Allah’ı bilen, Hakk’a vâsıl olmuş kâmil şeyh ve büyük âlim Şeyh Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ali bin Yusuf el-Cezerî. Allah ruhunu mübarek eylesin.

Hazret-i Şeyh’in adı Muhammed, künyesi Ebu’l-Hayr’dır. Hicrî 751 senesi Ramazan ayının yirmi beşinde, cumartesi günü dünyaya geldi. 764 senesinde Kur’an-ı Azîm’i bütünüyle hıfzetti ve bazı şeyhlerden yedi kıraati tamamladı. Hacca giderek Haremeyn-i Şerifeyn’i ziyaret etti. Daha sonra Mısır’a uğrayıp kıraat âlimleriyle görüştü, on, on iki ve on üç kıraat yollarını cem etti. Mısır fakihlerinden fıkıh tahsil ettiği gibi usûl, meânî, bedî‘ ve beyân ilimlerini de öğrendi. Ardından İskenderiye’ye geçti ve İbnü’s-Selâm’ın talebeleriyle görüştü. Şeyhülislâm Ebu’l-Fidâ İsmail bin Kesîr, Şeyh Ziyâeddin ve Şeyhülislâm Bulkînî kendisine fetva verme icazeti verdiler. Bundan sonra kıraat okutmaya başladı ve pek çok kimse kendisinden istifade etti.

Hicrî 793 senesinde Şam kadılığına getirildi. Fakat bu sırada bazı zalimlerin yaptıklarından büyük rahatsızlık duydu. İşledikleri zulümlere tahammül edemeyerek kadılığı bıraktı ve Anadolu’ya geçti. 798 senesinde o devrin payitahtı olan Bursa’ya geldi. Burada on kıraat üzerindeki çalışmalarını tamamladı ve kalabalık bir talebe topluluğu kendisinden faydalandı.

Daha sonra Timur fitnesi ortaya çıktı. Timur Bursa’ya geldiği zaman, 805 senesinde Şeyh’i Bursa’dan alıp Mâverâünnehir’e götürdü. Şeyh önce Keş’e, ardından Semerkand’a gitti. Bu şehirlerde de birçok kimse ondan ilim öğrendi. Timur’un ölümünden sonra, 807 senesinde Mâverâünnehir’den ayrılıp Horasan’a geçti ve bir müddet Herat’ta kaldı. Ardından Yezd, İsfahan ve Şiraz’a gitti. Talebelerinden kimi kendisinden yedi, kimi de on kıraat okudu.

Şiraz hâkimi Sultan Muhammed’in yanına vardığında, istemediği hâlde Şiraz ve civarına kadı tayin edildi. Cenab-ı Hakk’ın bir çıkış yolu ihsan etmesine kadar burada kaldı. Bir müddet sonra Basra’ya, oradan da Hicaz’a gitti. Medine’de ve Mekke’de bir müddet mücavir olarak bulundu. Medine’de bulunduğu sırada Harem şeyhi de kendisinden kıraat okudu.

On kıraate dair meşhur en-Neşr adlı eserini iki cilt olarak telif etti. Timur kendisini Mâverâünnehir’e götürdüğü sırada ise Şerh-i Mesâbîh adlı eserini yazdı ve bunu üç cilt hâlinde tertip etti.

Hicrî 833 senesinde, Rebiülevvel ayının başlarında Şiraz’da Hakk’a yürüdü. Şiraz’da kendi yaptırdığı dârülkurrâda ebedî istirahatgâhına tevdi edildi. Cenazesinde halk öylesine büyük bir kalabalık meydana getirdi ki birçok kimse izdiham içinde ezildi. Cenazeye eli yetişmeyenler, teberrük için ona dokunabilen kimselere dokunuyordu. Vefatı herkes için umumî bir musibet sayıldı. Eşraftan halka kadar bütün insanlar bir yıl boyunca onun matemini tuttular.

Şeyh’in oğullarından biri Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Muhammed el-Cezerî Ebu’l-Feth eş-Şâfiî idi. Metinde Hicrî 777 senesi Rebiülâhir ayının dördünde Dımaşk’ta “vefat ettiği” kaydedilmekle beraber, hemen arkasından çocukluğu ve tahsili anlatılmaktadır. Bu sebeple burada doğum tarihinin kastedilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Sekiz yaşında Kur’an-ı Azîm’i kaideleriyle birlikte hıfzetmiş, kıraat ilminde emsalsiz bir dereceye ulaşmıştı. Daha sonra fıkıh tahsil etmiş, bu ilme ait metinlerin çoğunu ezberlemiş, tefsir ve hadis sahasında da büyük bir maharet kazanmıştı. Devrinin fazilet sahibi âlimleri ona fetva vermek, ders okutmak ve hadis rivayet etmek hususunda icazet vermiş ve ilmî derecesine şahitlik etmişlerdi. Babası Şiraz’da bulunduğu sırada Muhammed Anadolu’ya gelmiş, burada tâuna yakalanarak vefat etmişti. Nerede vefat ettiği ise kesin olarak belirtilmemiştir.

Mütercim Hâkî burada kendi gördüğü bir rivayeti de nakleder. Filibe’de, Meriç nehri kıyısındaki meşhur Şihabüddin Paşa İmareti’nde Şihabüddin Paşa ile beraber birçok kimsenin mezarı bulunduğunu, buradaki mezarlardan biri için kendisine, “Şeyh Cezerî evlâdındandır. Seyahat maksadıyla buraya gelmiş ve burada vefat etmiştir.” denildiğini bildirir.

Şeyh’in oğullarından bir diğerinin adı da Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Muhammed eş-Şeyh Cezerî Ebu’l-Hayr idi. Şeyh onun hakkında şunları anlatır: 789 senesinde Mısır’dan döndüğü sırada dünyaya geldi. Küçük yaşta kıraat ilmini tahsil edip hıfzetti. Sonra kardeşiyle Mısır’a giderek Şâtıbî’yi ve kıraate dair diğer kitapları Mısır şeyhlerinden dikkatle okudu, meselelerini iyice zaptetti ve ilimde yüksek bir dereceye ulaştı. Daha sonra Dımaşk’a gelip Buhârî’yi baştan sona dinledi. Anadolu’ya geçerek 803 senesinde kıraat ilimlerindeki tahsilini tamamladı.

Şeyh devamla, “Anadolu’dan ayrılıp Keş kasabasına geldi ve orada bizimle buluştu. Şiraz’a beraber gittik. On kıraati yeniden okuyup bütün kaideleriyle zapt ve hıfzetti.” demektedir.

Şeyh’in bir diğer oğlu Ahmed bin Muhammed bin Muhammed bin Muhammed el-Cezerî idi. 780 senesinde Dımaşk’ta doğdu. Devrinin âlimlerinden ilim tahsil etti. Kur’an’ı bütün lüzumlu kaideleriyle hıfzetti ve hatimle namaz kılabilecek bir seviyeye ulaştı. Şâtıbî’yi ve on kıraate dair kasideyi de ezberledi. Daha sonra on kıraati yeniden, anlayarak ve tahkik ederek okudu, şeyhlerden kıraat icazeti aldı. Babasının kıraate dair telif ettiği en-Neşr ve Tayyibe adlı eserleri baştan sona okuyup ezberledi.

Sonra Anadolu’ya geldi ve Bursa’da Sultan Bayezid Han Camii’nde mütevelli oldu. Timur fitnesinin çıkması üzerine elçi sıfatıyla Sultan Nâsır’a gönderildi ve mecburen babasından ayrıldı. Ahmed Anadolu’da, babası Acem diyarında kaldı. Nihayet 827 senesinde Şeyh’e Hicaz yolculuğu nasip olunca Anadolu’ya haber göndererek oğlunu çağırdı. Ahmed Mısır’a gelerek babasıyla buluştu.

Şeyh daha sonra hacca gitti ve oğlunu Mısır’da bıraktı. Hacdan döndükten sonra 828 senesinde yeniden hacca yöneldi ve bu defa Ahmed’i de yanında götürdü. Hac tamamlandıktan sonra hep birlikte Mısır’a döndüler. Şeyh oradan Acem diyarına giderken Ahmed Anadolu’ya, ailesinin yanına döndü.

Şeyh’in bunlardan başka Ebu’l-Bekâ İsmail ve Ebu’l-Fazl İshak adlı iki oğlu, Fâtıma, Âişe ve Selmâ adlı üç kızı daha vardı. Erkek olsun kadın olsun bütün çocukları kıraat ilminde mahir, Kur’an’ı güzel ve kaidesine uygun okuyan mücevvid ve mürettiller, aynı zamanda hadis bilgisine sahip kimselerdi.

Şeyh’in oğullarından Mehmed Ebu’l-Hayr, Sultan Murad Han oğlu Sultan Mehmed Han devrinde Anadolu’ya geldi. Fatih Sultan Mehmed’in huzuruna çıktığında padişah onun büyük faziletini gördü ve kendisini Divan-ı Âlî’de nişancılığa tayin etti. Ancak bazı tiryakları kullanmaya müptelâ olduğundan sıhhati ve mizacı bozulmuştu. Sultan Mehmed Han onun hakkında şöyle dermiş:

“Eğer şeyhzâde bu hâle müptelâ olmasaydı kendisine vezirlik verirdim. Halkın işlerini tedbirde kâfi, müşavere hususunda son derece isabetli, fikri ise hastaya verilen şifa şerbeti gibi tesirli bir kimsedir.”

Şeyhzâdenin on yaşında bir kızı vardı. Onun ihtiyaçları için otuz bin filori ayırmıştı. Küçük bir oğlu için de otuz bin filori vasiyet etmişti. Şemseddin el-Fenârî’nin neslinden Ali bin Yusuf, ilim tahsili için Acem diyarına gitmiş ve Şeyh Ebu’l-Hayr’ın gelişini haber alınca onunla görüşmüştü. Ebu’l-Hayr kızını bu Ali Çelebi’ye vasiyet etti. Vefatından sonra vasiyeti yerine getirilerek kızı Fenârîzâde Ali Çelebi ile evlendirildi. Bu hanımdan Ali Çelebi’nin iki oğlu dünyaya geldi ve her ikisi de ilimde yüksek derecelere ulaştı.

Rivayete göre Şeyh Cezerî, Timur ile Mâverâünnehir’e gittiği sırada Timur büyük bir ziyafet tertip ederek bütün âlimleri davet etti. O tarihte Seyyid Şerif Cürcânî Semerkand’da müderristi. Timur sofrada sol tarafını emirlere, sağ tarafını ise âlimlere ayırmıştı. Müellif burada, kendi zamanında sol taraftaki mertebelerde dahi bir yer bulmanın büyük bir itibar sayıldığını ayrıca kaydeder.

Timur, Şeyh Cezerî’yi Seyyid Şerif Cürcânî’nin önüne geçirdi. Bu husus Seyyid Şerif’e sorulduğunda şöyle dedi:

“Öyle kıymetli bir zât ki Kitap ve sünnetten bir müşkili bulunduğu vakit Seyyid-i Kâinat’ın ruhaniyetine yönelir, müşkilleri orada kolaylaşır ve daima onunla müşavere hâlinde bulunur. Böyle bir kimse niçin öne geçirilmesin? Bilakis onun öne geçirilmesi vacip, kendisine hürmet edilmesi lâzımdır.”

Bununla beraber Seyyid Şerif’in, Sa‘deddin et-Teftâzânî’den öne geçirilmesi emredildi. Timur bunun sebebini şöyle açıkladı:

“Farz edelim ki ilim ve fazilet bakımından ikisi müsavidir. Fakat Seyyid’de nesep şerefi vardır. Bunun gözetilmesi lâzımdır.”

Sa‘deddin bu muameleden çok incindi ve kederlendi. Bu üzüntüyle hastalandı ve fazla zaman geçmeden vefat etti.

Molla Sa‘deddin, Hicrî 722 senesi Safer ayında Teftâzân’da doğmuştu. 738’de, henüz on altı yaşındayken Zencân’ı şerh etti. 748’de Telhîs’e, 757’de Risâle-i Şemsiyye’ye şerh yazdı. 758’de Türkistan’da Gülistan denilen yerde Tavzîh ve onun şerhini kaleme aldı. 768’de Akâid’i şerhiyle birlikte telif etti. 770’te usûle dair Muhtasar’ı şerh etti. Ömrünün sonlarına doğru, 789 senesinde Semerkand civarında Keşşâf üzerine yazdığı ta‘likleri temize çekti.

Nihayet Hicrî 792 senesi Muharrem ayının yirmi ikisinde Semerkand’da vefat etti. Cenazesi Serahs’a götürüldü ve aynı senenin Cemâziyelevvel ayının dokuzuncu günü, çarşamba günü defnedildi. Sa‘deddin’in ilmî şöhreti Seyyid Şerif’ten on sekiz yıl önce başlamıştı. Ömrü yetmiş yıl, Seyyid Şerif’in ömrü ise yetmiş altı yıl sürmüştü.

Kıt‘a:

Bunca nisbet, bunca taassup tamam,
İkisinin ölümüyle buldu hitam.

İnsan sanma onu, bil ki fenadır,
Kalp mülkünü kaplamışsa haset.

Başı yücelikle göklere erse,
Şöhreti âlemin güneşi olsa,

Kibrine bir de kendini beğenmek katılsa,
Ârif olan böyle kimseye “adam” demez.

Not: Bu metni, Muhtesibzâde Mehmed Hâkî’nin Mecma‘u’l-Eşrâf adlı eserinden tercüme ettim.

Kaynak: Muhtesibzâde Mehmed Hâkî, Mecma‘u’l-Eşrâf: Hâkî’nin Şakâ’ik Tercümesi, haz. Mehmet Yunus Yazıcı, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2021, s. 252-256.