Amel sahibi âlim, kâmil fazilet sahibi, hürmete layık ve bilgili Mevlâ, ilmin kabı (Cerâbü’l-İlm) diye tanınan Celâleddin oğlu Hızır Beg. —(Hızrî)—.

Sözü edilen zat, Rum diyarının (Anadolu) Sivrihisar adındaki kasabasında yetişip büyümüştür. Babası söz konusu kasabada kadı (hâkim) olması vesilesiyle ilimlerin temellerini babasından okumuştur. Daha sonra âlimlerden Molla Yegân’ın hizmetine yetişip aklî ve naklî ilimleri ve dönemin diğer yaygın ilimlerini ondan öğrenip tamamlamıştır. Ayrıca onun kızını da nikahına alarak doğru yolda olan pek çok evlat sahibi olmuştur.

Daha sonra adı geçen beldede müderris olmuş, ilimlerin tamamına derin bir sevgi duyup şiddetli bir öğrenme arzusuyla garip fenler ile şaşırtıcı ilimlerden sayısız uzmanlık elde etmiştir. "Mevlânâ Fenârî’den sonra garip ilimlere hâkim, ondan daha bilgili ve üstün bir kimse dünyaya gelmemiştir" diye naklederler.

Rivayet olunur ki Sultan Mehmed Han’ın saltanatının ilk dönemlerinde garip ilimlerde ve şaşırtıcı marifetlerde derin bilgisi olan bir şahıs gelir. Âlimler ile birlikte padişahın huzurunda toplandıklarında hepsini susturup haksız çıkarır. Bunun üzerine Sultan Mehmed Han bu duruma kırılıp öfkelenerek: "Şu benim yönetimim altındaki ülkede bu şahsa cevap verecek bir kimse yok mudur?" diye buyurur. Kendisine Mevlânâ Hızır Beg’i tavsiye ederler.

Söz konusu zat o sırada henüz genç olup hünkâr kulları (saray görevlileri) kıyafetinde gezmekteymiş. Padişahın emri bu şekilde çıkınca, sultanın huzurunda o şahısla bir araya gelip münazara etmeleri kararlaştırılır. İkisi birlikte gelip divan-ı hümayunda padişahın huzurunda toplanırlar. O şahıs Hızır Beg’i görüp görünüşüne bakınca, henüz çok genç olduğunu görüp tebessüm eder. Bunun üzerine Hızır Beg padişahın huzurunda dikkatini toplayıp o şahsa: "Tebessüm edilecek yer değildir, dünyanın sığınağı olan padişahın huzurudur; sorunu sor, cevabını al!" diyerek taş atan bir söz söyleyince o şahıs söze gelip sorularını birer birer sorar. Hızır Beg de o şahsın ileri sürdüğü iddialara edep usulü üzere latif ve yerinde cevaplar verir.

Karşı tarafın söyleyecek sözü kalmayıp sıra Hızır Beg tarafına gelince; her biri hiç işitilmemiş on altı ilim dalından birer soru sorar. O şahıs hepsine değil, tek bir soruya bile cevap veremeyip yenilgiye uğrar. Padişah hazretleri aşırı sevincinden ve duyduğu büyük zevkten birkaç defa kalkıp oturarak memnuniyetle münazarayı dinler. Hızır Beg’e ihsan edilen bol hediyelerden sonra kendisine Bursa’da Sultan Murad Han Medresesi’ni verir.

Burada hoş ilim meclisleri kurulmuş; âlimlerden Molla Kestellî ve Ali el-Arabî bu mecliste yer alırken Hoca-zâde ile Hayâlî de kendisinin müzakereci yardımcıları (muîdleri) imiş. Bu derecede parlak bir ilim meclisi Rum diyarında başka hiçbir müderrise nasip olmamıştır.

Sözü edilen Mevlânâ bütün vaktini ilim ve ibadete harcayan, ilim ve fenlerin tamamına vakıf, çabuk kavrayan, hafızası güçlü, aklı ve tabiatı dosdoğru bir kimse olup; ilimle aşırı meşguliyetinden dolayı "Cerâbü'l-İlm" (İlim Kabı) lakabıyla anılırmış.

Daha sonra İstanbul fethedildiğinde ilk kadı kendisi olmuştur. Kadı iken hicri sekiz yüz altmış üç (863) senesinde vefat etmiştir. Çeşitli şiir türlerine yeteneği olduğundan, akait konularına dair Kasîde-i Nûniyye’yi nazmetmiş ve şiirinde büyük bir titizlik göstermiştir. Söz konusu kasideyi Mevlânâ Hayâlî güzelce şerh etmiştir. Başka bir Nûniyye kasidesi daha nazmedip onu Ucâletü'l-Leyleteyn diye adlandırmıştır. İlk beyti şudur:

"Ayrılık yüzünden sevgiliye olan özlemim, doğu ile batı arasındaki mesafe kadar arttı."

Kasideyi tamamlayıp padişaha gönderir. Ulaştığında Mevlânâ Gürânî de orada hazır bulunup kasideye baktığında "zâde" kelimesinin geçişsiz (lâzım) bir fiil olduğu, geçişli (müteaddî) kullanılamayacağı, ancak manadan geçişli olmasının anlaşılabileceği yönünde itiraz eder. Padişahın emriyle bu itirazı kasidenin arkasına yazıp cevap istemek üzere tekrar şaire gönderirler.

Şair bu itirazı görünce, itiraza cevap olarak altına şu ayeti yazar:

"Kalplerinde hastalık vardır, Allah da onların hastalığını artırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı onlar için elem verici bir azap vardır." (Bakara, 2/10)

Bu ayet durumun doğrudan cevabı olmasının yanı sıra, belagatli bir ince nükte de içermektedir. O tarihte Hacı Hasan-zâde, şairin (Hızır Beg'in) talebelerinden imiş. Olayı işittiğinde der ki: "Sultanım, cevapta şu ayet de ilave edilseydi daha güzel olmaz mıydı?:

'Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer. Ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanlarını artırır ve yalnız Rablerine dayanıp güvenirler.' (Enfâl, 8/2)"

Hızır Beg, Hacı Hasan-zâde’nin bu sözünden son derece memnun olup kendisini takdir etmiştir.

Ancak asıl şaşılacak durum şuradadır ki: Gürânî hazretleri gibi bu kadar fazilet ve irfan sahibi bir zattan, geçişliliği güneş gibi açık olan bir kelime hakkında böyle bir sorunun sadır olmasıdır. "Sorana mezhep sorulmaz" dedikleri gibi, fikri kuvvetini buna bağlamak da gerekmez gibi anlaşılmaktadır.

Not: Bu metni, Muhtesibzâde Mehmed Hâkî’nin Mecma‘u’l-Eşrâf adlı eserinden tercüme ettim.

Kaynak: Muhtesibzâde Mehmed Hâkî, Mecma‘u’l-Eşrâf: Hâkî’nin Şakâ’ik Tercümesi, haz. Mehmet Yunus Yazıcı, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2021, s. 285-286.