Tarikat şeyhlerinden, Allah’ı tanıyan (arif), Allah’a ulaşan (vasıl) Şeyh Abdüllatif el-Kudsî —sırrı kutsal/mübarek olsun— {Hazret-i Şeyh Abdüllatif el-Kudsî —yüce sırrı mübarek olsun.

Hazret-i Şeyh, bazı kimselere tam icazet ihsan ettiği vakit adını ve nesebini şöyle bildirirmiş:

“Abdüllatif bin Abdurrahman bin Ahmed Gânim el-Kudsî el-Ensârî.”

Hicrî 780 senesi Receb ayının yirminci gecesinde dünyaya geldi. Evvelâ zâhirî ilimlerle meşgul oldu. Daha sonra sûfiyye yoluna rağbet ederek meşâyıhtan Şeyh Abdülaziz Hazretleri’nin şerefli hizmetine erişti. Tarikatı ikmal edip irşad için icazet aldı.

Şeyh Zeynüddin el-Hâfî —sırrı mübarek olunsun— Kudüs-i Şerif’i teşrif ettiği zaman, Hazret-i Şeyh Abdüllatif kendisini karşıladı. Son derece ikram, hürmet, tazim ve tebcille kendi hanesine davet ederek misafir etti. Ardından aralarında İlâhî sırlara dair sohbet başladı. Birbirlerinin mübarek yakınlıklarıyla müşerref oldular ve iki taraf arasında büyük bir muhabbet ve daimî bir dostluk meydana geldi.

Şeyh Zeynüddin Hicaz seferine karar verdiği zaman, Şeyh Abdüllatif’i de latif bir refik ve yol arkadaşı olarak beraberinde götürmek istedi. Fakat Şeyh Abdüllatif’in annesi henüz hayatta ve hasta idi. Şeyh Zeynüddin, annesinin hizmetinde kalmasını daha uygun görerek:

“Validelerinin hizmetinde bulunsunlar.”

buyurdu. Vedalaşırken de, Allah kendisini manilerden muhafaza edip geri dönmeyi nasip ederse muradının hâsıl olacağına dair kendisine vaadde bulundu ve yoluna devam etti.

Hülâsa, Âdil Melik olan Allah’ın yardımıyla Kâbe-i Şerife’ye vardı. Sa‘y ve tavaflarını, ziyaretlerini yaptı, hac menâsikini tamamladı. Kurban ve diğer hac vazifelerini yerine getirip Mîkat ve Arafat ahvâline vâkıf olduktan sonra tekrar Kuds-i Mukaddes’e döndü. Güzel bir vakitte yeniden Şeyh Abdüllatif ile buluştu. Böylece aralarındaki ruhanî bağlılık, cismânî bir buluşmaya dönüştü.

İkisi beraber Kudüs’ten Horasan’a doğru yola çıktılar. Horasan’a vardıklarında, Şeyh Zeynüddin’in mübarek emriyle Şeyh Abdüllatif halvete girdi. Riyazet ve mücahedelerle meşgul oldu. Halvetten çıktıktan sonra yine Şeyh Zeynüddin’in izniyle Câm şehrine gitti. Orada Şeyh Ahmed-i Câmî’nin mezarı başında erbaîne, yani kırk günlük halvete oturdu. Bu halvet esnasında vuku bulan keşifleri, kerametleri, hâlleri ve makamları olduğu gibi bir mektupla Şeyh Zeynüddin’in huzuruna arz etti.

Nihayet kendisine Nasr âyeti vârid oldu. Bunu da Şeyh Zeynüddin’e bildirdi. Bunun üzerine Şeyh Zeynüddin, tâat ve irşad yoluna girmek isteyenlerin terbiyesi için kendisine bir icazetnâme yazdı ve mübarek imzasıyla gönderdi. İcazetnâme Şeyh Abdüllatif’in eline ulaştıktan sonra, irşada kabiliyetli kimseleri yetiştirmek maksadıyla Şam diyarına girdi. Daha sonra Anadolu’ya yöneldi.

Karaman vilâyetine girip Konya’ya vardığı zaman, kendisinde zuhur eden velâyet ve keramet hâllerinden şöyle haber vermiştir:

“Konya’ya vardığım vakit evvelâ Şeyh Celâleddin-i Belhî’nin mezarını ziyaret ettim. Çıplak bir beden gördüm.”

Daha sonra Şeyh Sadreddin’in mezarına gittiğini ve şöyle bir hâl yaşadığını anlatır:

“Mezarının üzerinde şebeke şeklinde bir şey gördüm. O şebekeden beni eteğimden tutarak içeri çekti.”

Ardından Şemseddin-i Tebrizî’nin meşhedini ziyaret etti:

“Benden, üzerine namaz kılmamı istedi. Ben de kıldım.”

Bundan sonra Bursa’ya doğru yola çıktı. Seyahatin ilk günü, at üzerinde uyku ile uyanıklık arasında iken gaipten gelen bir ses işitti. Hâtif-i gaybî şöyle diyordu:

“Uyanık ve âgâh ol! Allah’ı bilen nice nefisler senin yolunu gözlemektedir. Onlarla buluşmaya himmet et, yürümekte sürat göster ve varmakta dikkatli ol!”

Şeyh Abdüllatif şöyle devam eder:

“Bu doğru hitabı işittim, lâkin kimlerin kastedildiğini bilemedim. Bunun üzerine bütün gayretimi ortaya koydum ve Şaban ayının başlarında şehre vardım.”

Şaban ayının son on gününden Ramazan ayının sonuna kadar âlimlerden meydana gelen bir cemaatle halvete girdi. Halvetin daha ilk gününde yine hâtif-i gaybîden şu sözü işitti:

“Bu öyle bir cemiyet ve öyle latif bir beraberliktir ki âlemde bedeli, dünyada misli yoktur.”

Bu şerefli cemaat ve latif topluluk hakkında iki beyit vârid oldu. Bu iki beyitteki her kelimenin ilk harfi, kâmil zatların isimlerine işaret ediyor ve o kıymetli nefislerin pâk isimlerini haber veriyordu.

Nazım

Metinde zikredilen iki beytin mânası şöyledir:

“Zeyn üstünlüğümü artırdı, var olan paha biçilmez bir sevgi yolu üzerindedir.
Bütün izler silindiğinde sırrımı açıkladı.
Korunması gerektiği vakit onu korumuş olmak,
Şeref olarak kendisine kâfidir.”

Bu iki beyitten çıkarılan mübarek isimler şu tertip üzere sıralanmıştır:

Abdüllatif el-Kudsî, Zeynüddin el-Hâfî, Abdurrahman eş-Şureysî, Yusuf el-Acemî, Hasan eş-Şimşîrî, Mahmud el-İsfahânî, Nûreddin en-Natanzî, Ömer es-Sühreverdî, Ahmed el-Gazzâlî, Ebû Ali en-Nessâc, Ebû Ali Kerkân, Ebû Osman el-Mağribî, Ebû Ali el-Kâtib, Ebû Ali er-Rûzbârî, Cüneyd el-Bağdâdî, Serî es-Sakatî, Ma‘rûf el-Kerhî, Ali bin Musa er-Rızâ, Musa el-Kâzım, İmam Cafer es-Sâdık, İmam Muhammed el-Bâkır, İmam Zeynelâbidîn ve İmam Hüseyin bin Ali.

(Tenkitli neşri hazırlayanın notuna göre bu silsiledeki bazı isimler yazma metinde yanlış veya noksan istinsah edilmiştir. Şakâ’ik’ın aslındaki silsilede ayrıca Necîb es-Sühreverdî ile nihayette İmam Ali bin Ebû Talib de yer almaktadır. İsimlerin bir kısmı bu asıl metne göre tashih edilmiştir.)

Rivayet olunur ki sûfiyye mensuplarının ve tarikat erbabının zararı defetmek, faydayı celbetmek, kardeşlerine yardım etmek ve düşmanlarla mücadele etmek maksadıyla birtakım mânevî meşguliyetlerde bulunmaları, Şeyh Abdüllatif Hazretleri’nden zuhur etmiştir. Bunun dışında Zeyniyye tarikatında böyle bir şeye cevaz ve icazet yoktur.

Hazret-i Şeyh, sûfiyyenin tavırları, makamları ve mertebelerini anlatan bir kitap da telif etmiş ve bu esere Tuhfe adını vermiştir.

Hicrî 856 senesi Rebiülevvel ayının birinci günü, Perşembe günü, Bursa Kalesi’nde vefat etti ve kendi zaviyesine defnedildi. Münevver kabri hâlen ihtiyaç ve murad sahiplerinin ziyaretgâhıdır.

Kıt‘a

Şeyh Abdüllatif’in canına,
Allah’ın rahmeti erişsin revanına.
Himmeti erişsin padişahımıza,
Cihanın sığınağı padişahımıza.

Not: Bu metni, Muhtesibzâde Mehmed Hâkî’nin Mecma‘u’l-Eşrâf adlı eserinden tercüme ettim.

Kaynak: Muhtesibzâde Mehmed Hâkî, Mecma‘u’l-Eşrâf: Hâkî’nin Şakâ’ik Tercümesi, haz. Mehmet Yunus Yazıcı, ed. Derya Örs, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2021, s. 263-266.