İ'lâ-yi Kelimetullah davasını ve gaza mefkûresini hayat tarzı haline getiren bu pervasız yiğitler, asırlar boyunca destansı cesaretleriyle cihan devletinin sarsılmaz kılıcı olmuş ve düşmanlarının yüreğine büyük bir korku salmıştır…

Osmanlı'nın büyümesi ve Akıncı Ocağı'nın kökleri

Osmanlı Devleti'nin Anadolu'dan çıkıp üç kıtaya yayılan büyüme sürecinde, İ'lâ-yi Kelimetullah hedefine hizmet eden Akıncı Ocağı'nın payı büyüktür. Bu teşkilat, savaşlarda ordunun önünden giderek yolları açan, keşif yapan ve düşmanı yıpratan disiplinli alperenler topluluğuydu. Tarihî süreçte Viyana'dan Macaristan ovalarına kadar her bölgede devletin sınırlarını genişleten sofistike bir istihbarat ve taarruz kuvveti olarak görev yapmışlardır. İlk hafif süvari birliklerinin temellerini, Osman Gazi döneminde İslâm'ı seçen ve emrindeki tecrübeli savaşçılarla Osmanlı saflarına katılan Gazi Köse Mihal Bey atmıştır. Orhan Gazi dönemindeki düzenli yaya ve müsellem birliklerinin kuruluşuna kadar devletin büyümesindeki ana askerî gücü bütünüyle bu atlılar oluşturmuştur. Gazi Evrenos Bey'in teşkilatçı zekâsıyla kurumsallaşan bu kurum, I. Murad döneminde Kapıkulu ocaklarının tesis edilmesiyle tamamen sınır boylarındaki (serhad) operasyonlara yönelmiştir. Devlet, sınır güvenliğini rastgele yerel aşiretlere bırakmak yerine liyakati tescillenmiş ve babadan oğula geçen büyük akıncı hanedanlarına vererek son derece merkeziyetçi bir yapı kurmuştur.

Ocağa kabul şartları, hiyerarşi ve Akıncı defterleri

Akıncı Ocağı'na katılım katı kurallara ve incelemelere tabi tutulurdu. Bu teşkilata yalnızca kökeni Osmanlı’dan olan cengâver gençler kabul edilirdi; böylece sınır boylarındaki kültürel bütünlük ve devlete olan mutlak bağlılık en üst seviyede tutulurdu. Adayların kusursuz binicilik yeteneğine ve üstün silah kullanma becerilerine sahip olmaları gerekirdi. Seçim aşamasında adayın yaşadığı bölgenin imamını, köy kethüdasını veya dürüstlüğüyle bilinen muteber bir şahsı kefil göstermesi zorunluydu. Ocağa alım süreci bizzat Akıncı Beyi'nin şahsi onayıyla gerçekleşirdi; nitekim sınır ötesinde yapılacak bir hatanın tüm birliğin güvenliğini tehlikeye atma potansiyeli yüksekti. Kanunnameler uyarınca defterlere sadece soydan gelen akıncı ailelerine mensup kişilerin kaydı yapılırdı.

Devlet, bu birlikleri bürokratik yapısında "Akıncı Defterleri" adıyla detaylı kütüklerde kayıt altına alırdı. Günümüze ulaşan ve Sofya ile İstanbul'daki arşivlerde korunan 1472, 1560 ve 1586 tarihli defterlerde (bilhassa 625 numaralı tapu tahrir defterinde), sancaklara bağlı akıncıların kendi isimleri, baba adları, eşkâlleri ve kefilleri eksiksiz yazılıdır. Bu hayati görevi yerine getirdikleri için olağan vergilerden bütünüyle muaf tutulmuşlardır. Teşkilatın komuta kademesinde onbaşı, subaşı, binbaşı ve seferlerin lojistiğini yöneten "toyca" (taviçe) unvanlı idareciler bulunurdu. Bu hiyerarşinin en üst makamı sancak beyi rütbesindeki Akıncı Beyi idi ve emirleri doğrudan padişahtan veya sadrazamdan alırdı. Yüz kişinin altındaki küçük çaplı sızma ve keşif operasyonlarına çete veya potera, yüz kişiyi aşan seferlere haramilik, bizzat Akıncı Beyi'nin sancağıyla komuta ettiği büyük operasyonlara ise akın denirdi. Bu büyük seferlerde elde edilen esirlerin ve ganimetlerin devlet payını hesaplayan pençikçi başı adlı maliye memurları da yer alırdı.

Stratejik görevler ve istihbarat ağı

Sınır boylarındaki kalelerin etrafında yaşayan akıncılar, savaş vaktinde ordunun öncü gücü ve beşinci kolu olarak faaliyet gösterirdi. Düşman coğrafyasının dağlarını, vadilerini ve geçitlerini karış karış ezberleyen, Macarca ve Sırpça gibi bölge dillerini akıcı konuşan bu birlikler; ordudan dört beş gün önce düşman topraklarına sızarak istihbarat toplar ve ordunun geçiş rotasını çizerdi. İlerleyiş sırasında düşman erzak depolarını ve stratejik köprülerini tahrip ederek karşı tarafı lojistik açıdan tamamen çökertirlerdi. Kale fetihlerinde intihar komandosu işlevi gören "Serdengeçti" veya "Dalkılıç" adlı özel birlikler, kargaşa çıkararak kapıları içeriden açar ve kuşatmanın kilidini kırarlardı.

Teçhizat, hayat tarzı ve deliler zümresi

Akıncılar, manevra kabiliyeti olağanüstü yüksek, süratli ve dayanıklı Türkmen atları kullanırlardı. Sefere çıkarken yanlarında daima yedek atlar bulundururlar, menzilleri bu atları değiştirerek aşarlardı. Savaş alanında esnekliği ve hızı korumak adına hafif giysiler (kurt derisinden kızıl börk, cepken, şalvar) giymeyi tercih ederlerdi. Silah donanımları eğri Türk kılıcı, mızrak, kalkan, ok, yay ve eyer kayışına astıkları "bozdoğan" adlı gürzlerden oluşurdu. Geçimlerini savaşlarda elde ettikleri ganimetlerle idame ettirirler, beslenmelerinde koyun pastırması, pirinç ve kavurma gibi hafif erzakları tüketirlerdi.

Akıncı Ocağı'nın içinde, düşman psikolojisini daha savaş başlamadan çökertmeyi hedefleyen "Deliler" adlı muazzam bir fedai zümresi yer alırdı. Bu pervasız yiğitler; kurt, ayı, leopar postları giyer, sırtlarına devasa kartal kanatları takar ve düşmanın üzerine cenk sesli aslanlar gibi atılırlardı. Gözünü budaktan sakınmayan bu kahramanlar, Avrupa ordularında travmalara sebep olurdu.

Meşhur Akıncı hanedanları ve manevî iklim

Osmanlı'nın Balkan fetihlerinde Evrenosoğulları, Mihaloğulları, Malkoçoğulları ve Turahanoğulları gibi köklü akıncı aileleri tarihî bir misyon üstlenmişlerdir. Evrenosoğulları Arnavutluk ve Yunanistan'da, Mihaloğulları Sofya ve Semendire havalisinde, Malkoçoğulları (bilhassa Bali Bey ve Yahya Paşa) Silistre ve Macaristan'da, Turahanoğulları ise Mora yarımadasında eşsiz zaferlere imza atmışlardır. Bu aileler askerî başarılarının yanında inşa ettikleri camiler, köprüler ve vakfiyelerle bölgenin Türkleşmesini ve İslâmlaşmasını kalıcı hale getirmişlerdir.

Akıncıların dünyasında tasavvufi bir derinlik hakimdi; "Yazılan gelir başa" teslimiyetiyle şehadeti Allah'a vuslat kabul ederler, ölümü büyük bir arzuyla beklerlerdi. Sarı Saltuk, Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) ve Demirci Baba gibi Bektaşî ve Vefaî dervişlerinin manevî rehberliğinde Hristiyan tebaaya yönelik istimâlet (gönül alma) politikası uygulayarak fethettikleri kalpleri İslâm'a ısındırmışlardır. Akıncıların cenkleri ve bu manevi iklim, Prizrenli Sûzî Çelebi'nin Mihaloğlu Ali Bey'i anlattığı "Gazavât-nâme" adlı eserinde sanat ve didaktik yönleriyle ebedileştirilmiştir.

Yergöğü köprüsü faciası ve Akıncı Ocağı'nın sonu

Avrupa içlerinde asırlarca devletin vurucu gücü olan bu şanlı ocak, 1595 yılındaki Yergöğü Köprüsü (Köprü Faciası) olayında büyük bir yıkım yaşadı. Veziriazam Koca Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Eflak seferinden dönerken, Sinan Paşa'nın devlet payı ve serdar hakkı (ganimet tahsilatı) için köprü başına tahsildarlar dikmesiyle geçiş saatlerce gecikti. Bu gecikme sonucunda Eflak Voyvodası Mihai Viteazul komutasındaki düşman ordusu ana birliğe yetişti. Düşman topçularının ahşap köprüyü vurarak parçalamasıyla, Tuna nehrinin kuzey yakasında sıkışan on binlerce kahraman akıncı ve akıncı atı düşman ateşi altında şehadet şerbetini içti.

Bu elim hadise teşkilatın insan gücünü eriterek ocağın fiilen sonunu getirdi; sınır güvenliği görevleri zamanla Kırım Tatarlarına devredildi ve Akıncı Ocağı nihayet 1826 yılında bütünüyle ilga edildi.

Dr. Kâzım Albayrak’tan Büyük Doğu Akıncıları Ankara İl Başkanlığında seminer
Dr. Kâzım Albayrak’tan Büyük Doğu Akıncıları Ankara İl Başkanlığında seminer
İçeriği Görüntüle

Baran Dergisi