Billâh ariflerinden, Allah’a vasıl olan şeyhlerin büyüğü, Zeynüddin el-Hâfî diye tanınan Şeyh Ebû Bekr Muhammed bin Muhammed’dir.

Horasan vilayetinin Hâf kasabasında, hicretin 751. yılı Rebîü'l-evvel ayının on beşinde dünyaya gelmiştir. Zâhirî ve bâtınî ilimleri kendisinde toplamış, şerîat-i şerîfe kemaliyle riayet etmiş, tarikat yollarını tamamlayarak olgunların en olgunu (ekmel-i kümmelîn) mertebesine erişmiş ve yüce makamlar ile keşif ve kerametler sahibi olmuştur. Tasavvuf yolunu Şeyh Nûrüddin Abdurrahman el-Mısrî’den alarak bütün memleketlerde insanları irşat etme iznine (icazetine) sahip kılınmıştır.

Adı geçen Şeyh Nûrüddin mektuplarında şöyle buyurmuştur: "Mezkûr Şeyh Zeynüddin, halvete hak kazanıp gaybi varidatların gelmesine liyakat elde ettiğinde; benimle Cenâb-ı Hak ve Feyyâz-ı Mutlak arasında yedi gün süren her zamanki halvet durumumuz vardı. Adı geçenin halvete girmesine ve en yüce makamlara ulaşmasına istihare eledim. Hak celle şânuhu ve behera burhânuhu (şânı yüce ve delilleri parlak olan Allah), zikredilen yedi günün dördüncü gecesinde kendi lütfunun kemaliyle mükâşefe kapılarını ve keşif keramet kapılarını tamamen Şeyh Zeynüddin’e açtı. Bütün kayıtlar ve kör düğüm olmuş müşkilatlar bir anda defolup gitti; yedi günün sonunda hakiki tevhidin parıltıları ortaya çıktı ve cemü'l-cem' makamına ulaştılar. Cenâb-ı Hak’tan en büyük ricamız odur ki, bu yüce halleri ve ulu kerametleri onun şerefli zatında daimî bir bekā ile baki kılsın; onu daima etkilere (etkıyâya) imam ve tertemiz kullara (asfiyâya) uymaya layık önder eylesin.

Şeyh hazretlerinden şöyle rivayet olunmuştur: "Kitap icazeti aldıktan sonra Horasan’a sefer edip icazetnâmeyi Bağdat’ta unutmuştum. Bir müddet sonra Mısır diyarına göç ettiğimde, şeyh hazretlerinin vefat etmiş olduğunu buldum. Halvetlerine girdiğimde, bana verdikleri icazetnâmeyi aynen yazılmış hâlde buldum. Aradan bunca uzun müddet ve uzak zaman geçip akıp gitmiş olmasına, halvet kapısı daimi surette açık bulunmasına ve gece gündüz gürültülü-patırtılı halk kalabalığı ziyaretlerinde olmasına rağmen; icazetnâmeyi aynen yerinde bulup zayi olmadığından —ki hususiyle icazetnâmeyi zayi edip tekrar icazetnâmeye muhtaç olarak gelmiş olsaydım— bu durum mahz-ı velayet ve şüphe götürmez bir keramettir.

Ve yine şeyh hazretlerinden şöyle rivayet edilmiştir: "Şeyhim Şeyh Nûrüddin hazretleri mübarek taclarını fukaradan bazı zayıf kimselere giydirdikten sonra Bağdat’a sefer ettiklerinde bu tacı fakire ihsan etmişlerdi. Bir kimse o tacı minnet ederek benden aldı. Dervişlerimiz arasında öteden beri var olan mürvet gereği, vermemeyi münasip görmeyip vermiş idim. Ancak rüya aleminde tac önüme gelip ağlayarak ve yalvararak şöyle dedi: 'Birkaç azimü’ş-şan (yüce değerli) kimse beni giyip onların şerefiyle müşerref olayım diye adlarını bir bir zikretti. Şimdi sen beni harabati bir fasıka verdin, bu laik midir?' dedi. Ben de bunun üzerine ertesi gün bir arkadaşımla kalkıp tacı verdiğim o şahsın yanına gittim. Gördüm ki sarhoş ve kendinden geçmiş, alemden bîhaberdir. Bunun üzerine arkadaşım varıp tacı o şahsın başından aldı, dönüp gittik.

Şeyh hazretleri tarikat erbabının öncüsü ve hakikat erlerinin özüdür. Hicretin 838. yılında Şevval ayının ikinci gecesinde Hakk’ın civarına (rahmetine) vasıl olmuştur.

Not: Bu metni, Muhtesibzâde Mehmed Hâkî’nin Mecma‘u’l-Eşrâf adlı eserinden tercüme ettim.

Kaynak: Muhtesibzâde Mehmed Hâkî, Mecma‘u’l-Eşrâf: Hâkî’nin Şakâ’ik Tercümesi, haz. Mehmet Yunus Yazıcı, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2021, s. 268-269.