“Müminlerden öyle erler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler; kimi adağını ödedi (canını verdi), kimi de beklemektedir; (verdikleri sözü) hiçbir şekilde değiştirmediler.” (Ahzâb, 23) Zulüm ve haksızlığın ayyuka çıktığı, adaletin mumla arandığı “karanlık bir dönemin” en önemli mağdur ve mazlumlarından biri olan merhum İskilipli Atıf Hoca’nın anıt mezar projesi, medeniyet tasavvurumun ve hissiyatımın hülasasıdır.
İskilipli Mehmed Âtıf Efendi: Hayatı, Mücadelesi ve Şehadeti (1875–1926)
Türk din âlimi ve yazarı. İskilip’in Tophane (Toyhane) köyünde doğdu. İlim tahsili amacıyla İstanbul’a gitti. 1902’de medrese tahsilini bitirdi ve aynı yıl açılan ruûs imtihanına girerek “İstanbul müderrisliği”ni kazandı; ertesi yıl Fâtih Camii’nde ders vermeye başladı. Bu arada İstanbul Dârülfünunu İlâhiyat Fakültesi’nden 1905’te mezun olarak Kabataş Lisesi Arapça öğretmenliğine tayin edildi. 1910’da medâris müfettişliğine getirildi. Bu arada Sebîlürreşad ve Beyânülhak’ta yazılar yazdı. 1918’den sonra Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye Medresesi kısm-ı âlî tefsîr-i şerîf ve Medresetü’l-kudât’ta hikmet-i teşrîiyye müderrisliğine tayin edildi. 1 Ocak 1919’da da İbtidâ-i Dâhil Medresesi umum müdürlüğü idarî görevine getirildi. 19 Şubat 1919’da Mustafa Sabri Efendi’nin başkanlığında kurulan Müderrisîn Cemiyeti’nin ikinci başkanlığına tayin edildi. Cemiyet, 24 Kasım 1919’da genel kurul toplantısında alınan karar gereğince Teâlî-i İslâm Cemiyeti adını aldı ve Mustafa Sabri Efendi’nin şeyhülislâmlık makamına tayini üzerine başkanlığa Âtıf Efendi getirildi. 1922 yılı Ramazanında huzur derslerine muhatap olarak katılan Âtıf Efendi, Alemdar ve Mahfil gibi gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Cenab Şahabeddin, Ömer Rıza (Doğrul) ve Süleyman Nazif ile itikadî ve fıkhî konularda kalem münakaşalarına girişti. Bu arada İstiklâl Savaşı’nda işgal güçlerine karşı mücadele verdi. 1924’te yazıp Maarif Vekâleti’nin ruhsatı ile bastırdığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı risâlesi yüzünden şapka kanununa muhalefetten dolayı 7 Aralık 1925’te tutuklandı ve Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından Giresun’a sevk edildi. 1926 yılı başlarından itibaren Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından tutuklu olarak yargılandı. Savcı Necip Ali’nin iddia makamı olarak istediği üç yıllık kürek cezasına karşılık mahkeme heyetince idama mahkûm edildi. 4 Şubat 1926’da Ankara’da eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı’nda Babaeski müftüsü Ali Rızâ Efendi ile beraber idam edildi.
Onu idam sehpasında görenlerden biri de yakın arkadaşı Tahirü’l-Mevlevî’dir. Mahkemeden beraat eden Tahir Bey, o gün Ankara’da kaldığı otelde geceyi üzüntüyle geçirir. Sabah namazından sonra dışarı çıktığında eski Meclis binasının önüne gelince ciğer parçalayan manzaraya o da şahit olur. Gerisini kendi kaleminden takip edelim:
“Birdenbire gözüme ilişen bir manzara, beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski Meclis önündeki meydanın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da beyazlar giydirilmiş iki vücut çekilmişti. Yüzleri diğer tarafa müteveccih olan (yönelmiş) bu cesetlerden birinin Atıf Efendi olduğu, boyunun uzunluğundan ve hâlâ görünen metin vaziyetinden anlaşılıyor; o refi (yüksek) vaziyetiyle merhum, hayatındaki hâlinden yüksek görünüyordu.
Bilâ ihtiyar (elinde olmadan) gözlerimden yaşlar akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı (taziye konulu kaside beyti) olan ‘Uluvvün fi’l-hayati ve fi’l-memat le-hakkun ente ikdü’l-mucizat’ (Sen hayatta da ölümünde de yücesin. Gerçekten sen mucizelerden birisin.) beyti döküldü.”
Külliye Genel Tanıtımı
İskilipli Atıf Hoca Anıt Mezarı ve Külliyesi, İskilip ilçe merkezindeki Gülbaba Mezarlığı’nda 784,00 m² arsa üzerinde Osmanlı-Selçuklu mimari tarzında inşa edilen, toplam 186,85 m² bina alanına sahip küçük bir külliye olup beş ayrı bina ve yedi bölümden müteşekkildir: Anıt Mezar (55,70 m²), Vakıf İdare Odası (16,76 m²), Hanım Mescidi (16,76 m²), Erkek Mescidi ve Misafir Kabul Odası (60,43 m²) ile Abdesthane ve WC’ler (37,20 m²).
Geleneksel mimarimizde hâkim olan simetri ve denge ana temasıyla kurgulanan külliyeye, merkez aksındaki iki sütun üzerinde yer alan mütevazı taç kapıdan girilmekte; girişin tam karşısında anıt mezar yer almaktadır. Girişin her iki yanında, Çorum yöresinde hâkim olan Selçuklu ve Osmanlı mimarisini hatırlatan tarzda pencere, söve, silme ve motiflerle süslü simetrik yapılar olan kadın ziyaretçi mescidi ve vakıf idare binası bulunmaktadır. Külliyenin yol cephesindeki bahçe duvarında, her iki yanda dörder olmak üzere toplam sekiz bahçe penceresi yer almakta; bu pencerelerde üstte kabartma kemerler ile Osmanlı mimarisinde sıkça görülen söve ve ferforje korkuluklar dikkati çekmektedir.
Külliye bahçesindeki güllerin hâkim olduğu peyzaj, bir yandan Hz. Peygamberimizi remz ederken diğer yandan Atıf Hoca’nın annesinin Mekkeli oluşunu hatırlatmaktadır. Bahçe içindeki yürüme yollarında serbest formlu kayrak taşlarının derzlerinden fışkıran çimlerle tamamen doğal bir doku elde edilerek mezar çevresinin tabiatla bütünleşmesi amaçlanırken öte yandan anıt çevresinin temizlik ve bakımı kolaylaştırılmakta, görsel kirliliğin de önüne geçilmektedir.
Bahçede solda kadın ziyaretçi mescidi, sağda ise vakıf idare odası yer almaktadır. Bahçenin ön cephesinin en sağında erkek ziyaretçi mescidi ve misafir kabul yeri binası, en arkada ise abdesthane bulunmaktadır. Böylece külliyenin simetrik yerleşim algısı korunurken bahçe bütünlüğü de sağlanmaktadır. Aynı zamanda erkek ziyaretçi mescidinin yol cephesinde, yörenin meşhur Hacı Ali kaynak suyunun akacağı bir sokak çeşmesi tasarlanmıştır. Şadırvan-WC binası revaklarla gizlenerek girişleri yan cephelerden verilmiş; bahçe yönündeki üç revakın altına yerleştirilen ahşap banklarla ziyaretçilere oturma ve dua mekânları oluşturulmuştur.
Külliye bahçesinden açılan bir kapıdan geçilerek Atıf Hoca’nın şehadet yaşına karşılık gelen 51 basamaklı merdivenle mezarlığa adını veren Gül Baba Türbesi’ne ulaşılmaktadır.
Mezarlık duvarlarındaki görsel kirlilik, kökleriyle duvara zarar vermeyen servi ağaçları duvar kenarlarına yerleştirilerek gizlenmeye çalışılmıştır. Bahçe genelinde tabii çimlendirme yapılmış; on beş ayrı yerde yediveren güllerden oluşan düzenlemeler, iki yarım daire oturma bankı ve üç kemer biçimli oturma bankıyla ziyaretçilerin oturarak dua edip Kur’an okuyabilecekleri yerler oluşturulmuştur. Yarım daire oturma banklarının her iki yanına birer çınar ağacı dikilerek gölgelenmeleri sağlanmıştır.
Proje Başlangıcı
2009 yılı sonlarında İstanbul’daki bir inşaat firmasının sahipleri, bir anıt mezar projesi hazırlanmasını talep ederek bu hususta Akabe Vakfı Başkanı Mustafa İslamoğlu ile görüşmemiz gerektiğini söylediler. Kararlaştırılan gün Akabe Vakfı’na gidilerek kendileriyle görüşüldü. Talep edilen projenin mahiyeti hakkında ön bilgiler alındı. Projenin konusu, merhum âlim İskilipli Atıf Hoca’nın anıt mezarının yapılmasıydı. Böylece süreç başlamış oldu.
İskilipli Atıf Hoca’nın anıt mezarı konusu daha en baştan beni heyecanlandırmıştı. Akabinde hemen işe koyulup farklı birkaç tasarım üzerinde çalışarak tercih belirlemek üzere vakıf başkanıyla görüştük. Neticede bunlardan, pratikte hayata geçirilen tasarıma yakın olanı seçilerek nihai karara varıldı. Müteakiben kesin proje tasarımına başlandı.
Tasarıma başladığımızda muhatabımız âlim ve fazıl zat, gerçekten hayatını İslâm’a vakfetmiş ve bu uğurda canını feda etmiş bir Allah dostuydu; onun hatırasını yaşatma vazifesinin bize tevcih edilmesiyle şerefyâb olmuştuk. Bu vazifeyi mesleki bilgi, tecrübe ve maharetimizle mücessem bir esere dönüştürmek arzusundaydık. Ancak bu eser, muhatabına yakışır şekilde olmalı ve klasik türbe geleneğini takip eden, üstü örtülü bir bina olmamalıydı. Toprak yağmurla buluşmalıydı. Bunun dayanaklarından biri şu hadis-i şerifti: “Câbir radıyallahu anh şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v.) kabrin kireçlenmesini, üzerine oturulmasını ve kabir üzerine bina yapılmasını yasakladı.” (Müslim, Cenâiz 94. Ayrıca bk. Tirmizî, Cenâiz 58; Nesâî, Cenâiz 96, 98; İbn Mâce, Cenâiz 43.) Bir diğeri ise şu hadis-i şerifti: “Peygamber Efendimizin hastalığı anında hanımları Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe, Habeşistan’a hicret ettiklerinde orada gördükleri ‘Mâriye’ adındaki bir kilisenin güzelliğini ve içindeki kıymetli tasvirleri Peygamberimizin öteki eşlerine anlatıyorlardı. Bunun üzerine Efendimiz başını kaldırarak, ‘Habeşliler öyle kimselerdir ki onlardan aziz bir kişi ölünce kabri üzerine bir mescit yaparlar; o kişinin resmini de o mescide korlar. Bunlar Allah katında halkın en şerlileridir.’ buyurdu.” (Buhârî, Cenâiz 71.)
İslâm ulemasınca bu ve benzer hadisler sebebiyle kabirler üzerine veya kabirlerin hemen yanı başına mescit inşa edilmesi hoş karşılanmamıştır. Özellikle kabirlerin cami ve mescitlerin kıblesine gelecek tarzda olması çirkin bulunmuş, kabirlerin üzerine kubbe veya türbe yapılması da uygun görülmemiştir. İmam Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf bunun mekruh olduğunu kabul ederler. İmam Nevevî, “Yapılan bina kişinin kendi mülkü üzerinde ise mekruh, umuma ait bir kabristanda ise haramdır.” der. Şâfiî’nin görüşünün de böyle olduğunu söyler. Zâhirî İmam İbn Hazm, kabir üzerine her çeşit bina yapmanın mutlak haram olduğuna kânîdir. Bununla birlikte meşhur âlimlerin, meşâyih ve velîlerin kabirleri üzerine onları ziyaret edenlerin istirahati için türbe veya kubbe yapılmasını selef ulemâsı câiz görmüştür.
Peygamber Efendimizin mezarlar üzerine bina yapılmasını uygun bulmayan emirleri, yol haritamızın temelini oluşturuyordu. Projeye başladıktan sonra derinlemesine tefekkür edince bu işin, bir projeyi aşan bir çalışma olması gerektiğini idrak ettik. Eser, insanların hür bir şekilde konuşamadığı, fikirlerini açıklayamadığı ve memleket çapında meydana gelen haksızlıkları dile getiremediği bir dönemde, adaleti ters yüz eden bir kararla zulmen idam edilen bir İslâm âliminin şehadeti üzerinden mevcut rejimle hesaplaşmayı mimarlık diliyle ifade etmeliydi.
Projenin ana teması, memleketin yarı açık bir hapishaneye dönüştürülmeye başlandığı o dönemdeki haksızlıklara, zulme ve insan hak ve hürriyetlerini sınırlayan İstiklâl Mahkemelerinin hukuksuz kararlarına mimarlık diliyle cevap vermekti.
Projede birkaç ana unsur öne çıkmalıydı. Birincisi, adaletsizliği, zulmü ve haksızlığı dile getiren aykırılıklar esere yansımalıydı. İkincisi, bir sağanak hâlinde yaygınlaşan keyfî idamlar anlatılmalıydı. Üçüncüsü, bir mazlumun inanç disiplininden kaynaklanan direnişini ve İslâm’ın zulme karşı mücadelesini içermeliydi. Son olarak da müminlerin ve şehitlerin varacağı durağın, altlarından ırmaklar akan cennetler olacağı müjdesini yansıtmalıydı.
Hikmetin Mücessemleştirildiği Arka Plan
Proje, İslâm mimarisinin hikmet boyutunun ifadesi olan “Mimaride Tevhid” temelli bir tasarım ana teması üzerine kurgulanmıştır.
Anıt mezar iskeletini oluşturan sekiz sütunun araları ve kubbesi, ferforje korkuluklarla bezenmiştir. Yatay ve düşeydeki şeffaflığıyla kapalı bir mekân algısı oluşturmadan iç-dış ortam farklılığını tevhid eden yapı, “ötelerin ötesine açılan” derinliğiyle üç boyutlu mekân algısı oluştururken dış ortama açıklığını korumaktadır.
Bir yandan yakın geçmişte yaşanmış tarihî ve hazin hadiseleri yansıtan sembolik mesajlar taşıyan eser, öte yandan İslâm’ın beşeriyete katmış olduğu derinliği ve mesuliyeti kuşanmış; toprağın yağmurla buluştuğu, tabiatın hüsnünü muhafaza eden ve çevresinde dua edilen abidevî bir yapı olarak tasarlanmıştır. Tabii zeminden başlayan, içe müteveccih eğimli sütunların kasnak aracılığıyla kubbeye aktarılması ve nihayetinde en tepedeki tek bir noktada (âlemde) birleştirilmesi; parçaların anlamlı bir hiyerarşik bütünlükle bire ulaşması, “mimarideki tevhid anlayışının” tezahürüdür.
Anıt formu tasarlanırken, İslâm muarızlarıyla hesaplaşacak izzetli bir duruşun yanında ait olduğu medeniyetin ruhuna uygun mütevazı oluşu da yansıtacak “paradoksal denge” öngörülmüştür. Uzaktan bakıldığında âdeta miğferini takmış bir mücahidi andıran anıt mezar, sekizgen form üzerine yerleştirilen ve “sekiz cennetin yansıması” olan sekiz sütundan oluşmaktadır. Merkeze, içe doğru eğimli bu sütunların sonsuza yönelimi; şehitlik, ölümsüzlük, Rabbin katına ulaşma ve sonsuzluk hissiyatını mücessemleştirerek mekâna aksettirmektedir.
Kubbeyi birleştiren kademeli geniş kasnak kirişi, Atıf Hoca’nın mahkemede dahi çıkarmayı kabul etmediği ‘sarığı’; metal kubbe ise mücadelenin sembolü olan ‘miğferi’ temsil etmektedir.
Kubbeyi taşıyan sütunlar, alışılmış formlar ve statik şartlar tepetaklak edilircesine küçük kesitten büyüğe doğru biçimlendirilerek o dönemdeki ceberut yönetim anlayışının adaleti ve ilmî hakikatleri akıl almaz ölçüde ters yüz ettiğini tebarüz ettirmektedir.
Ferforje korkulukların içine yerleştirilen metal daireler, dönemin infazlarındaki çoklu darağaçlarını; kubbe zirvesindeki hilâl başlıklı pirinç âlem ise İslâm’ın izzetini ve yegâne kurtuluşun hilâlin gölgesinde olacağını temsil etmektedir.
Anıtın sekiz sütununun arasını çepeçevre kuşatan ferforje korkuluklar, yerleşik ideolojinin o dönemde ülkeyi yarı açık bir hapishaneye dönüştürmesini ve temel hak ve özgürlüklere vurulan ‘prangayı’ ifade etmektedir.
Anıt giriş kapısı olarak tasarlanan demir parmaklıklı bölüm ise Atıf Hoca’nın idam gömleğiyle sonsuzluğa/cennete yürüyüşüne açılan kapıyı, darağacında asılı bekletildiği günleri ve şehadetini temsil etmektedir.
Tasarımda yer almakla birlikte tatbik edilmeyen kısımlardan olan anıt mezarın arkasındaki botanik şelale ile “müminlerin altlarından ırmaklar akan cennetlere konulacağı” ilahî müjdesi vurgulanmaktadır.
Anıt mezarın yalın beyaz renkli taştan yapılması, Atıf Hoca’nın Anadolu insanının kalbinde aklandığına ve efkâr-ı umumiye nezdinde suçsuz olduğuna delalet etmektedir.
Tasarımın peyzajındaki hâkim unsur olan güller, Peygamberimizi remzetmekte ve Atıf Hoca’nın anne tarafından Mekkeli oluşuna atıfta bulunmaktadır.
Bu bölüme ait ilginç bir dipnotu da iletelim: Burada, proje tasarım ve inşa sürecinde karşılaşmış olduğum ve hikmetini Allah’ın bileceği iki farklı alandaki tevafuk silsilesinden bahsedeceğim:
Birincisi: Atıf Hoca şehit edildiğinde 51 yaşındaydı. İnşa sonrasında basamaklar sayıldığında, anıt mezardan Gül Baba Türbesi’ne 51 basamakla ulaşılıyor olmasıdır. Aynı dönemde proje mimarı da 51 yaşındaydı.
İkincisi ise aynı isimle müsemma dört zatın iştirak ettiği bir tevafuk zinciriydi: Şehit Mehmet Âtıf Hoca, naaşı bulan Mehmet Sılay, Mimar Mehmet Osmanlıoğlu ve projenin hâmisi Belediye Başkanı Mehmet Numan Sezer. Dördünün de adı Mehmet ile başlıyordu.
Naaşın Bulunması, Defin ve İnşa Süreci
Eski Milletvekili Mehmet Sılay’ın kabrin bulunuş hikâyesi de en değme film senaryolarına taş çıkartacak cinsten. 1999 yılında ilk defa İskilip’i ziyaret eden Sılay’ın Atıf Hoca ile ilgili tüm soruları cevapsız kalır. Hiçbir akrabası kabrinin yerini bilmediği gibi kimse Atıf Hoca’nın adını dahi ağzına alamıyordu. Sılay, Ankara’ya döndüğünde merhumun idam edildiği Ulucanlar Cezaevi müdürünü ziyaret eder. Cezaevi arşivinden İskilipli Atıf’ın mezar yerini tespit etmeye çalışır. Ancak cezaevi arşivinde çıkan isyan ve yangınlar sebebiyle tek sayfa yazılı belge kaldığını görür. Buna rağmen Mehmet Sılay, mezarı bulmak için pes etmez. Çorum, Konya, Ankara, İstanbul ve Kırıkkale’den katılan gönüllü uzmanlarla on yıl süren ciddi bir gayret sonucu hedefine ulaşır. İskilipli Atıf Hoca’nın kabri, bir zabıt kâtibinin oğluna vasiyeti ile ortaya çıkar. Mahkemede görevli kâtibin haksızlığa şahit olup oğluna vasiyet ettiği mezar yerine dair bilgiler, kabrin yerinin bulunmasını sağlar. Başkâtibin oğluna ulaşan Sılay ve ekibi, naaşın yerini tespit ettikten sonra eski Mamak Semt Kabristanı’nda, şimdiki adıyla Şafaktepe Parkı’nda kazı yapar. Şehidin kemikleri bulunarak özel bir ambalajda muhafaza edilir.
Önceden İskilip’e bağlı olup günümüzde Bayat’a bağlı Toyhane köyünde yaşayan yeğenleri ve yakın akrabalarından alınan materyallerle yapılan DNA testi sonucunda naaşın Atıf Hoca’ya ait olduğu kesinleşir. Merhumun naaşı, şehit edilişinden (4 Şubat 1926) 82 yıl sonra, 2008 yılında İskilip’e taşınır. Cenaze namazı kılındıktan sonra geçici olarak İskilip Gülbaba Mezarlığı’nın kenarına, şimdiki mezarın 8-10 m yakınındaki bir yere defnedilir. Bütün bu gelişmeler, şartların olgunlaşması beklendikten sonra ancak 2010 yılı başında kamuoyuna açıklanır.
14 Ocak 2010’da başlayan proje çalışmaları, aynı yılın sonlarında tamamlanır. Anıt mezar ve külliye inşaatı, yaz kış demeden bizim kontrol ve nezaretimizde, dönemin İskilip Belediye Başkanı M. Numan Sezer ve ekibi ile İTO’dan bazı iş insanlarının katkılarıyla çeşitli imkânsızlıklar altında, çok zor şartlarda ikmal edildi.
Halkın büyük takdirleriyle karşılaşan projenin inşaatına Ocak 2012’de başlandı ve 2013 yılı başlarında bugünkü hâliyle tamamlandı.
Projenin ardından inşa sürecine başlandı. İnşaatın tamamlanmasını müteakip şehidimizin naaşı geçici kabrinden alındı, kemikleri şimdiki yerine tek tek dizildi ve İslâmî usullere göre ikinci kez defin merasimi yapılarak ebedî istirahatgâhına tevdi edildi.
Bu tarihî ana şahit olmanın teessür ve bahtiyarlığını bir arada yaşamış olduk. Naaşın ilk defnedildiği yerden çıkartılması ve taşınması esnasında ya da başka sebeplerle şehidin kemiklerinden bazılarının eksik olduğu görülüyordu. Şehadetinden 86 yıl sonra (2012), günümüze kadar kafatasından ayağına kadar sağlam kalan kemikleri dizilmiş ve şehit toprağına tekrar avdet etmişti. Nihayetinde toprağa verilerek defin işlemi tamamlandı.
İskilip Belediye Meclisinin 5 Nisan 2012 tarihli ve 34 sayılı kararıyla, anıt mezarın yapımında emeği geçen üç kişiye: Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a, Atıf Hoca’nın kayıp mezarını yıllarca araştırarak bulan ve İskilip’e getirilmesini sağlayan Hatay eski Milletvekili Mehmet Sılay’a ve Anıt Mezar Projesi’ni çizen Mimar Mehmet Osmanlıoğlu’na fahri hemşehrilik beratı verilmesine ilişkin karar oy birliğiyle kabul edildi.
Tamamlanan İskilipli Atıf Hoca Anıt Mezarı ve Külliyesi, dönemin Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç ile devlet erkânının iştirakiyle 29 Nisan 2012’de açıldı ve şehidimize 86 yıl 84 gün sonra iade-i itibar edilmiş oldu. Yukarıda adı geçen üç kişiye açılış esnasında beratları takdim edildi. Mevlâm, katkıda bulunan tüm müminlerden razı olsun. Şehidimizin ruhu şad olsun. Allah (c.c.), bizleri Efendimizin (s.a.v.) ve şehitlerimizin şefaatine nail eylesin.
Not: Bu makalenin kısaltılmış şekli, küçük değişikliklerle 2019 yılında Sebîlürreşad Dergisi’nde yayımlanmıştır.
Aylık Baran Dergisi 54. Sayı Ağustos 2026