Batı hikâyeciliği genellikle insanı çevresi, toplum ya da bilinçaltı üzerinden anlamaya çalışır. Necip Fazıl’da ise insan, ruhî bunalım noktasında yön arayan bir varlık olarak belirir. Hikâye kahramanları, ruhî gerilim anlarında iç seslerini dinler ve bu iç hâl, okuru da benzer bir sorgulamaya sevk eder.

Üstad Necip Fazıl’ın hikâyelerini okuduğumda, Batı edebiyatının büyük isimleriyle benzer yönleri bulsam da, onda bambaşka bir ses ve derinlik olduğunu hemen hissettim. Kelimelerin arkasında yalnız bir olay örgüsü yok; insanın kendi varlığıyla yüzleştiği, düşüncenin ete kemiğe büründüğü bir hâl dünyası var. Üstad, hikâyeyi sadece anlatılan vakaların sıralanması şeklinde kurmaz. İnsan ruhunun dehlizlerinde dolaşan, varoluşun ağırlığını taşıyan bir iç yolculuk hâline getirir. His, sezgi, sarsıntı ve tefekkür aynı potada yoğrulur. Onun metinlerinde dış gerçeklik geri planda kalır. Esas sahne, insanın kendi iç evrenidir. Vehim, korku, ölümün mutlaklığı, varlık ve hiçlik arasında gidip gelen o metafizik sancı… Bütün bunlar, hikâyeyi bir “hadise sahnesi”nden çıkarır, adeta ruhun aynası yapar.

“Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri”, bu anlayışın en güçlü misallerinden biri olarak karşımıza çıkar. Çocukluk konağında gecenin sessizliğinde ölüm, yalnızlık ve vehimle yüzleşen bir ruh, kendi geçmişi, hatıraları ve sarsıcı korkularıyla hesaplaşır. Hikâye, mekân tasviri etrafında şekillense de esasında insanın iç labirentine açılan bir kapı niteliği taşır. Bu konak, ruhun odaları gibi her köşesinde başka bir hatırayı, başka bir ürpertiyi ve çok eskiye gömülmüş sesleri taşır. Necip Fazıl bu metinde, ölümün sessizliğinde bile varlığın yankısını duyar, insanın iç dünyasındaki sarsıntıyı sezdirir.

“Ölü Saklayan Mezarcı” bu iç gerilimin başka bir yüzünü gösterir. Anlatım, beklentiyi sürekli geri çeken bir yapı üzerinde ilerler. Olayın kendisi açık şekilde sunulmaz, suskunluk ve eksiltme teknikleriyle gölgeli bir atmosfer kurulur. Hikâye ilerlerken asıl hadise açıklığa kavuşmaz ve boşluk okurun zihninde tamamlanır. Böylece metin, klasik çizgiden uzaklaşır ve okurla birlikte oluşan bir ruh yürüyüşüne dönüşür. Üstad için hikâye, sonucu peşinen mühürlenmiş bir anlatım kalıbı hâlinde olmaz. Arayanı içine çeker, okuru da sürecin parçası yapan bir tecrübe alanına dönüşür.

Bu yaklaşım yalnızca bu iki hikâyede değil, “Eski Elbiselerin Hafızası”, “Hasta Kumarbaz”, “Sırtlan”, “Paradi” ve “Yemin” gibi metinlerinde de görülür. “Eski Elbiselerin Hafızası”nda, bir elbisenin insan bedenine sinmiş ruhu anlatılırken, eşyaların bile insanın geçmişinden bir iz taşıdığı fikri öne çıkar. Bu, İslâm tefekküründeki “her şeyde bir hikmet vardır” anlayışının modern bir hikâye formuna dönüşmüş biçimidir adeta.

“Hasta Kumarbaz”da, kumar bağımlılığı bir ahlâkî mesele olmaktan öte, iradenin çöküşü ve nefsin esareti olarak ele alınır. “Yemin” hikâyesinde Üstad, kumar masasına oturmuş bir adamın iç hesaplaşmasını anlatır. Buradaki kumar, yalnız bir alışkanlık değildir. İnsanın kendi iradesine ve Allah’a verdiği sözlere ihanetini temsil eder. Kahraman, kazandıkça değil, kaybettikçe farkına varır. Mesela burada Dostoyevski’nin kumara bakışı ile karşılaştırma yapmam gerekirse Üstad Necip Fazıl, kumarı nefsin isyan sahası ve manevî çöküşün karanlık kuyusu olarak ele alır. Kumar masası onun nazarında insanın kendini tükettiği, iradenin çöktüğü ve ruha musallat olan illete teslim olduğu bir meydandır. Dostoyevski ise kumarı insan tutkusunun, gururun ve psikolojik esaretin sahnesi hâlinde işler. Oyunda kaderle inatlaşan, arzunun çekimi karşısında çözülüp duran bir ruh görürüz. Üstad, kumarın kökünü manada ararken, nefsin kendi kendini yakma mekanizmasını ifşa eder ve kurtuluşu iman, irade ve ruh terbiyesinde temellendirir. Dostoyevski gözünü insan psikolojisinin girdabına diker, hükmü okura bırakır ve trajediyi çıplak hâliyle sunar. Bu ayrımda Necip Fazıl, hakikat karşısında hesap veren bir nefsi anlatır, Dostoyevski iç çatışmanın cehennemini tasvir eder; biri yol gösterir, diğeri girdabı tüm ağırlığıyla hissettirir. (Bu meseleyi başka bir yazımızda detaylıca ele almak üzere yarım bırakıyoruz.)

Necip Fazıl’ın hikâyeciliği, klasik olay dizisine yaslanan bir anlatım yerine, psikolojik yoğunluk ve ruhî gerilim üzerine kurulur. Olay aktarımı geri planda kalır, duygu ve iç tecrübe ön plana çıkar. Modernist çizgide görülen bireyin iç çatışması yine hissedilir; ancak bu çatışma, güzelleştirilmiş bir karamsarlık hâli taşımaz. Üstad, insanın yaşadığı sarsıntıyı bir çağrıya dönüştürür ve bu iç kırılmayı hakikate yöneliş kapısı hâline getirir. Fakat bütün bunları yaparken sürekli mesaj verme havasına girip de okuyucuyu da bıktırmaz. Bilakis estetik biçimde bunu yedirir. “Yemin” hikâyesinde kumar masasına oturan kahraman, kendi nefsine boyun eğerek ahde vefasızlık yaşar. Buradaki pişmanlık, yalnız ferdî bir yenilgi hissi taşımaz; insanla Yaradan arasındaki sözün hatırlanmasıdır, sorumluluğun unutuluşu karşısında sarsılan bir ruh ânıdır. “Yılan Kalesindeki Hazine”de hazineye engel olan yılan, nefsin sembolüdür. O engeli aşmadan hakikate yürünecek bir yol yoktur.

Bu sebeple Üstad’ın hikâyelerinde görülen bunalım, psikolojik bir çalkantı hâlinde kalmaz, varlığın özüyle temas eden bir arayış görünümü taşır. İnsan, dünya içinde dolanan bir beden olmaktan öte, vehimler, hatırlayışlar ve ölümün hatırasıyla yüz yüze kalan bir şuur sahibidir. Ölüm bir korku perdesi olarak değil, idrak kapısı olarak belirir. Ruhun kendini tanıdığı en keskin sınav anı hâline gelir. “Sırtlan”da mezarlıkta görülen yaratık, hayatın karanlık yüzünü dışarıda aratan bir figür gibi görünür fakat asıl işaret, insanın kendi içindeki karanlığa yönelir. Necip Fazıl’ın hikâyelerinde kahramanlar çoğu zaman uçta yaşayan insanlardır. Deli, kumarbaz, mezarcı, hayalet ya da aziz… Hepsi aynı hakikatin farklı aynalarıdır. Bu karakterler, cemiyetin ortalama insanını temsil etmez. Aksine insan ruhunun en uç, en sarsıcı tecrübelerini taşırlar. Çünkü Necip Fazıl’a göre hakikat, ortalama duyguların dünyasında görünmez. Hakikat, ancak uçurum kenarlarında fark edilir. “Sırtlan” hikâyesinde mezarlıkta ölü bedenleri parçalayan hayvanın peşine düşen adam, sonunda kendi içindeki karanlığı fark eder. Hikâye, korkunç bir sahneyle biter ama bu korku, okuyucuyu ruhî bir tefekküre taşır. Adeta insanın en büyük düşmanının yine kendi içinde olduğunu hatırlatır.

Necip Fazıl, hikâyeyi bir fikir deneyi hâline getirir. Her metin, insan ruhunun sınandığı bir iç sahnedir. Olaydan çok, yolculuk duygusu öne çıkar. Bu yolculuk, insanın kendi içindeki varlık sarsıntısını yokladığı, mananın izini sürdüğü bir yürüyüş olarak görünür. Hikâyeler, okuru iç âlemine baktıran bir pencereye dönüşür. Kelimeler bir şeyler anlatmaz, sadece sezdirir.

Çehov’un gündelik hayat gözlemleri, Maupassant’ın toplumsal panoraması ya da Kafka’nın çözülmüş benlik tabloları arasında dolaşan okur, Üstad’ın metinlerinde bambaşka bir istikamet bulur. Modern insanı boğan bunalım hâli, onun kaleminde çıkış arayan bir çağrıya dönüşür. Doğrudan insanın dağılmış şuuruna hitap eder ve onu orada sarsar. Batılı hikayeciler gibi insan benliğini çırılçıplak soyduktan sonra onu ulu orta yerde bırakmaz, sürükler ve tekâmül seyri sağlar. Onun hikayelerinde kendine dönmek üzere çağrılır.

Üstad’ın hikâyelerindeki üslup ve teknik kullanım

Necip Fazıl’ın hikâye üslubu, dil ile fikri birbirine bağlayan yoğun ve kontrollü bir yapıya sahiptir. Cümleler şiirsel ritim taşır, kelime seçimi özenlidir ve her ifade duygu ile düşünceyi birlikte taşır. Olay örgüsünden ziyade iç hâller ve psikolojik atmosfer öne çıkar; zaman, hatıra ve düşünce alanı iç içe ilerler. İç monolog, sezgisel geçişler ve bilinç akışı sık kullanılır; kısa cümleler iç sıkışmayı, uzun cümleler iç sorgulamayı yansıtır. Semboller belirleyicidir; yılan nefsin işareti, mezarlık ölüm bilincinin sahnesi hâline gelir. Anlatıcı çoğu zaman karakterin duygu iklimiyle birleşir ve anlatım kişisel bir iç ses niteliği kazanır. Bu yaklaşım, hikâyeyi dış dünya tasvirinden uzaklaştırır ve ruh hâllerinin ifade edildiği güçlü bir dil sahası hâline getirir ve estetik forma sokar.

Necip Fazıl, dış alemi anlatırken bile okuyucuya hep iç alemi tanıtma derdindedir. Hikâyeler insanı sürekli iki uç arasında dolaştırır: korku ile iman, karanlık ile nur, vehim ile hakikat. Bu zıtlıklar, hikâyenin dramatik gerilimini oluşturur. Anladığım kadarıyla kelimelerle raks ederken, insan psikolojisiyle de oynar Üstad. Hatta okuyucuya da acımaz. Onun hemen kavramasını istemez, tabiri caizse süründürür, ıstıraba davet eder. Çünkü onun gayesi okuyucuya bir “hadise” göstermek değil, bir “şuur hâli” kazandırmaktır. Belki de bu sebepten Necip Fazıl’ın hikâyeleri didaktik görünmez.

Batı klasik hikâyeleriyle karşılaştırma

Necip Fazıl’ın hikâyeleri biçim yönünden modern Batı hikâyesiyle temas hâlindedir. Zaman kırılması, iç konuşmalar ve psikolojik yoğunluk gibi teknikler bu bağlamda dikkat çeker. Ancak anlatımın hedefi Batı’daki gibi varoluş şüphesini çoğaltmak değildir. Kurguda görülen huzursuzluk ve insanın kendine dönüş çabası, çıkmazı tanımlamak yerine iç aydınlanma fikrine yönelir. İnsanın iç dünyasını merkeze alan bu yaklaşım, hikâyeyi yalnız bir gözlem alanı olmaktan çıkarır ve kendini tanıma sürecine taşır.

Batı hikâyeciliği genellikle insanı çevresi, toplum ya da bilinçaltı üzerinden anlamaya çalışır. Çehov’da gündelik hayat içindeki arayış, Maupassant’ta toplumsal baskı, Poe’da iç karanlık, Kafka’da kaygı ve çözülmüş benlik yapıları öne çıkar. Necip Fazıl’da ise insan, ruhî bunalım noktasında yön arayan bir varlık olarak belirir. Hikâye kahramanları, ruhî gerilim anlarında iç seslerini dinler ve bu iç hâl, okuru da benzer bir sorgulamaya sevk eder. “Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri” bu yaklaşımın örneklerinden biridir. Psikolojik gerilim yapısı Batı modernizmini hatırlatır, fakat kopyası değildir. Üstad burada Doğu hikâyeciliğine de yeni bir bir usûl armağan etmiştir.

Mesela Üstad, Doğu’nun klasik kıssa ve öğreti temelli hikâye geleneği ile bağlantı kurar. Mesnevî ve Gülistan gibi eserlerde görülen sembolik anlatım, hakikat vurgusu ve insanın kendini bilme gayesi Necip Fazıl’ın hikâyelerinde yeni bir biçim kazanır. Nesnelerin anlam taşıdığı, ölümün merkezde durduğu ve insanın nefsiyle yüzleştiği sahneler, bu geleneğin yeni bir dil ile yorumlanışıdır.

Faydalandığım kaynaklar
Hikâyelerim, Necip Fazıl Kısakürek
Hikâyeler, Anton Çehov
Seçme Hikâyeler, Guy De Maupassant
Necip Fazıl Kısakürek’in Hikayeleri Üzerine Bir İnceleme, Yasin Beyaz
Necip Fazıl Kısakürek’in Hikâyeleri, Necip Tosun
Necip Fazıl’ın Hikâyelerinde Kaçınılmaz Son: Ölüm, Murat Tan
Necip Fazıl Kısakürek’in İki Hikâyesinde Otobiyografinin Terapötik Fonksiyonu, Bahtiyar Aslan
Anlatmadan Anlatılan Bir Hikâye: Ölü Saklayan Mezarcı, Doç. Dr. Şeyma Büyükkavas Kuran

Aylık Baran Dergisi 46. Sayı Aralık 2025