Sözü edilen zatlar arasında; amel sahibi âlim, kâmil fazilet sahibi, hürmete layık ve büyük bilgin Ali et-Tûsî (Mevlânâ Ali et-Tûsî) yer almaktadır.

Söz konusu zat, çağının bir tanesi ve zamanın eşsizi, devrinin en büyük bilgini ve çağının müşküllerini çözen bir kimsedir. Acem ülkesinde (İran) çağının âlimlerinden fazilet ve irfan öğrenip aklî ve naklî ilimleri tamamlamıştır. Diğer ilimlerde de tam bir uzmanlık elde edip emsallerinden derecelerle üstün olmuş, akranı arasında parmakla gösterilir hâle gelmiştir.

Rum diyarına (Anadolu) geldiğinde Sultan Murad Han onun fazilet ve irfanını öğrenip kendisine saygısından dolayı Bursa’da babası Sultan Mehmed Han Medresesi’ni elli akçe maaş ile ihsan eylemiştir. Sultan Mehmed Han saltanat merkezi Kostantiniyye’yi (İstanbul) fethedip medreseye dönüştürdükleri sekiz kiliseden birini yüz akçe maaş ile adı geçen Mevlânâ’ya vermiştir. İstanbul yakınlarında bir köyü de kendisine bağışlamış olup günümüzde o köy hâlâ bu medreseye nispetle anılmaktadır. O sekiz kiliseden bir başkasını Hoca-zâde’ye, birini de Mevlânâ Abdülkerim’e vermişlerdir. Sahn-ı Semân medreseleri bu yapılanların karşılığında inşa olunmuştur.

Bir süre sonra Semâniyye medreseleri yapılıp tamamlanınca, o kilise medreselerinde olan kişileri Semâniyye’ye taşımışlardır. Kiliselerden Mevlânâ’ya verilen yer, günümüzde Zeyrek Camii dedikleri mevkidir. Etrafında kırk hücre olup hepsinde talebe dolu imiş. Fazilet ve irfan sevdalısı olan muvaffak sultan, bazı zamanlarda söz konusu yere gelip Mevlânâ’nın dersini dinler imiş.

Tesadüfen bir gün yüce unvanlı sultan, eşsiz hakan, tatlı sözlü padişah hazretleri İlahi marifet düşüncesiyle şevke gelip devletiyle gezintiye çıkarak adı geçen yere gelir ve talebeler için huzurlarında okuma yapılmasını emreder. Molla hazretleri padişahın emrine uyarak ders için tayin olunan yerine oturur; talebe de edep üzere gelip derse başlar. Mollanın sağında dünyanın sığınağı padişah hazretleri, solunda ise yüce makamlı vezir Mahmud Paşa oturup dinleyici olurlar. Seyyid Şerif’in Şerh-i Adud üzerine yazdığı hâşiyeden okurlar. Padişahın derste hazır bulunmasından dolayı Mevlânâ’ya son derece şevk, neşe ve zevk gelip; konunun inceliklerinden ve hakikatlerinden kulakların işitmediği büyük faydaları, cana ve gönüle lezzet veren ilmi güzellikleri aktarır. Arzularına ulaşmış padişah elimde olmadan büyük bir heyecanla birkaç defa kalkıp yine oturur.

Kıt'a:

Hey beyim hey, bu an ne hoş bir an imiş,
Bu ne biçim bir dünya padişahı imiş!
Ne imiş bu cömertlik ve ihsan,
Ne imiş ilim ehline verilen bu unvan!

Ders tamamlandıktan sonra Mevlânâ’ya sonsuz takdirlerinden sonra on bin akçe ile bir hil'at giydirirler ve talebelerin her birine beşer yüz akçe ihsan buyururlar. Ardından padişah kalkıp gider; Mevlânâ da yanlarında birlikte giderek Mevlânâ Abdülkerim’in müderris olduğu medreseye uğrarlar. Henüz derse yeni gelmişlerdir. Padişahın huzurunda ders anlatmaya gücü yetmeyip özür dilerler. Padişah hazretleri çoğu zaman müderrislerin işlerini gözetler ve araştırır imiş. Bazen müderrislerden bazılarıyla yolda karşılaşsa selamlaştıktan sonra: "Lütfedip işinizin başında olun; ülkemizde âlimler çoğalsın, ilim artsın. Benim bütün gücüm âlimlere harcanmaktadır" diye buyururmuş. Padişahtan bizzat bu uyarı gelince âlimlere büyük bir gayret gelip dikkatle işlerine sarılırlar imiş.

Adil padişahın tam adaletinde ve koruma gölgesinde asla bir kimsenin hakkı kaybolmaz, herkes şanına göre saygı görür de hürmet edilirmiş.

Daha sonra Mevlânâ’ya Edirne’de Sultan Murad Han Medresesi’ni bağışlamışlardır. Mevlânâ Rum diyarından Acem ülkesine gittiğinde Sultan Mehmed Han o medresenin civarında bir medrese daha inşa edip elli akçe maaş ile vermiştir. Halen o medreseler "Çifte Medrese" diye meşhurdur.

Molla Tûsî ile Hoca-zâde müderris iken; İmam Gazâli’nin Tehâfüt’ü ile filozoflar arasında hakemlik yoluyla bir kitap yazılması emri çıkar. Hak hangi taraftadır? Aklî deliller ve naklî bürhanlarla ispat edip hüküm versinler istenir. İkisi de bu yüce emre uyarak o büyük işe başlarlar; tam bir dikkat ve gayretle dört ayda Hoca-zâde, altı ayda Molla Tûsî yazıp temize çekerler. Adı geçen kitaplar perde arkasından çıkıp âlimlerin incelemesine sunulduğunda, bütün âlimler ayrıntılı olarak Hoca-zâde’yi üstün tutup onun eserini Tûsî’nin eserine tercih ederler. Buna binaen padişah tarafından her birine onar bin akçe hediye ihsan olunur; Hoca-zâde’ye ayrıca işlemeli takımları ve yaldızlı takımları olan değerli bir katır hediye edilir.

Mevlânâ Tûsî’nin Acem ülkesine gitmesine sebep olarak şunu beyan ederler: Molla Tûsî Tebriz’e vardığında Şeyh İlâhî hazretleri ile buluşur. Meğer Şeyh İlâhî hazretleri Mevlânâ’nın talebelerinden imiş. Geçmişteki yakınlıklarına ve dostluklarına dayanarak Şeyh, Molla hazretlerine bazı güzel bahçelerde ziyafetler verir. Tesadüfen bir gün bir akarsu kenarında sohbet ederlerken Molla’ya bir düşünce gelir ve bir süre bir dalgıç gibi fikir denizlerine dalar. Şeyh İlâhî gelip nezaketle: "Efendim ne düşünürsünüz?" der. "Rum diyarının seyri ve yüksek makamların sevdası zihnimi karıştırıp olur olmaz yaralı düşüncelerdeydim. Şimdi o perişanlıklar dağıldı, huzur zihnime geldi; Rum diyarı arzusu ve makam sevdası gönlümden ve gözümden çıktı" diye cevap verir.

Şeyh İlâhî hazretleri de:

Beyit:

Ey gönül, dervişlik ve rintlik padişahlıktan hayırlıdır;
Bir anlık gönül ferahlığı, dilediğin her şeyden daha iyidir.

anlamınca dertsizlik aleminin lezzetini bildiren ve tevekkülün güzelliğini gösteren birkaç etkileyici söz söyler. Şeyhin sözlerinden Molla’ya öyle bir hâl galip gelir ki yüzüstü düşüp bayılır, aklı ve dermanı kesilir. Bir miktar yattıktan sonra kendine gelince bu hâlin gerçekleşmesinden ve bu makama ulaşmasından dolayı Cenâb-ı Hakk’a sonsuz şükürler eder. Maveraünnehir’e gidip büyüklerden Hoca Ubeydullah es-Semerkandî’nin hizmetine girer. Onun terbiyesiyle tasavvuf yolunu tamamlayıp mertebeleri aşar. İlim ve amel liderliğini kendinde toplayan, dünyalık bağları söküp atan kâmil bir insan olup bütün arzularına kavuşur.

Mevlânâ hazretleri ders ve öğretimle meşgul olurken Seyyid Şerif’in Şerh-i Mevâkıf’ına güzel bir hâşiye yazmış, aynı şekilde Şerh-i Adud’a hâşiye kaleme almıştır. Allâme Teftâzânî’nin Telvîh’ini de hâşiyelemiş ve yine Seyyid Şerif’in Keşşâf hâşiyesine bir hâşiye yazarak, kâmil insanların hayal dünyasına bile girmemiş nice ince nükteyi eserlerine eklemiştir. Hâşiyetü'l-Metâli’i de aydınlık zihniyle kaleme almış, derin anlamlar içeren akıcı ve belagatli sözlerle şerh etmiştir. Bütün yazdıkları ve telif ettiği eserleri halk arasında makbul ve beğenilen eserler olmuştur. Anlatımları da yazıları gibi açık ve nettir. Cesur yürekli, tatlı dilli, güzel konuşan bir kimse olup sohbetleri son derece latif ve zariftir. Çoğunlukla tatlı sözlerinde nezaket yüzünden güzel şakalar ve hoş nükteler yapmayı kasdeder imiş.

Nazım:

Büyük âlim Tûsî hazretleri,
Fazileti ile son derece yüksekliğe ulaştı.
Arif idi, kâmil ve bilgili idi,
Tamamıyla ilim içinde bir Mevlânâ idi.
Hak Teâlâ rahmetini artırsın,
Faziletli, kâmil ve aydınlık ruhlu idi.

Not: Bu metni, Muhtesibzâde Mehmed Hâkî’nin Mecma‘u’l-Eşrâf adlı eserinden tercüme ettim.

Kaynak: Muhtesibzâde Mehmed Hâkî, Mecma‘u’l-Eşrâf: Hâkî’nin Şakâ’ik Tercümesi, haz. Mehmet Yunus Yazıcı, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2021, s. 287-290