Şehirlerin de tıpkı insanlar gibi ruhları vardır; o ruhla yaşarlar. Çimentonun keşfi, o ruha kezzap döktü ve bundan böyle tüm şehirler beton yığınlarına dönüştü ve kendi ruhlarını öldürdü.

Artık ne sokak ne mahalle ve ne de şehir kültürlerinden bahsediliyor. Zira bunların hepsi silinip gitti. Yerleşilen her bir apartman, her katında ayrı dilin konuşulduğu, kimsenin kimseyi tanımadığı Babil Kulesi’ni andırıyor.

Devasa aile yapıları küçüle küçüle asgari seviyeye indi ve yalnızca karı-kocadan ibaret kaldı. Hesapta, çağdaşlaşıp medeni olmuştuk; beldelerimiz şehir planlayıcılarının, evlerimiz mimarların ellerinde mutena (seçkin) semtler ve lüks konutlardan oluşacaktı.

İmarlı beldelerde yaşayan insanımız müreffeh olacaktı. Tam tersi oldu; ruhsuz, beton yığınları haline getirdiğimiz şehirlerimizdeki insanlarımızı da mezkûr beton yığınları arasında öldürdük.

Ruhsuz, ölü şehirlerde ömür törpüleyen, yılgın, bezgin, mutsuz kuru kalabalıklar.

Dünyanın incisi sayılan şu İstanbul’u, doyumsuz-muhteris yöneticiler ve müteahhitler eliyle ne hale getirdiğimiz cümle alemin malumudur. Belli ki bu şehrin planları, burada sağlıklı hayat sürdürülemesin, insanları çile çeksin diye diye çizilmiş.

Adamını bulan arsasına yüzde 100 imar alma yarışına girmiş. O imarları alanların ve verenlerin gözlerini öylesine hırs ve tamah bürümüş ki, yaşamak için elzem olan nefes almayı ne kendileri için ve ne de gelecek nesilleri için düşünmeden gökdelenleri diktiler.

Park-bahçe, yeşil alan, koru, mesire yeri, ormanlar talan edilip üzerlerine beton döküldü.

Sözde şehirleşme adına tüm bu kepazelikler sergilenirken asıl konu unutulmuş; fay hatları üzerinde inşa edilen bu yapılar depreme dayanıklı yapılmamış.

On binlerce binanın yıkılıp yeniden yapılması gerekiyor.

Zira tüm bu binalar, içinde oturanların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmakta! 7 ve daha üstü bir depremde, üst üste yaşayan bu insanlar, oturdukları binaların altında kalacaklar.

Üstat Necip Fazıl ‘Evim’ şiirindeki dizeleriyle, dün ile bugünün mukayesesini gözler önüne serer:

“Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!

Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!

Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada...

Garanti yok sen gibi faniye sigortada!

Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!

Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!

Bir köşende annanem, dalgın Kur’an okurdu;

Aşk olsun, mekânın cennet olsun Üstün ağabey Aşk olsun, mekânın cennet olsun Üstün ağabey

Ve karşısında annem sessiz gergef dokurdu.

*

Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.

Ölçülü uzaklıkta yakın beraberlikler...

Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;

Komşuluk, mana ve ruh, ne varsa heder oldu;

Bir yeni nesil geldi üst üste binenlerden;

Göğe çıkayım derken, boşluğa inenlerden...

*

Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!

Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!”

Sayın Erdoğan, ‘Yatay mimari’ diye yırtına dursun; lafını kimselere anlatamadı.

Kanaatimizce, önümüzdeki yerel seçimlerdeki adaylarda aranılması gereken birinci özellik, liderlerinin sözüne kulak vermeleri ve yatay mimaride ısrar etmeleridir.

Fuat Bol, Hürriyet