Samimiyet; daha ileri ifadesiyle ihlâs, ruhumuzun ana direği... Her şey onun üstünde durur. İman, ahlâk, fikir, hamle, hakikat...
Onun içindir ki, Kur’anda, içinden tevhit sırrının tüttüğü, büyük, namütenahi büyük, fakat kelimede ve hecede çok küçük sûrenin ismi «İhlâs»tır.
Denilebilir ki, samimiyet, hak ve hakikatin üçüncü bududu... Onu kaldırın; bütün varlık, muşambadan tiyatro dekorlarına dönsün ve ortada hacim diye bir şey kalmasın..
İnsanoğlunun faaliyet şubelerinde samimiyet, oluşun, akla hitap edici bütün şartlarına hâkim tek ruh faktörüdür. Göz gibi bir şey... Üstüne perde inmiş bir göz karşısında, hakikat, istediği kadar kıvrımlaşsın; gören olmadıktan sonra...
Hakikat görülmeyince geriye bir şey kalır mı?
Milletlerin hayatında bütün çürüme ve alçalma devirleri, istilâya açık kal’alar gibi, evvelâ samimiyet burcunun yıkılmasıyle başlar. Cemiyet hisarında bu burç yıkılınca kalblerle dudaklar arasındaki mesafe alabildiğine açılır; ve ortada, yalnız nefsini kandıran veya nefsine kanan, zalimler ve kandığını göstermeye veya kanmadığını gizlemeye çalışan kölelerden başka bir sınıf kalmaz.
Eski bir hâkimden fevkalâde bir hatıra dinlemiştim:
–Erzurumda hâkimdim. Şahit olarak bir umumhane kadınını dinlemem icap etti. Galiba bu felâkete yeni düşmüş, ilk defa hâkim huzuruna çıkan, güya mahcup bir kadın... Kendisine, namusu üzerine yemin etmeye hazır olup olmadığını sordum. Şu cevabı verdi: Mesleğimi biliyorsunuz hâkim bey; kabul ederseniz yemin edeyim!
Ve eski hâkim ilâve etmişti:
–Hayatın birçok sahasında bir orospu kadar samimi olamayan nice kahraman taslaklarını görüyoruz!
Ben devlet makamında bulunsaydım, eski hâkimin bu hâtırasını ve kıymet hükmünü, salonlara, yatak odalarına, gazete idarehanelerine, dershanelere, ibadethanelere, ticarethanelere hattâ helalara; hâsılı insanların yalnız ve toplu halde girdiği her yere astırırdım.
Çerçeve, Necip Fazıl Kısakürek, s.75-76





