Padişahlara nasihat eden mürşid: Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri
Osmanlı’nın XVI. asrın ikinci yarısından XVII. asrın ilk çeyreğine uzanan devrinde yaşayan Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, medrese tahsili görmüş bir âlim, kadılık ve müderrislik vazifelerinde bulunmuş bir ilmiye mensubu, Celvetiyye yolunun pîri, şair ve müellifti. Üsküdar’da kurduğu dergâh halktan ulemaya ve devlet ricalinden padişahlara kadar geniş bir çevrenin müracaat ettiği irşad merkezi hâline geldi. III. Murad’dan IV. Murad’a uzanan dönemde hükümdarlarla doğrudan temas kurdu, devlet adamlarına nasihatte bulundu ve ardında Osmanlı tasavvuf hayatını asırlarca etkileyecek bir mektep bıraktı.
Medrese tahsiliyle başlayan hayat
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri 1541 yılında Şereflikoçhisar’da dünyaya geldi. Çocukluk yıllarını Sivrihisar’da geçirdi ve ilk tahsilini burada aldı. Ardından dönemin ilim merkezi İstanbul’a giderek Küçük Ayasofya Medresesi’nde öğrenim gördü. Tefsir, hadis, fıkıh ve diğer İslâmî ilimlerde yetişti. Tahsilini tamamladıktan sonra devrin tanınmış âlimlerinden Nâzırzâde Ramazan Efendi’nin muîdi, yani bugünkü ifadeyle yardımcısı oldu. Henüz medrese yıllarında tasavvuf çevreleriyle de irtibat kurmuş, Küçük Ayasofya Camii şeyhi Nûreddinzâde Muslihuddin Efendi’nin sohbetlerine devam etmişti.
Nâzırzâde Ramazan Efendi’nin vazifeleri sebebiyle Hüdâyî Hazretleri’nin hayatı İstanbul’la sınırlı kalmadı. Hocası Edirne Selimiye Medresesi’ne müderris, ardından Mısır ve Şam’a kadı olarak tayin edildiğinde Hüdâyî Hazretleri de onunla beraber bulundu. Mısır yıllarında Halvetiyye’nin Demirtaşiyye koluna mensup Kerîmüddin el-Halvetî’den tasavvuf terbiyesi gördü. Böylece daha ileride bütün hayatının merkezine yerleşecek olan tasavvuf, onun dünyasına kadılık vazifesinden çok önce girmişti.
Bursa yılları ve hayatındaki büyük değişim
1573 yılında Mısır’dan dönen Hüdâyî Hazretleri Bursa’daki Ferhâdiye Medresesi’ne müderris, Câmi-i Atîk Mahkemesi’ne de nâib tayin edildi. Hocası Nâzırzâde ise Bursa mevleviyetine getirildi. Böylece Hüdâyî Hazretleri otuzlu yaşlarının başında Osmanlı ilmiye teşkilâtı içinde itibarlı bir mevkie sahip olmuştu. Medresede ders veriyor, mahkemede vazife yapıyor, önünde yükselmeye açık bir ilmiye kariyeri bulunuyordu.
Bursa’ya gelişinin birkaç yıl ardından Nâzırzâde Ramazan Efendi’nin vefatı Hüdâyî Hazretleri üzerinde derin tesir bıraktı. Zaten gençlik yıllarından itibaren tasavvuf meclislerine devam eden Hüdâyî Hazretleri, bu dönemde Bursa’nın büyük mutasavvıflarından Muhyiddin Üftâde Hazretleri’ne intisap etti ve resmî vazifelerinden ayrıldı. Halk arasında bu geçişe dair pek çok menkıbe anlatılmıştır. Kadı iken önüne gelen bir dava, servetini dağıtması, Bursa sokaklarında ciğer satması yahut dergâhta ağır hizmetlerde bulunması gibi anlatılar tasavvuf literatüründe geniş yer tutar. Tarihî bakımdan açık şekilde takip edilebilen husus ise onun kadılık ve müderrislikten ayrılarak Üftâde Hazretleri’nin terbiyesine girdiği ve yaklaşık üç yıllık bir seyrüsülûk devresinin ardından irşad icazeti aldığıdır.
Bu dönüşüm, Hüdâyî Hazretleri’nin ilim hayatından çekilmesi manasına gelmedi. Daha sonraki yıllarda tefsir ve hadis okutması, camilerde vaaz vermesi ve çok sayıda eser kaleme alması bunun açık göstergesidir. Onun hayatında değişen esas unsur, ilmin terk edilmesi değil, ilmin tasavvufî terbiye ve irşad vazifesiyle birleştirilmesiydi.
Üftâde Hazretleri’nin halifesi oldu
Üftâde Hazretleri’nin yanında seyrüsülûkünü tamamlayan Hüdâyî Hazretleri, şeyhi tarafından memleketi Sivrihisar’a halife olarak gönderildi. Burada yaklaşık altı ay kaldıktan sonra yeniden Bursa’ya döndü. Ancak dönüşünün ardından Üftâde Hazretleri’nin vefatıyla karşılaştı. Bundan sonraki yıllarda Rumeli’ye geçti, Trakya ve Balkanlar’ın çeşitli bölgelerinde bulundu ve nihayet İstanbul’a yerleşti.
İstanbul’a yerleşmesinde Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi’nin desteği etkili oldu. Hüdâyî Hazretleri Küçük Ayasofya Tekkesi’nde yaklaşık sekiz yıl şeyhlik yaptı. Aynı dönemde Fâtih Camii’nde vaaz verdi, tefsir ve hadis dersleri okuttu. Bu devre, onun İstanbul’un ilmî ve tasavvufî çevrelerinde tanınmasının hızlandığı dönemdi. Medrese tahsili, kadılık tecrübesi ve Üftâde Hazretleri’nin yanında aldığı tasavvuf terbiyesi, Hüdâyî Hazretleri’ni yalnız tekke çevresine hitap eden bir şeyhten çok daha geniş tesir sahasına sahip bir şahsiyet hâline getirdi.
Üsküdar’da bir irşad merkezi
Hüdâyî Hazretleri 1589 yılında Üsküdar’da daha sonra kendi adıyla anılacak dergâhın arsasını satın aldı. İnşasına aynı yıl başlanan tekke 1595 yılında tamamlandı. Zaman içerisinde cami, tevhidhâne, derviş hücreleri, mutfak, yemekhaneler, çeşmeler ve diğer hizmet bölümlerinin eklenmesiyle geniş bir külliye ortaya çıktı. Burası Celvetiyye tarikatının merkez âsitânesi hâline geldi.
Hüdâyî Dergâhı’nın ehemmiyeti yalnız tasavvufî faaliyetlerden kaynaklanmıyordu. Dergâh, İstanbul’un farklı kesimlerini aynı çatı altında buluşturan güçlü bir merkezdi. Ulema, devlet adamları, esnaf, halk ve saray çevresinden birçok kişi buradaki sohbetlere iştirak ediyordu. Sadrazam Kayserili Halil Paşa, Dilâver Paşa, Hoca Sâdeddin Efendi, Şeyhülislâm Hocazâde Esad Efendi, Okçuzâde Mehmed Şâhî Efendi ve Nev‘îzâde Atâî gibi çok farklı mevkilerde bulunan isimlerin Hüdâyî Hazretleri’nin çevresinde bulunması, onun tesir sahasının genişliğini gösteriyordu.
Hüdâyî Hazretleri 1599’da Fâtih Camii’ndeki vaizlik vazifesini bırakarak Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nde perşembe günleri vaaz vermeye başladı. Sultan Ahmed Camii’nin 1616’daki açılışında ilk hutbeyi okuyan kişi de Hüdâyî Hazretleri oldu. Daha sonra burada her ayın ilk pazartesi günü vaaz vermeyi kabul etti. Böylece onun irşad faaliyeti Üsküdar’daki dergâhla sınırlı kalmadı, İstanbul’un büyük camilerine kadar yayıldı.
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’ni Osmanlı tarihindeki diğer pek çok mutasavvıftan ayıran hususlardan biri, padişahlarla kurduğu güçlü münasebettir. III. Murad, I. Ahmed, II. Osman ve IV. Murad dönemlerinde sarayla irtibat hâlinde bulundu. Padişahlara ve devlet ricaline mektuplar yazdı, gerektiğinde onları açık biçimde ikaz etti. IV. Murad’ın Eyüp Sultan’da yapılan kılıç kuşanma merasiminde bizzat bulunarak saltanat kılıcını kuşattı. Ferhad Paşa’nın Tebriz Seferi’ne de katıldı.
Bu münasebeti yalnız sarayla kurulan bir yakınlık şeklinde değerlendirmek Hüdâyî Hazretleri’nin konumunu eksik bırakır. Onun padişahlara gönderdiği mektuplar, hükümdarı İslâmî ölçülere göre ikaz etmeyi irşad vazifesinin parçası saydığını gösterir. III. Murad’a yazdığı mektuplarda padişahı şeriata riayete, takvaya, adalete, Sünnet’i ihyaya ve halka merhametli davranmaya çağırıyordu. Bir mektubunda padişaha, “Allah ve Rasûlü’nün biricik arzusu, zulmün kaldırılıp adâletin ikamesidir” diye sesleniyor, başka bir mektubunda halkın hükümdardan şefkat ve merhamet beklediğini hatırlatıyordu.
Hüdâyî Hazretleri’nin bu mektuplarında dikkat çeken nokta devlet ile din hayatını birbirinden koparmamasıdır. Ona göre hükümdarın vazifesi yalnız toprakları idare etmek, orduyu yönetmek veya devlet hazinesini kuvvetlendirmek değildi. Adaletin tesis edilmesi, zulmün kaldırılması, halkın korunması ve şer‘î ölçülerin gözetilmesi de doğrudan hükümdarın mesuliyetindeydi.
I. Ahmed, Genç Osman ve IV. Murad devri
Hüdâyî Hazretleri ile I. Ahmed arasında yakın bir münasebet bulunuyordu. Sultan Ahmed’in ona duyduğu hürmet kaynaklarda geniş biçimde yer alır. Hüdâyî Hazretleri sarayla irtibatını sürdürürken maddî bağımsızlığını korumaya da dikkat etti. Kendisine sunulan bazı hediyeleri kabul etmediği, kabul ettiklerini ise dergâh ve vakıf hizmetlerinde kullandığı nakledilir. Bu tavır onun saray üzerindeki tesirinin maddî menfaate dayanan bir münasebet olmadığını gösteren hususlardan biri olarak aktarılmıştır.
II. Osman devrinde de Hüdâyî Hazretleri padişahla irtibatını devam ettirdi. Genç Osman’ın hacca gitme düşüncesine karşı çıktığı, devletin içinde bulunduğu şartlar sebebiyle bu yolculuğu uygun görmediği kaynaklarda nakledilir. Dönemin siyasî şartları göz önüne alındığında mesele sıradan bir seyahat meselesi değildi. Yeniçeri ocağı ile padişah arasında gerilim giderek yükseliyor, devlet merkezinde ciddi bir iktidar mücadelesi yaşanıyordu. Genç Osman’ın 1622’de yeniçeriler tarafından öldürülmesi Osmanlı tarihinin en büyük siyasî kırılmalarından biri oldu. Hüdâyî Hazretleri bu çalkantılı dönemi doğrudan yaşayan isimler arasındaydı.
Genç Osman’ın ardından çocuk yaşta tahta çıkan IV. Murad’ın kılıç kuşanma merasiminde de Hüdâyî Hazretleri yer aldı. Böylece genç padişahın saltanatının başlangıcında dönemin en itibarlı dinî şahsiyetlerinden biri olarak onun yanında bulundu. Kaynakların aktardığına göre IV. Murad da Hüdâyî Hazretleri’nin dergâhına giderek kendisiyle görüşüyordu. Hüdâyî Hazretleri’nin hayatının son yılları, Osmanlı merkezinde yeniçeri baskısının, devlet adamları arasındaki mücadelelerin ve siyasî karışıklıkların yoğunlaştığı böyle bir devreye rastladı.
Celvetiyye yolu
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, Celvetiyye tarikatının kurucusu kabul edilir. Celvetiyye, kök itibarıyla Halvetî gelenekten gelen ve Üftâde-Hüdâyî silsilesi üzerinden müstakil bir hüviyet kazanan tasavvuf yoludur. “Celvet” kavramı, sûfînin yalnız inzivada kalmasını değil, mânevî terbiyesini tamamladıktan sonra yeniden insanların arasına dönerek irşad ve hizmetle meşgul olmasını ifade eder.
Bu anlayış Hüdâyî Hazretleri’nin kendi hayatında açık biçimde görülür. Dergâhta inzivaya çekilmiş bir şeyh portresinden ziyade camilerde vaaz veren, tefsir ve hadis okutan, devlet adamlarına mektup yazan, padişahlarla görüşen, vakıflar kuran ve toplumun farklı kesimleriyle temas hâlinde bulunan bir mürşid vardır. Celvetiyye’nin ilerleyen asırlarda özellikle İstanbul, Bursa, Balkanlar ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yayılması da bu irşad anlayışının devamı oldu.
Hüdâyî Hazretleri vefat ettiğinde çok sayıda halife yetiştirmişti. Halifeleri vasıtasıyla Celvetîlik geniş bir coğrafyaya taşındı. Sonraki asırlarda yetişen Bursalı İsmail Hakkı gibi güçlü âlim ve mutasavvıflar da bu geleneğin içerisinde yer aldı. Üsküdar’daki Hüdâyî Âsitânesi uzun yıllar Celvetiyye’nin merkezi olarak faaliyet gösterdi.
Âlim, müellif ve şair
Hüdâyî Hazretleri’nin tesiri sohbet ve irşad faaliyetleriyle sınırlı değildi. Arapça ve Türkçe yaklaşık otuz eser kaleme aldı. Tasavvuf, tefsir, hadis, ahlâk, vaaz ve irşad meselelerini ele alan bu eserlerin çok sayıda yazma nüshasının günümüze ulaşması, eserlerinin Osmanlı ilim ve tasavvuf çevrelerinde geniş biçimde okunduğunu göstermektedir.
Türkçe eserleri arasında Divân-ı İlâhiyyât, Tarîkatnâme, Mektûbât, Nesâih ve Mevâiz, Mi‘râciyye ve Necâtü’l-garîk fi’l-cem‘ ve’t-tefrîk öne çıkar. Mektûbât, özellikle devlet anlayışını ve sarayla münasebetini görmek bakımından önemlidir. Eserde III. Murad başta olmak üzere padişahlara ve devlet adamlarına yazılan çok sayıda mektup yer alır. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin verdiği bilgiye göre bir nüshada 152 Türkçe ve yaklaşık 22 Arapça mektup bulunmaktadır.
Arapça eserleri arasında Hayâtü’l-ervâh ve necâtü’l-eşbâh, el-Fethu’l-ilâhî, Tecelliyât, et-Tarîkatü’l-Muhammediyye, Fethu’l-bâb ve ref‘u’l-hicâb ve el-Mecâlisü’l-va‘zıyye bulunmaktadır. Üftâde Hazretleri’nin sohbetlerinde tuttuğu notlardan oluşan Vâkıât da Hüdâyî Hazretleri’ne nispet edilen en önemli eserlerdendir.
Şairlik tarafı da onun irşad faaliyetinin bir başka cephesidir. İlâhilerinde dünyanın geçiciliği, nefs terbiyesi, Allah sevgisi, Peygamber Efendimiz’e muhabbet ve kulluk şuuru gibi tasavvufun temel meselelerini işlemiştir. Divân-ı İlâhiyyât içerisinde 250’den fazla ilâhinin bulunduğu belirtilmektedir. Şiirleri sonraki Celvetî şeyhlerince okunmuş, bestelenmiş ve pek çok şair tarafından bunlara nazireler yazılmıştır.
1628'de Üsküdar'da vefat etti
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri 1628 yılında İstanbul’da vefat etti. Kaynaklar tarihi Safer 1038 olarak verir. Kabri, ömrünün önemli bir bölümünü geçirdiği Üsküdar’daki Hüdâyî Külliyesi içerisindedir. Vefatının ardından Celvetiyye, yetiştirdiği halifeler vasıtasıyla faaliyetini sürdürdü ve Hüdâyî Âsitânesi İstanbul’un en önemli tasavvuf merkezlerinden biri olmayı devam ettirdi.
Onun Osmanlı tarihindeki yeri yalnız “meşhur bir mutasavvıf” sıfatıyla açıklanamaz. Medresede yetişmiş, müderrislik ve kadılık yapmış, tasavvuf yoluna girdikten sonra ilmî faaliyetlerini devam ettirmiş, tefsir ve hadis okutmuş, eserler kaleme almış, Celvetiyye gibi asırlar boyunca yaşayacak bir tasavvuf mektebinin merkez şahsiyeti olmuş ve devletin en üst makamındaki isimlere doğrudan nasihat edebilmiş bir âlim ve mürşiddi.
Hüdâyî Hazretleri’nin Üsküdar’da bıraktığı miras da bu bütünlüğün eseridir. Cami, tekke, imaret, vakıf hizmetleri ve yetişen talebeler etrafında şekillenen yapı, ölümünün ardından da yaşamaya devam etti. 1850’de çıkan büyük yangında külliyenin önemli kısımlarının zarar görmesinin ardından Sultan Abdülmecid tarafından yeniden inşa ettirilmesi, Hüdâyî Hazretleri’ne karşı saray ve halk nezdindeki hürmetin iki asır sonra dahi sürdüğünü gösteriyordu.
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri böylece XVI. ve XVII. asır Osmanlı dünyasında âlim, kadı, müderris, mutasavvıf, mürşid, müellif ve şair kimliklerini aynı hayat içerisinde birleştiren, ilmî ve mânevî nüfuzu halktan saraya kadar ulaşan müstesna şahsiyetlerden biri olarak tarihteki yerini aldı.