumandan ile mülkî idareci birbirinden ayrılmıştı. İşgal altındaki Bingazi, Merc, Derne ve Tobruk gibi yerlerden bile gizlice yardım ulaştırılıyordu. Halk para, tahıl, hayvan, giyecek ve silah gönderiyordu. Düşmandan alınan silah ve mühimmat da mücadelenin başlıca kaynaklarındandı. Her karargâh kendi iaşesinin temininden sorumluydu. Erzakın toplanması, depolanması ve dağıtılması için görevliler tayin edilmişti. Şehit düşen savaşçıların oluşturduğu boşluğun yeni gönüllülerle doldurulmasına çalışılıyor, böylece birliklerin insan gücünün erimesi engelleniyordu. Mücahidlerin büyük bir silah sanayisi bulunmuyordu. Silahların önemli kısmı önceki Osmanlı yardımlarından, İtalyanlara karşı kazanılan muharebelerde ele geçirilen ganimetlerden veya gizli yollardan sağlanıyordu. Dolayısıyla Ömer Muhtar, savaşı sürdürecek toplumsal ve ekonomik mekanizmayı da kurmuştu. İtalyanlar bu damarları kesmek için silah verenleri, yiyecek ulaştıranları ve zekât toplayanları ağır biçimde cezalandırdı.
Büyük ordular karşısında küçük birlikler
İtalyan kuvvetlerinin elinde uçaklar, toplar, makineli tüfekler, zırhlı araçlar ve mekanize birlikler bulunuyordu. Mücahidlerin esas kuvveti ise tüfekli piyade ve atlı birliklerden oluşuyordu. Bu dengesizliğe rağmen Rahîbe, Akīretü’l-Matmûra, Derne ve Cebelülahdar çevresindeki çok sayıda çatışmada İtalyan birlikleri ağır kayıplara uğratıldı. Kaynaklarda 22 Nisan 1927’de Derne’de Ömer Muhtar’ın İtalyan ordusunun 7. taburuna ciddi zayiat verdirdiğini kaydeder. İtalyan komutanlığının yıllar boyunca valileri ve savaş planlarını değiştirmesi de mücadelenin tesirini gösteriyordu. İtalya için problem birkaç yüz silahlı adamın dağlarda saklanması değildi. Problem, halkla irtibatını kaybetmeyen, dağıtıldığında tekrar toplanan, komutanları öldürüldüğünde yenilerini çıkaran ve şartlara göre şekil değiştiren bir direniş iradesiydi. Ömer Muhtar bu iradenin merkezi hâline geldi.
Mısır'da önüne konulan servet
1923 yılında yardım aramak ve gelişmeleri görüşmek için Mısır’a gittiğinde İtalyanlar onunla temas kurdu. Önüne son derece rahat bir hayatın kapıları açıldı. Mısır’da kalması, mücadeleyi bırakması veya Berka’ya döndüğünde işgal idaresiyle anlaşması karşılığında yüksek maaş ve lüks konut teklif edildi. Ömer Muhtar bunları reddetti. Bu hadise onun mücadelesini anlamada önemlidir. Yetmiş yaşına yaklaşmış, yıllardır dağlarda yaşayan, ailesinden uzak kalan, savaşta dostlarını kaybeden bir insana konforlu bir hayat vaat ediliyordu. Bunu Müslüman olmayan birinin de anlaması pek zordu. Çünkü bütün bunları Ömer Muhtar’a yaptıran temel saik imandı. Önünde şahsî kurtuluş yolu bulunuyordu fakat o, kendisini kurtarıp halkını işgal altında bırakacak bir tercihi kabul etmedi. Mısır’daki bazı kişiler yaşını hatırlatarak geri çekilmesini ve cihadın başına daha genç bir kumandanın geçmesini tavsiye ettiklerinde de aynı tavrı sürdürdü. Vatanını terk etmeyeceğini, ömrünün sonuna kadar mücadele edeceğini bildirdi.
Müzakere masasında da kumandandı
Ömer Muhtar bütünüyle diplomasiyi reddeden bir isim de değildi. 1929 yılında İtalyanlarla uzun bir müzakere süreci yürütüldü. Fakat görüşmeleri şahsına makam, maaş veya dokunulmazlık sağlama vasıtası olarak görmedi. İtalyanlar ona Hicaz’a veya Mısır’a gitme yahut Berka’da yüksek maaşla yaşama seçenekleri sundular. Ömer Muhtar bunları geri çevirdi. Müzakerelerde silahların teslim edilmesine ve karargâhların dağıtılmasına karşı çıktı. Dışarıdan gözlemci veya temsilcilerin bulunmasını istemesi de İtalyan idaresine güvenmediğinin göstergesiydi. Öne sürdüğü şartlar meseleyi ne kadar geniş düşündüğünü gösteriyordu. Dinî işlere müdahalenin önlenmesi, Arapçanın tanınması, tefsir, hadis ve fıkıh gibi ilimlerin okutulacağı okulların açılması, hukukî eşitsizliğin kaldırılması, Müslümanlar için kadı tayini, siyasî mahkûmların affı ve işgal merkezlerinin geri çekilmesi gibi talepler masaya getirildi. Yani onun müzakeresinde konu Libya Müslümanlarının dini, hukuku, dili, eğitimi ve siyasî haklarıydı.
Faşist İtalya savaşı halka çevirdi
Cephede Ömer Muhtar’ı ortadan kaldıramayan İtalya, savaşın merkezine halkı koydu. Kemalist rejimin Müslüman Anadolu’ya yaptığı baskı ve zulüm İtalyanlar tarafından aynı yıllarda Libya Müslümanlarına yapılıyordu.1930’da Rodolfo Graziani’nin göreve gelmesiyle direnişi besleyen toplumsal damarları koparmak için çok daha ağır yöntemlere başvuruldu. Cebelülahdar bombardıman edildi, zâviyeler ve dinî merkezler baskı altına alındı, mücahidlerle irtibat kurduğu düşünülen insanlar tutuklandı. Köylerden ve kabilelerden on binlerce insan toplama kamplarına sevk edildi. Sallabi’nin aktardığı kayıtlarda yaklaşık 80.000 kişinin farklı kamplara sürülmesinden söz edilir. Ahmet Kavas’ın aktardığı bilgiye göre ise Aynülgazâle, Akīle, Makrûn, Sulûk ve Berîka kamplarında açlık ve hastalık sebebiyle çok büyük can kayıpları yaşandığı kaydedilir. Ardından Mısır üzerinden gelen ikmal yolunu kesmek için Sellûm'dan Cağbûb'a uzanan yaklaşık 270 kilometrelik dikenli tel hattı kuruldu. Başka kaynaklarda bu hattın yaklaşık 300 kilometreye ulaştığı belirtilir. İtalyanlar askerî noktalar ve irtibat ağıyla hattı kontrol altında tutarak mücahidlerin Mısır’la bağını koparmaya çalıştı. Artık Ömer Muhtar'ın karşısındaki savaş yalnız bir orduyla çatışmaktan ibaret değildi. Halkından, ikmalinden, ailesinden ve dış dünyadan koparılmış bir mücadeenin hayatta kalma savaşıydı. Buna rağmen mücadele sürdü.
Yetmişine yaklaşmış bir kumandan hâlâ at sırtındaydı
Bu safhada Ömer Muhtar yaklaşık yetmiş yaşındaydı. Buna rağmen cepheleri dolaşmaya, birliklerin durumunu bizzat görmeye ve karargâhlar arasındaki bağlantıyı korumaya devam ediyordu. Muhammed Esed'in hatıralarında karşısına çıkan Ömer Muhtar, yıllarca süren savaşın yorgunluğunu üzerinde taşıyan fakat iradesi kırılmamış yaşlı bir kumandandır. Esed'in gördüğü karargâhta yaklaşık iki yüz mücahid bulunuyordu. Elbiseleri eski ve yamalıydı, son derece kıt imkânlarla savaşıyorlardı. Esed ona Mısır’a çekilmeyi teklif ettiğinde Ömer Muhtar Müslüman halkını işgal ordusunun önünde başsız bırakmayı kabul etmedi.
11 Eylül 1931: Çember daraldı
İtalya yıllar boyunca onu savaş meydanında ele geçiremedi. 11 Eylül 1931'de Cebelülahdar'da adamlarıyla hareket hâlindeyken İtalyan kuvvetlerinin kuşatmasına düştü. TDV’nin verdiği bilgiye göre Ömer Muhtar ve beraberindekiler Seyyid Râfi‘in kabrini ziyarete giderken çember içine alındı. Sallabi’nin aktardığı daha ayrıntılı anlatımda ise yaklaşık yüz atlıyla başlayan yolculuğun ilerleyen safhasında yanında kırk kadar mücahid kaldığı, dar ve sık ormanlarla çevrili vadide İtalyan istihbaratının grubun yerini tespit ettiği ve çevredeki birliklerin bütün geçiş noktalarını tuttuğu kaydedilir. Çatışma sırasında Ömer Muhtar’ın atı vuruldu, kendisi elinden ve kolundan yaralandı. Atının altında kalınca hareket kabiliyeti büyük ölçüde kayboldu. Mücahidlerden İbn Kuveyriş ve beraberindekiler kumandanlarını kurtarmak için geri döndü. Birçok mücahid burada şehit oldu. İtalyan askerleri ele geçirdikleri yaralı aslanın kimliğini ilk anda kesinleştiremedi. Graziani’nin kendi anlatımını aktaran kaynaklara göre Ömer Muhtar’ı tanıyan bir görevli özel uçakla bölgeye gönderildi ve teşhisin ardından haber sömürge yönetiminin merkezine ulaştırıldı. Esaret tarih 11 Eylül 1931.
Esaret, Ömer Muhtar’ın tavrında herhangi bir kırılma meydana getirmedi. Bingazi’ye götürülürken kendisine refakat eden bir İtalyan subayı, bazı baskınların sorumluluğunu reddetmesini ve hayatını kurtarabilecek bir savunma yapmasını tavsiye etti. Ömer Muhtar ise emirleri kendisinin verdiğini, sorulduğu takdirde hadiseleri açıkça anlatacağını söyledi. Graziani’nin karşısına çıkarıldığında niçin savaştığı sorusuna dinini ve vatanını işaret ederek cevap verdi. Gayesinin İtalyan işgal kuvvetlerini topraklarından çıkarmak olduğunu, savaşın kendi nazarında dinî bir vazife olduğunu bildirdi. Öldürülen İtalyan askerleri ve pilotlarıyla ilgili sorularda kumandanlık mesuliyetini üstlendi. Mücahidlere "teslim olmaları ve silahlarını bırakmaları yönünde emir vermesi" istendiğinde bunu da reddetti ve savaşçıların son ferde kadar mücadele etmeye ahdettiklerini söyledi. Graziani dahi hatıratında esir aldığı adamı Berka direnişinin düşünen aklı ve atan kalbi, uzun yıllar boyunca savaşı sabır ve maharetle yöneten kumandan olarak tasvir etti.
Sallabi eserinde kullandığı kayıtlarda idam sehpasının yargılama başlamadan hazırlanmış olduğunu aktarır. Duruşma yaklaşık bir saat on beş dakika sürdü. Savcılık ölüm cezası talep ederken Ömer Muhtar’ı savunmakla görevlendirilen İtalyan subay ve avukat Roberto Lontano, sanığın kendi vatanında işgale karşı savaşan bir insan olduğunu vurgulayarak idam yerine müebbet hapis istedi. Savunmasının bu yönde ilerlemesine müdahale edildi ve mahkeme ölüm kararını açıkladı. Karar tercüme edildiğinde Ömer Muhtar hafifçe tebessüm ederek “Hüküm Allah’a ait olandır, sizin hükmünüz değil” manasına gelen sözünü söyledi ve ardından Allah’tan geldiklerini, yine O’na döneceklerini ifade etti. İtalyan Treccani de onun esir alındıktan sonra ölüm cezasına çarptırıldığını ve Sulûk’ta halka açık biçimde idam edildiğini kaydeder. 16 Eylül 1931 sabahı Ömer Muhtar, Bingazi’nin güneyindeki Sulûk toplama kampında darağacına götürüldü. Bir başka kaynakta ise, kampta tutulan yaklaşık 20 bin kişinin infazı seyretmeye mecbur bırakıldığı kaydedilir. Sallabi’de yer alan görgü şahitliği, Ömer Muhtar’ın darağacına kelime-i şehadet getirerek yürüdüğünü, elleri bağlı olduğu hâlde sükûnetini koruduğunu ve İtalyan uçaklarının alan üzerinde alçaktan gürültülü uçuş yaptığını anlatır. Bu uçuşların, onun ağzından çıkabilecek sözlerin kalabalığa ulaşmasını güçleştirmek maksadı taşıdığı aktarılır. Celladın ipi boynuna geçirdiği sırada yanında bulunan Libyalı bir görevlinin şahitliğine göre Fecr sûresinin “Ey kâmil bir iman ve sâlih amellerle huzûra ermiş nefis! Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön!” meâlindeki 27 ve 28. âyetlerini okuyordu. Böylece yetmiş yaşını aşmış, yaklaşık yirmi yıldır İtalyan sömürgeciliğine karşı silah taşıyan Ömer Muhtar, 16 Eylül 1931’de asılarak şehit edildi. İtalya’nın kendi tarih kurumu Archivio Luce bugün dahi Libya’nın yeniden işgali sırasında halkın sürgüne, toplama kamplarına ve ağır bombardımanlara maruz bırakıldığını, Ömer Muhtar’ın da bu direnişin başlıca kumandanlarından biri olarak 1931’de İtalyanlar tarafından asıldığını kayda geçirmiştir.
Şehadetinden sonra naaşı ailesine verilmedi
Şehadetinden sonra naaşı ailesine verilmedi ve Bingazi’deki Müslüman mezarlığında işaretsiz bir kabre gömüldü. Libyalı araştırmacı Faraj Najem’in aktardığı bilgilere göre mezarın yeri yıllarca gizli kaldı. Defin işlemini bilen bir kişinin 1941’de yeri göstermesiyle kabir yeniden tespit edildi. Naaşı 1960’ta çıkarılarak büyük bir cenaze merasimiyle Bingazi’de adına yapılan anıt mezara taşındı, daha sonraki yıllarda ise yeniden Sulûk’a nakledildi ve bugün naaşının burada bulunduğu kaydediliyor.
İtalyanların halka ibret vermek için kurduğu darağacı zamanla bambaşka bir hafızanın merkezi hâline geldi. Ömer Muhtar’ın adı Libya sınırlarını aşarak sömürgeciliğe karşı mücadelenin sembollerinden biri oldu. TDV onu “şeyhü’ş-şühedâ” adıyla anılan büyük bir direniş önderi olarak kaydederken, İtalya’nın en önemli ansiklopedik kurumu Treccani dahi onu bugün din şehidi ve Arap davasının kahramanı olarak tarif ediyor.
Kahramanlarımızı yeniden tanımak
Bugün çocukların ve gençlerin önüne sinema endüstrisinin ürettiği hayalî kahramanlar konuluyor. Onların kıyafetleri, sözleri, davranışları ve hayat tarzları milyonlarca insana rol model olarak sunuluyor. Müslümanların kendi tarihinde ise senaryoyla yazılmamış, gerçek hayatın içinde bedel ödemiş büyük şahsiyetler var. Ömer Muhtar da bunlardan biridir.
Onun hayatı bir insanın talebeden muallime, muallimden cemiyet önderine, cemiyet önderinden kumandana ve nihayet şehadete uzanan bütünlüklü bir şahsiyet inşasını gösteriyor. Batı'nın kahramanları çoğu zaman kameralar, romanlar ve senaryolar tarafından meydana getirildi. Bizim kahramanlarımız ise medreselerde yetişti, çöllerde yürüdü, cephelerde savaştı, zindanlarda direndi ve darağaçlarında şehadet getirdi. Ömer Muhtar'ın hafızamızdaki yeri bu sebeple bir tarih bilgisinin çok ötesindedir. O, Müslümanın ilim ile aksiyonu, iman ile cesareti, feraset ile kuvveti, tevekkül ile tedbiri nasıl birleştirebileceğinin yakın tarihimizdeki en berrak örneklerinden biridir. Çocuklarımıza da anlatmak boynumuzun borcudur.
Kaynakça:
1- Ağırakça, Ahmed. Ömer Muhtar. İstanbul: Beyan Yayınları, 1. bs., Şubat 1985.
2- Sallabi, Ali Muhammed. İslam Kahramanı Çöl Aslanı Ömer Muhtar. çev. Murat Bıyıklı - Recep Yartaşı. İstanbul: Ravza Yayınları, 1. bs., Ocak 2019.
3- Kavas, Ahmet. “Ömer el-Muhtâr.” TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 34, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi, 2007, s. 76-78.
4- Istituto della Enciclopedia Italiana. “‘Omar al-Mukhtar.” Dizionario di Storia. Roma: Istituto della Enciclopedia Italiana Treccani, 2010.
5- Archivio Storico Luce. “La riconquista della Libia (1928-1932).” Fare gli Italiani. Istituto Luce-Cinecittà.
6- Zinni, Maurizio ve Alessandro Volterra. Il leone, il giudice e il capestro: Storia e immagini della repressione italiana in Cirenaica (1928-1932). 2021, 200 s. ISBN 978-88-5522-269-3. 7- Roma La Sapienza Üniversitesi IRIS Araştırma Arşivi.
8- Evans-Pritchard, E. E. The Sanusi of Cyrenaica. Oxford: Clarendon Press, 1949.
9- Innocenti, Marco. “Chi è al-Mukhtar, l’uomo nella foto sul petto di Gheddafi.” Il Sole 24 Ore, 10 Haziran 2009.
10- Tenconi, Massimiliano. “Omar al Mukhtar, un eroe libico contro l’Italia colonialista.” Storia in Network.
11- Libyan Heritage House. “The Trial of Omar Al Mukhtar.”
12- Libyan Heritage House. “The Execution of Omar Al Mukhtar.”
13- Dr. Faraj Najem, Libyan Heritage House. “The Burial of Omar Al Mukhtar.”
14- İğfir, İbtisam. “Fî zikrâ istişhâdih... Rihlet darîh Şeyhü’l-Mücâhidîn Ömer el-Muhtâr” [Şehadet yıldönümünde Şeyhü’l-Mücâhidîn Ömer Muhtar’ın türbesinin yolculuğu]. Bawabat al-Wasat, 16 Eylül 2018.