Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nde 5 Eylül Cumartesi günü gerçekleştirilen program, Bâkî’nin meşhur “Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal / Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” beytiyle başladı. Katılımcıların da Bâkî’den beyitler okuduğu program, divan şiirini yaşayan bir kültür mirası olarak yeniden hatırlatan sıcak bir meclis havasında geçti.
Açılışta Bâkî’nin beş asır önce İstanbul’da yetişmiş büyük bir “İstanbul şairi” olduğu vurgulandı. Kanunî devrinde yaşayan şairin İstanbul’un Ramazanlarını, bayramlarını, sokaklarını, kayıklarını ve gündelik hayatını şiire taşıdığı hatırlatıldı.
Bâkî’nin eksik anlatılan yönleri
Prof. Dr. Dursun Ali Tökel, konuşmasında Bâkî’nin ders kitaplarında çoğu zaman “zevke ve eğlenceye düşkün rind şair” şeklinde dar bir kalıpla anlatılmasına itiraz etti. Tökel, Bâkî’nin ilmî ve manevî şahsiyetinin bu tarifin çok ötesinde bulunduğunu belirterek şairin Meâlimü’l-Yakîn ve Fezâilü’l-Cihâd gibi eserlerine dikkat çekti.
Bâkî’nin Peygamber Efendimiz’e muhabbetini eserlerinde açıkça ortaya koyduğunu söyleyen Tökel, şairin cihad ve gazanın faziletlerini kaleme aldığını, Osmanlı şairlerinin de padişahlar ve serdarlar gibi i‘lâ-yı kelimetullah şuuruyla kalem kullandığını ifade etti.

Kızılelma’dan İstanbul’a
Tökel, Bâkî’nin şiirlerinde Kanunî’nin fetihleriyle sevgili tasvirlerini bir araya getirdiğini, Karabağ, Bağdat ve Kızılelma gibi coğrafya ve mefkûrelerin şiirin içine girdiğini anlattı. Bâkî’nin bu yönüyle yaşadığı devrin siyasî ve medenî ufkunu şiirinde taşıdığı belirtildi.
Konuşmada klasik edebiyatımızla yeni nesiller arasındaki kopuşa da temas edildi. Shakespeare ile Bâkî’nin çağdaş olduğunu hatırlatan Tökel, Batı’nın kendi klasiklerini “eskimiş” görmeden yaşatmasına karşılık Türkiye’de divan edebiyatının uzun yıllar geçmişte kalmış bir alan gibi takdim edildiğini söyledi.
Bâkî’nin Fatih Camii müezzininin oğlu olarak başlayıp saraç çıraklığından müderrisliğe, İstanbul kadılığına ve kazaskerliğe yükselen hayatı da anlatıldı. Tökel, şairin Türkçeyi zirveye taşıdığını ve kendisinden sonraki pek çok ismi etkilediğini vurguladı.

“Ne sen bâkî ne ben bâkî”
Programın öne çıkan bölümlerinden biri Bâkî ile Kanunî Sultan Süleyman arasındaki münasebet oldu. Tökel, Kanunî’nin Bâkî’yi Bursa’ya sürmek istemesi üzerine şairin padişaha verdiği meşhur cevabı hatırlattı:
“Buna çarh-ı felek derler, ne sen bâkî ne ben bâkî”
Bu mısranın Bâkî’nin padişah karşısındaki şahsiyetini ve şiir kudretini gösterdiğini ifade eden Tökel, ardından Kanunî Mersiyesi’nden beyitler okuyarak divan şiirindeki fanilik, ölüm ve kulluk anlayışını anlattı.
Kültürel hafıza vurgusu
Konferansta kültürel hafızadaki kopuş da gündeme geldi. Alfabe değişikliği, klasik metinlere erişim ve geçmişle irtibat başlıkları üzerinden yapılan değerlendirmelerde, edebiyatın bir milletin tarih ve medeniyet hafızasını taşıyan temel unsurlardan biri olduğu vurgulandı.

Tökel, Bâkî’nin Fezâilü’l-Cihâd eserinden hareketle cihad, fedakârlık ve rehavete kapılmama bahislerini aktarırken, Meâlimü’l-Yakîn üzerinden de Peygamber Efendimiz’in son anlarına dair bölümleri anlattı.
“Bâkî kalır sahîfe-i âlemde adımız”
Programın sonunda Bâkî’nin,
“Minnet Hudâ’ya devlet-i dünyâ fenâ bulur
Bâkî kalır sahîfe-i âlemde adımız”
beyti okundu.

Tökel, Bâkî’nin beş asır sonra hâlâ okunmasını, büyük eserlerin sahibini ölümden sonra da yaşatmasının bir misali olarak değerlendirdi. Konuşmanın ardından kürsü dinleyicilere açıldı ve katılımcılar Bâkî’den çeşitli beyitler okudu.
Baran Dergisi




