Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri kitabından
1. Kayseri'de Gizli Kur'an Eğitimi ve Şiddet
1940'lı yılların başında Kayseri'nin Hacılar nahiyesinde, camilerde veya kamuya açık alanlarda din eğitimi yasaklandığı için Müezzin Mehmet Efendi evinde gizlice çocuklara Kur'an öğretmektedir. Ancak bu durum ihbar edilince karakol komutanı olan Gedikli Başçavuş, yaşlı müezzini karakola çağırır. Müezzin burada fiziksel şiddete maruz kalır ve tehdit edilir. Olayın ardından hoca, öğrencilerini ağlayarak evine gelmemeleri konusunda uyarmak zorunda kalır.
Alıntı:
"Mehmet Efendi'yi karakola çağırarak yaşına başına bakmadan dayak atıyor ve kesin bir dille faaliyetini durdurmasını emrediyor... Akabinde Mehmet Efendi kuşluk vakti alışıldığı üzere evine gelen mahallenin tüm çocuklarına ağlayarak, 'Bir daha kendisine gelmemelerini; çünkü evinin gözetlendiğini ve kendisinin de çok kötü dayak yediğini ve uyarıldığını' söylüyor."
Kaynak: Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 140.
2. Kur'an-ı Kerim'i Koyunların Yününde Saklamak
Nevşehir/Niğde civarında yaşayan Mehmet Günek'in çocukluk hatıralarına göre, o dönemde Kur'an eğitimi üzerindeki baskı o kadar yoğundur ki, eğitim gizlilik içinde yürütülmektedir. Şükrü Efendi'den gizlice ders alan çocuklar, hocalarının sıkı tembihleri üzerine jandarmaya yakalanmamak için Kur'an-ı Kerim'i ve cüzlerini hayvanların üzerinde saklayarak taşıma yöntemini geliştirmişlerdir.
Alıntı:
"Mehmet Amca okula gidemediğini ama babasının mahallelerindeki Şükrü Efendi’ye kendilerine Kur'an öğretmesini rica ettiğini... hatta Kur'an'a geçtikten sonra Hoca’nın sıkı sıkı tembihleyerek Kur'an'ı koyunlarında gizleyerek götürüp getirdiklerini ifade ediyor."
Kaynak: Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 142-143.
3. Kitapların Dereye Dökülmesi ve Yasaklar
İskenderun'un Azganlık köyünde 1938 ve sonrasında yaşananları anlatan Mehmet Duran, jandarmaların köylere gelerek çocukların derslerini kontrol ettiğini belirtir. Elif cüzlerinin yasaklanması üzerine çocuklar ezberden okumaya çalışırlar. Baskı o dereceye varır ki, Salih Hoca isimli bir din görevlisi, evindeki Arapça kitapların suç unsuru sayılmasından korkarak onları imha etmek zorunda kalır.
Alıntı:
"Daha sonra Türk jandarmaları gelip dersleri kontrol ediyorlardı. Bir de Hatay Türkiye’ye katıldıktan sonra babamın halasının oğlu olan Salih Hoca vardı. Eski kitaplarını evlerinin öte tarafındaki dereye, murt çalısının dibine dökmüştü. Kitapları gördüğümüzde 1939-1940 yıllarıydı. Hepsi Arapçaydı."
Kaynak: Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 174.
4. Van'da Jandarma Baskısı ve Kur'an Yakma
Durum Tasviri:
Van'ın Gürpınar ilçesine bağlı Topsakal köyünden Sıddık Dinç, o dönemde Doğu'da yaşanan baskıların boyutunu anlatırken jandarmanın tutumuna dikkat çeker. Jandarmaların ibadethanelere saygısızca girdiği, halkı aşağıladığı ve evlerde bulunan dini kitaplara karşı sert uygulamalar yaptığı, hatta bu kitapları toplayıp yaktığı ifade edilmektedir.
Alıntı:
"Arapça ezan ve ibadet devam ederdi. Arada jandarma köye gelip ayakkabılarla camiye girip hem bize hem dine hakaretler yağdırsa da, evinde Kur’an-ı Kerim gördüklerine işkence etse de, Kur’an-ı Kerim’leri toplayıp yaksa da, durum diğer yerlere göre iyi sayılırdı."
Kaynak: Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 104.
5. Mecburen Okunan Türkçe Ezan ve Dağılan Cemaat
Dönemin imamlarından Yakup Duman, resmi baskı nedeniyle ezanı Türkçe okumak zorunda kaldığını, ancak içindeki tepki nedeniyle zaman zaman Arapça okumaya teşebbüs ettiğini belirtir. Jandarma korkusunun hâkim olduğu bu ortamda, cemaatin camilere küstüğü ve ibadetlerini evlerinde yapmayı tercih ettiği anlatılmaktadır.
Alıntı:
"O zaman imamdım. Hatta ben de ezanı Türkçe okuyanlardan biriydim. Bunu istemeyerek yapıyordum, çünkü mecburduk. Bazen inadına ezanı Arapça okumaya başlar, minareden jandarma arabasını görünce hemen değiştirir, Türkçe olarak devam ederdim... O dönemde camiler garip kalmıştı. Cemaat iyice azalmıştı... Halk camilere adeta küsmüştü."
Kaynak: Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 76.
6. Türkçe Ezanın Hedefi ve Namazın Dili
İmam Hızır Cankurt, halkın Türkçe ezan uygulamasına gösterdiği büyük tepkiyi ve bu uygulamanın arkasındaki niyeti sorgulamaktadır. Cankurt'a göre, bu süreç sadece ezanla sınırlı kalmayıp, halkı Kur'an'dan ve Arapça aslından uzaklaştırmayı hedeflemiş, hatta namaz surelerinin de Türkçeleştirilmesi gündeme gelmiştir.
Alıntı:
"Türkçe ezan uygulamasına bizim gördüğümüz kadarıyla insanların çok tepkisi vardı... Fakat 'Türkçe okunsun, milletimiz anlasın' şeklindeki gerekçede, aslında çok büyük bir hile var. Bütün gayeleri Arapçayı unutturmak, ortadan kaldırmaktı... Hatta Kur'an'ın Türkçe okunmasını isteyenler, mesela... 'diye Türkçe namaz kılsak' diye soranlar var..."
Kaynak: Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 105.
7. Bayram Namazında Jandarma Baskısı
Durum Tasviri:
Elazığ'da yaşanan olayda, Mevlüde Uçar'ın dedesi Muharrem Hoca, bayram namazını kıldırmak üzereyken jandarmaların fiziksel baskısına maruz kalır. Jandarmalar hocayı omuzlarından bastırarak zorla oturtur ve "Tanrı uludur" demesi için tehdit eder. Hoca, cemaat ile asker arasında kanlı bir çatışma çıkmaması için ağlayarak bu dayatmaya boyun eğer.
Alıntı:
"Muharrem dedem namaz kıldırmak için ezan okumaya, yani minarede değil, cemaatin ortasında ezan okuyup kamete geçer geçmez jandarmalar omuzlarına bastırıp çöktürüyorlar yere. 'Tanrı uludur diyeceksin, Türkçe okuyacaksın' [diyorlar]... 'Mehmed'im oturun yanıma, ben zaten yorgunum, bu işi yapamam, siz oturun kargaşaya fırsat vermeyin' diyor... Recep dedem bu işi yapıyor ama ağlaya ağlaya yapıyor (Türkçe ezan okuyor)."
Kaynak: Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 190-191.
8. Karakol Korkusu ve Boşalan Camiler
Durum Tasviri:
İzmir'in Kemalpaşa ilçesine bağlı Ulucak köyünde, caminin hemen bitişiğindeki karakolda köylülerin sudan sebeplerle sabahlara kadar dövülmesi, halkı camiden uzaklaştırmıştır. İbrahim Arı'nın tanıklığına göre, bu korku atmosferinde camiye kimse gitmezken, görevli hoca bile "Tanrı uludur" sözlerini inanmadan, zoraki ve hızlıca okuyup kaçmaktadır.
Alıntı:
"Köyün çarşısında büyük bir cami vardı, hemen bitişiğinde de karakol... 1950 öncesi hemen hemen tüm köy erkekleri havadan sudan sebeplerle karakola alınıp sabahlara kadar falakaya yatırılır... Bu şartlar altında kimse, karakola görünüp fişlenmemek için camiye gitmezdi... Bir gün top atıldıktan sonra gördüm ki, caminin içinden omuzu sarkmış siyah cübbeli bir hoca çıktı... hemen bir dakikanın içinde, çabucak ve kimsenin duymayacağı bir sesle sözüm ona ezan okudu: 'Tanrı uludur...'"
Kaynak: Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 176-177.
9. Takke Yırtma ve Başa Katran Sürme Cezası
Hatay İskenderun doğumlu Mehmet Kılınç, çocukluk yıllarında şapka ve kıyafet kanununun uygulanışındaki sertliği anlatmaktadır. Jandarmaların çocukların giydiği geleneksel başlıklara (tellik/takke) dahi tahammül etmediğini, bunları gördükleri yerde yırttıklarını, hatta saçı olan çocukların başlarına ceza olarak katran sürdüklerini belirtmektedir.
Alıntı:
"Hatta çocukluğumda hatırlıyorum tellik (takke) giydiğini Jandarma görürse çıkarıp yırtarlardı. Saçın varsa ona da katran sürerlerdi. Herkes buna tepkiliydi. Haklı diyen hemen hemen yoktu."
Kaynak: Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 158.
10. Kadınların Kıyafetine Müdahale ve Fiziksel Taciz
Cevdet Coşkun Aydın, dönemin kolluk kuvvetlerinin kadınların geleneksel giysilerine (başörtüsü ve peştamal) müdahale ettiğini aktarmaktadır. Bir olayda, jandarmanın bir kadının örtüsünü ve belindeki peştamalı zorla çekip alması sonucu kadının kıyafetsiz kaldığı, bunun üzerine kadının jandarmaya vurarak tepki gösterdiği anlatılmaktadır.
Alıntı:
"Kadınların başörtüsüne ve bellerindeki peştamallarına da karışıyorlardı. Hatta bizim köyde bir kadının başındaki örtüyü jandarma çıkarmış, belindeki peştamalını da çekince -o zaman bel lastiği yoktu- kadın öylece üryan kalakalmış. Pehlivan gibi bir kadınmış, jandarmaya bir vurmuş, yere yığılmış."
Kaynak: Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 164.
11. Şapka Takmamak İçin Köye Kaçış
Giresun Tirebolu'dan Ömer Odabaşoğlu, şapka kanunu çıktığında kasabadaki zengin ve dindar insanların şapka takmamak için evlerini terk edip köylere sığındığını anlatır. Ayrıca o dönemde halka yönelik muamelenin çok sert olduğunu, memur ile vatandaş arasındaki uçurumu ve en ufak bir kazanın bile hakaret sayılarak cezalandırıldığını ifade eder.
Alıntı:
"Öyle bir kanun vardı ki, bir memurun yakasından bir düğme koparsa hakaretti. Halktan birisi gelse, memura şu işim var dese hemen terslerdi... Yine Menderes öncesi dönemde kıyafette de zorlama vardı. Şapka değiştiği zaman, 'Hacı' derlerdi, kasabanın zenginlerinden biri evini terk etti... Başına şapka koymamak için kaçtı köye."
Kaynak: Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes: Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), 163.





