Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, paradoks gibi görünen şu soruyu sorar: Balık suda boğulur mu? Cevap verelim: Boğulur! Eğer su kendi suyu değilse, ortam fıtratına uygun değilse, hayat vasatı ölüm vasatına dönüşmüşse elbette boğulur. Yanlış çevreye konulan insan da yaşarken boğulur. Kendi mânâ ikliminden koparılan fikir adamı, sanatkâr, dava eri veya çocuk da aynı akıbete uğrar.
Sait Faik’ten Peyami Safa’ya, Sabahattin Ali’den günümüzün modern hikâyecilerine varana kadar birçok ismin hikayelerini okudum. Genel manasıyla bu isimlerde hadiseler teknik olarak insanın dış yüzüne temas halindeyken Üstad Necip Fazıl’ın ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun hikayelerinde insanın iç yüzüne temas edildiğini müşahede ettim. Yani bu iki şahsiyetin hikâyelerinde insan, bunalıyor, ıstırab çekiyor ve iç seslerinin arayışlarıyla yanıp kavruluyor.
Jean-Paul Sartre’ın bir sözü var. “Varolmak arzusu bütün ihtiyaçların menşeinde bulunur ve insanın rahatsızlığı bu arzusunun eseridir. Varolmak arzusunun gayesi ise şuurun tamlığa ermesidir. İnsanın realitesi bir ıstıraptır; çünkü o varamadığı bir tamlıkla taciz edilmektedir.”
Bu noktada Mirzabeyoğlu’nun hikâyeciliği, Sartre’ın işaret ettiği varoluş sancısını İslâmî bir ufka taşır. İnsan onun hikâyelerinde arar, arar, arar. Sürekli “ben kimim?” diye sorar. Onun kahramanları, sürekli dürtülür. Sürekli rahatsızdır. Var olmak isteyen fakat kendi tamlığını eşyada, cemiyette ve nefsinde bulamayan insanlardır. Bu yüzden ıstırapları da yakıcıdır. Kuru bir psikolojik hâl değildir.
Salih Mirzabeyoğlu’nun “Müjdelerin Müjdesi / Mim Mim’in Hikâyesi” eserinde Adem’in iç sızısı da bu arayışın hikâyeleşmiş şeklidir diyebiliriz. Aslında Mirzabeyoğlu’nun romanları da, fikrî eserleri de insana nasıl ve niçin sürekli şuurunun dürtülmesi gerektiğini ihtar eder mahiyettedir.
“Müjdelerin Müjdesi” de aslında “bütünü görme” usulüyle hazırlanmış hikâyeler dizisidir. Kitap, klasik mânâda ardı ardına dizilmiş bağımsız hikâyeler toplamı olmaktan ziyade; hikâye, fikir, hatıra, rüya, tarih muhasebesi, lügat ve sembol çözümlemesini iç içe yürüten bir “levhalar” bütünüdür. Eserde Takdim’den sonra 1. Levha’da “Görünmez Kaza”, “Sevgi ve Korku”, “Müjdelerin Müjdesi”, “Perdeler”, “Paramparça veya Göl Saatleri”; 2. Levha’da “Suda Boğulan Balık”, “Bir Adam, Bir Kadın, Bir At”, “Küşte”; 3. Levha’da “Tersinden-Düzünden” ve “Kusto Lûgati’nden” başlıklı metinler yer alıyor.
Hani yukarıda insan sürekli şuurunu dürtmelidir dedik ya, Salih Mirzabeyoğlu da bir mütefekkir olarak böyle biri. Her şeyden bir şey çıkarma, o şeylerden fikir tüttürme hassasına sahip biri. Bu hikâyelerinde de kendi fikrî ve ruhî macerasının hikâye diliyle görünmesini sağlıyor bir bakıma.
Takdim’de hikâyeyi “olmuş bir hâdise”, “bir hâdiseyi anlatmak” şeklinde ele alıyor fakat hâdiseyi dar mânâda günlük vaka olarak sınırlamıyor. Vakıa, hayal ve rüya aynı anlatı alanında birleşir. Böylece hikâye, dış dünyadaki olaydan çok, insan şuurunda yankılanan hakikatin anlatımına dönüşür.
Mütefekkirin de ifade ettiği üzere bu eser, “tarihin hikâyeleştirilmesi” şeklinde okunabilir. Bu ifade eserin anahtarıdır. Tarih dediği de insanın iç tarihi...
Mirzabeyoğlu bu eserde de alışılmışın dışına çıkıyor, klasik Maupassant tarzı “olay hikâyesi” kalıbından kaçıyor. Çehov tarzı durum hikâyesine yaklaşsa da ondan da ayrılıyor. Mesela Üstad Necip Fazıl’ın hikâyelerine de benzemiyor. Çünkü durumun içine sürekli fikir, rüya, metafizik, tarih, lügat ve sembol giriyor. Bir bakıma insanın tüm portresini hikâyelerle önümüze döküyor. İnsanı dış davranışlarıyla anlatmakla yetinmiyor onun ruh kıvrımlarını, idrak çatışmalarını, bunalımını, korkusunu, arayışını ve hakikate yönelen sancısını hikâyenin merkezine yerleştiriyor. Zaten insan da bunlardan müteşekkil değil midir?
“Suda Boğulan Balık”
“Suda Boğulan Balık”, Mirzabeyoğlu’nun hikâyeyi vak’a anlatımından çıkarıp insan, vasat ve kader arasındaki münasebeti yoklayan bir fikir sahasına dönüştürdüğü hikâyelerinden biridir. Hikâye, Adem’in başından gözüne ve kulağına doğru yayılan ağrısıyla açılır. Bu ağrı, ruhun eşya karşısında duyduğu sıkletin, insanın dış dünya ile iç dünya arasında sıkışmasının ilk işareti olur. Pencerenin demir parmaklıkları, grileşmiş gökyüzü, mavi-gri deniz, radyoda çalan türkü, handaki uğultu, yukarı kattaki sesler ve akvaryumdaki balıklar aynı anda Adem’in idrakine dolar. Mirzabeyoğlu’nun peş peşe kullandığı “okunuyor” vurgusu, bütün âlemi okunacak bir metin hâline getirir. Bu bakışta eşya, kendi başına duran cansız bir yığın olmaktan çıkar, insanın ruhuna haber taşıyan işaretler topluluğu hâline gelir. Adem’in durgunluğu da boş bir dalgınlık sayılmaz. İçinde fırtına kopan bir ruhun dışarıya sükûnet şeklinde akseden hâli gibidir.
Osman’ın “Yaşanmış bir hayattan daha canlı bir öğretici hikâye olamaz mı?” sualiyle Mirzabeyoğlu, hayatı doğrudan doğruya hikmetin kaynağı olarak gösterir. Metin Çakmak vakası bu hikmetin acı ve gülünç misalidir. At arabasıyla başladığı işi kamyonlara ve iş makinelerine kadar büyüten, kendi emeğiyle bir düzen kuran bu adam, bir anda karakol ve adliye mekanizmasının içinde “kadın kaçırma” suçlamasıyla karşı karşıya kalır. Sorular, tutanaklar, dosyalar, resmî kavramlar ve soğuk bürokratik dil, yaşayan insanı kavramak yerine onu dosya maddesine çevirir. “Medenî hâlin?” sualindeki resmî soğukluk ile Metin’in halk içinden gelen saf şaşkınlığı arasındaki açıklık, modern sistemin insan karşısındaki yabancılığını gösterir. Adeta insanı bir makine içerisinde kuşatmıştır. İşin aslında, “Çatlak” ile “Çakmak” arasındaki küçük bir kayıt yanlışı yatmaktadır. Fakat bu küçük yanlış, insanın haysiyetini, huzurunu ve hayatını sarsacak kadar büyür. Bir harf hatası, koca bir adalet mekanizmasını harekete geçirir. Hakikat ortaya çıktığında bile mekanizma hemen durmaz, insanı kendi hayatının içinde suçlu gibi dolaştırmaya devam eder.
Hikâyenin sonunda akvaryumda çırpınan istavrit, bütün anlatının remzini bir anda görünür kılar. Tatlı suya atılan deniz balığı, suyun içinde nefessiz kalır, ağzını açar, başını sudan çıkarır, yaşaması gereken unsurun içinde can çekişir. Dışarıdan bakıldığında balık sudadır fakat o su onun yaratılışına uygun su değildir. Metin Çakmak da karakol ve adliye düzeni içinde aynı akıbete uğrar. Kendi hayatının, kendi emeğinin, kendi ailesinin ve kendi hakikatinin içinde yabancılaştırılır. Mirzabeyoğlu’nun “Suda boğulan balık!” hükmü, bu yüzden hikâyenin en can alıcı noktasıdır. İnsan, fıtratına, inancına, kültürüne, diline, ailesine ve ruh iklimine yabancı bir vasata konulduğunda dıştan yaşıyor görünür fakat içten boğulur. Hikâye, modern hayatın en büyük felaketlerinden birini bu sade fakat sarsıcı sembolde toplar: İnsan için hayat veren şey, yanlış vasatta ölüm sebebine dönüşebilir.
Kısacası Mütefekkir, paradoks gibi görünen şu soruyu sorar: Balık suda boğulur mu? Cevap verelim: Boğulur! Eğer su kendi suyu değilse, ortam fıtratına uygun değilse, hayat vasatı ölüm vasatına dönüşmüşse elbette boğulur. Yanlış çevreye konulan insan da yaşarken boğulur. Kendi mânâ ikliminden koparılan fikir adamı, sanatkâr, dava eri veya çocuk da aynı akıbete uğrar.
Nitekim büyük ruhların dramı, çoğu zaman kendi çağlarının kalıbına sığamamalarından doğar. Sokrates’tan Nietzsche’ye, Dostoyevski’den Üstad Necip Fazıl’a ve Salih Mirzabeyoğlu’na kadar nice şahsiyet, yaşadığı zamanın içinde nefes almakta zorlanmış, kendi devrinin en doğru sözünü, en kurucu fikrini, en yakıcı hakikatini taşıdığı hâlde, içinde bulunduğu vasat tarafından boğulmak istenmiştir. Onlar, daha geniş ufukların, daha yüksek idraklerin, daha büyük mekânların insanıydılar. Kendilerine bahşedilen yüce ruhla hayatı seyreden, eşyayı okuyan, insanı tartan ve hakikati bir sanatkâr edasıyla gözleyen bu şahsiyetler, sıradan zamanların dar kaplarına sığmadılar. Bu yüzden onların ruhî ıstırapları yalnızca kendi iç arayışlarından doğmadı, içinde yaşadıkları dünyanın darlığı da bu ıstırabı derinleştirdi. Nietzsche’nin “Ben bu kulaklara göre ağız değilim” sözü, çağının idrakine sesini ulaştıramayan büyük ruhların yalnızlığını ifade eder.
Bu hikâye üzerinden bakıldığında eserin bütününe yayılan temel his, görünen hayatın arkasında görünmeyen bir iç dünyanın varlığının sürekli Mütefekkir tarafından hatırlatılması. İnsanların basit sandığı hâdiseler, Adem’in nazarında derindir. Ayna, balık, at, ekmek çalan yaşlı kadın, Pargalı İbrahim Paşa, kendi dar çerçevelerini aşarak daha büyük bir mânânın kapısına dönüşür.
Kitapta her bir hikâye ayrı ayrı yazı konusu olacak mahiyettedir. Fakat “Suda boğulan balık” hikayesinin bende bıraktığı tesirle bunları söylemekle iktifa ettim.
Aylık Baran Dergisi 54. Sayı Ağustos 2026