Hatıra: Elveda güzel Candy Hatıra: Elveda güzel Candy

Önce Büyük Doğu-İbda’nın kısaca tanımını verelim. Necip Fazıl, “Büyük Doğu, İslâmiyetin emir subaylığıdır…” diyor… Salih Mirzabeyoğlu ise “İbda yürüyen Büyük Doğu’dur…” diyor. Bunlar fikriyatın şekil ve usul açısından tanımları oluyor. Muhteva olarak Büyük Doğu-İbda’yı mimarları üzerinden şöyle tanımlanmaktadır: “Necip Fazıl, İslâm’a muhatap anlayışın dünya görüşünün “nasıl”ını, Salih Mirzabeyoğlu ise bu dünya görüşünün yürütücü ayağı olarak “niçin” cephesini sistemleştirmiştir. Biri ağırlıklı olarak “nasıl”, diğeri ağırlıklı olarak “niçin” davası. Bir misalle izah edecek olursak: Namazı kılma şeklimiz “nasıl” davasıdır. “Peki niçin namaz kılarız?” diye sorduğumuzda “niçin” davası ortaya çıkar. Her ikisi de lüzumludur ve birbirini tamamlar. Bundan dolayı Büyük Doğu-İbda, bir ayniyetin birbirinden ayrılmaz ve birbirine denk iki kanadıdır, denmektedir.

Yüz cildi Necip Fazıl, 70 cildi Salih Mirzabeyoğlu’na ait olmak üzere 170 cilt külliyat olan Büyük Doğu-İbda, mâlumat da denen bilgi yükü veya kütüphanenin raflarını süsleyen kitaplar değil, irfan denen içselleştirilmiş bilgi ile toplum ve devlet inşa etmenin plan, proje ve tatbiki/aksiyonudur. Kan ve çile ile yoğurulan bu eserler her şeyden önce bizim kalbimize hitap etmektedir.

Büyük Doğu-İbda’ya Umumî Bakış dedik… Fikriyatın tanıtıcı vasıflarıyla bu mevzuyu açıklamaya çalışacağız, bazen de zıddından davayı delillendireceğiz… Büyük Doğu-İbda, kendimize ve çevremize bir bakıştır, bir başka deyişle eşya ve hâdiselere bir bakış ve kâinat muhasebesi demektir. Tarihe bakış da buna dahildir ve bizi yakından ilgilendirdiği için yakın tarihe gitmeliyiz. Bunun için bilhassa 20. asrın başına bakmamız gerekiyor. Zira çağımızı şekillendiren ve bizi hâlen derinden etkileyen, mesela içinde yaşadığımız Batıcı rejim, İslâm âleminin başsız kalışı, Filistin meselesi gibi hâdiselerin kaynağı o asırdadır. Bundan dolayı hesaplaşmanın köklerine inmeliyiz.

20. asrın başlarında Osmanlının yıkılışı ve Cumhuriyet rejiminin kuruluşu gerçekleşmiştir. Bu kritik dönemi anlamak için anahtar şahsiyet Abdülhamid Han olup Necip Fazıl bunu, “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır.” şeklinde ifade etmiştir. Abdülhamid’i deviren İttihat ve Terakki zihniyeti daha sonra laik ve Batıcı çizgide bir rejim kurmuştur. Bu arada İslâmî bir zuhur maalesef gerçekleşmemiştir. “Tarihe mâna veren hâlihazırdaki insan düşüncesi” olduğuna göre Büyük Doğu-İbda’nın tarihi mânalandırması bizim için geriye ve ileriye gidişte pusula değerindedir. İslâm’ın tarih anlayışında peygamberlerin merkezde olduğunu ve Mirzabeyoğlu’nun, “Peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı.” tezini de hatırlatalım.

Her şey zıddıyla kaimdir. Hak ve bâtıl var, dost ve düşman var. Dostumuzu ve düşmanımızı tanımak zorundayız. Allah Kur’ân’da, “Ey iman edenler…” diye hitap ederken, başka âyette, “Ey inkâr edenler…” diye zıddını yani düşmanını ifade ediyor. “Allah için sevgi, Allah için buğz” ölçüsü mâlum. Bu ölçüye binaen Necip Fazıl, baş nefret kutbu ve baş muhabbet kutbunu işaretlemiş ve sistemini ona göre kurmuştur. Büyük Doğu-İbda’ya göre baş muhabbet kutbu Allah Resulü ve onun vârisleri olurken, baş nefret kutbu ise şeriata savaş açan Put Adam ve onun şürekası Batıcı taife olmaktadır. Necip Fazıl’ın Put Adam isimli bir eseri olduğu ve bu kişinin kim olduğunun resmî kurumlara bakınca hemen anlaşılacağını da hatırlatalım. Demek ki Büyük Doğu-İbda’nın tarih muhasebesi yapması yanında temel bir vasfı da ortaya çıkıyor. Büyük Doğu-İbda, dostu ve düşmanı tanımaktır.

Tarih muhasebesi ile dost ve düşmanı tanımayı belirttik. Ancak en başta Büyük Doğu-İbda’nın kendimizi tanımak ve kendimize tutulan bir ayna olmak rolü olduğunu belirtelim. Şimdi bunu açalım. Necip Fazıl “iman ve aksiyon” diyor ve öncelikle Müslümanların his dünyasını inşa etmek istiyor. Bu da nefs muhasebesi demektir ki Büyük Doğu-İbda, “Ben kimin, ölüm nedir?” sorularına verilmiş cevaplar olarak, çağımızda nefs muhasebemizin vasıtasıdır. Kâinat karşısında duruşumuz, Allah ile münasebetimiz tabii ki cemiyet ile ilişkilerimiz bunun içinde yerini bulmaktadır. Büyük Doğu-İbda’da büyük cihat ile küçük cihat birbirinden ayrılmaz bir şekilde yürümektedir. Hâli yaşamak, geçmiş ve gelecek gibi hâtıra ve hayal değildir, harekettir, aksiyondur, ameldir. Onun için ânın hakkını vermeli, hâtıra ve hayalde yaşamamalıyız. Hâtıra ve hayal ancak âna, ândaki aksiyona katkı sağlıyorsa alınabilir. Muhammed Pârisâ Hazretleri şöyle buyuruyor: “Gafil halk, kesik ve bitik, yorgun ve argın bir lâf eder. Yarın olsa da bir iş işlesem…Bilmez ki bugün, dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiş ki yarın işlesin?..”[3]

Necip Fazıl, “Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır.”[4] hadisini eserlerinde çokça zikreder[5], Salih Mirzabeyoğlu ise aksiyon cephesini örgüleştirmede ve hareketin sistemini kurmada ilk ve tek olan İdeolocya ve İhtilâl eserinde, ideolocya ile yaşamak’ın ayniliğini gösterir, bunun için görev, siyasî duruş, değişim yolunu belirlemek, hareketi temellendirmek, ihtilalci teşkilât ve kadronun ilkelerini verir.[6]İslâm aksiyonunu isteyen her gencin bu kitabı sindirerek okuması gerekir. Bu minvalde kısaca şunu söyleyelim ki İslâmlaşalım, demokratikleşmeyelim. Demokratik imkânları kullanmak başka paradigmayı benimsemek ise bambaşka bir şeydir…Paradigmayı benimseyen Müslüman olabilir mi?.. Paradigmayı eleştirdiğimizde ise yolumuz Büyük Doğu-İbda ile kesişir.

Mirzabeyoğlu’nun altını çizdiği bu vazifelerin hiçbirinden uzak duramayız. Uzak durursak düşmanların saldırılarına karşı silâhsız ve savunmasız kalırız. Demek ki Büyük Doğu-İbda, Müslümanın kuşanması gereken şuuru olduğu gibi aynı zamanda onun savunma ve taarruz aracıdır. Hem gaye hem vasıtadır. Bilhassa kavganın şiddetlendiği durumlarda siyasîlerin Büyük Doğu-İbda’nın dil ve söylemine büründüklerini görmekteyiz ki aslolan bunun her daim olması ve toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu’nun oturtulmasıdır. Aksi halde Müslümanlara rahat yüzü yoktur ve kazanımlar da kaybedilme yoluna gidebilir. Demek ki Büyük Doğu-İbda, bağlılarını nefs muhasebesine davet ederken, diğer cemaatlerden farklı olarak İslâm’ın iktidarı için içtimaî, siyasî, ahlâkî, iktisadî bir cemiyet modeli ortaya koyuyor, Müslümanlara ne yapacaklarına dair alternatif sunuyor. Tabiî ki Müslüman çağından mesuldür şuurunda olanlara…İslâmcılık, dernekçilik, dervişçilik oynayanlara değil…

Büyük Doğu-İbda’nın şeriat-tarikat-hakikat makamı ile ilgisinden biraz bahsedelim. Önce bu üç kavramla ilgili şunu ifade edelim ki tarikat ve hakikat, geniş mânada şeriat tanımının içindedir, ondan ayrı bir şey değildir. “Şeriat, İslâmdır” diyoruz ya, o mânada. Bu mevzuu, Büyük Doğu-İbda’nın temel referansı İmâm-ı Rabbânî Hazretleri tarafından “Hakikat, şeriatın hakikatinden ibarettir.”[7] diyerek bir noktada cemetmiştir zaten.

Geniş mânasıyla ifade edersek, Hz. Adem’den kıyamete kadar dinin heyet-i mecmuası şeriattır. Asr-ı saadetten sonra ihtiyaca binaen zuhur eden mezhepler de şeriattır. Yine Asr-ı saadetten sonra teşekkül eden dergâh-tekke türü yapılar şeriat kurumlarıdır. Keza ulema zinciri şeriatı yürütmüştür. İslâm’a muhatap anlayış ve onun aksiyonu olan Büyük Doğu-İbda da şeriattir, şeriatten olduğu için şeriattir. Başta söyledik, Büyük Doğu, İslâmiyetin emir subaylığıdır… Yekpâre bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesidir…Şer’î deliller hiyerarşisi ise bellidir. Kur’ân, Sünnet, İcma-ı Ümmet, Kıyas-ı Fukaha. Bu hiyerarşi, Ehl-i Sünnet’in dört temel kaynağı bu şekildedir. Bunda şüphe yoktur. Zira deliller hiyerarşisini değiştirmeye kalkmak, dinin esasını zedelemeye yol açar.

“Şeriat-tarikat-hakikat” derken, şeriatı dar mânada yani, “ibadât, muamelât, ukubât” mânasında almış oluyoruz. Bu mânada şeriatte “seninki senin, benimki benim” anlayışı vardır. Tarikatta ise “seninki senin, benimki de senin.” anlayışı, hakikat makamında ise “Ne seninki senin, ne benimki benim” anlayışı vardır. Büyük Doğu-İbda ise şeriatten kıl taviz vermeyen bir dünya görüşü olduğu için şeriatı, malı ve canı ile cihat ettiği ve esasen nefs muhasebesi temelinde olduğu için tarikati ve hikemiyat temelinde yükseldiği için aynı zamanda hakikat makamını temsil etmektedir. Bu dava hem zâhiri cephe olarak şeriat, hem bâtınî cephe olarak tasavvuf, ikisi bir arada, birbiriyle tam âhenk ve bilhassa şeriate mutlak intibak halinde benimseyenlerin yoludur…

Bu mevzuu şöyle de hülâsa edebiliriz. Şeriat zâhirdir, tarikat bâtındır, hakikat ise Hak ile halkı birlikte müşahededir. Hak ile halkı birlikte müşahede noktası “cemü’l-cem-hakikatlerin hakikati” dedikleri makamdır. Yeryüzünde Hakkın iktidarını kurmaya aday olan Büyük Doğu-İbda’nın, “İstikbal İslâm’ındır.” inancını pırıldatması ve gözünün büyük İslâm inkılabında olması onun temel vasıflarıyla alâkalıdır. Demek ki Büyük Doğu-İbda, şeriatın zâhirine sımsıkı bağlı olarak ve tasavvuf ahlâkına da sahip olarak hakikatin hakikati dedikleri makamdadır.  

Bir diğer vasfa geçelim. Büyük Doğu-İbda, büyük İslâm stratejisi ve buna bağlı olarak siyaset-i şer’iyyeyi temsil etmektedir. Siyaset deyince günlük politika değil, İslâm’ın leh ve aleyhindekileri bilmek anlaşılmalıdır. İmâm-ı Âzam Hazretlerinin ahlâk ve ontolojiyi içine alan fıkıh tanımının da “Kişinin leh ve aleyhindekileri bilmek.” şeklinde olduğunu sadece hatırlatıp geçelim. İslâm’ın leh ve aleyhindekileri yani dostu ve düşmanı bilmek için de strateji gerekiyor. Çağımızda İslâm hangi noktalardan savunulacak, nasıl bir strateji ve taktik geliştirilecek, fikir ve hareket, hedef ve vasıta ilişkileri nasıl olacak vs.? Öyle bir siyaset ve strateji ki Müslümanların emekleri bir havuzda toplansın, faaliyetler kendi başınalıktan kurtulsun ve “tek bir ordu” hâline gelinsin!

İbda’nın mücadele tarihinden misallendirelim. 12 Eylül öncesinde komünist-ülkücü kamplaşmasında mukaddesatçı gençliğin Mirzabeyoğlu tarafından Akıncı ismi altında demetlenmesi, 12 Eylül darbesinde Akıncı Güç mensuplarının Askerî Kışlalarda işkence görmesine rağmen Gönüldaş Yayınları çaba ve direncinin gösterilmesi, 1986-1987’de türban kavgasını İbda’cı gençlerin ateşlemesi ve peşinden zuhur eden cepheler dönemi, Ayasofya gösterileri, Karar, Ak-Doğuş ve Taraf dergileri, 1990 döneminde cephelerin faaliyetlerini artırması, Körfez Savaşında Amerika’yı protesto gösterileri, 28 Şubat’a direnen yegane hareket olarak İbda cephelerinin varlığı, Mirzabeyoğlu’nun hapsedilmesi ve 1999 Metris isyanları, verilen ağır cezalar, şehitler, gaziler.. Bütün bunlar İbda’nın siyasî duruşundan bazı misallerdir. Bunları artırmak mümkün olup bu minvalde “gerektiği yerde gerekeni yapma” ilkesi ve “kendinden zuhur diyalektiği”ni zikredebilirim. İbda’nın fikrî yapısına paralel olarak siyasî çizgisinin de istikrarlı olduğu mücadele tarihinde görülmektedir.

Yukardaki misallere bakarak biraz da gıpta ile “İbda çizgisinde neden savrulmalar ve siyasî zikzaklar olmuyor?” diye sorulabilir. Bunun sebebi, fikrî yapısının sağlamlığı ve “siyaset için siyaset” değil, “sisteme bağlı siyaset” ilkesini benimsemesidir. Bu fikriyat, stratejik ilkeleri de içermektedir. Eğer bazı İbda mensuplarının hareket ve eylemi İbda fikriyatına uymazsa onlar tabii olarak dışlanır, bu fikriyat içinde hayatiyet bulamaz. İbda’nın istikrarlı siyasî çizgisine bir misal olarak, Fettoş’un 80’li yıllarda münafık olarak yaftalanması, yine o yıllarda İrancıların “mut’a çocuğu” olarak damgalanması ve 1990’da Körfez Savaşı’nda Amerika’ya karşı Saddam’ın desteklenmesi hususları verilebilir.

Bu sohbetimizde Büyük Doğu-İbda’nın hem fikir hem hareket yönüne değiniyoruz. Zaten bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Bu minvalde şunu ifade edelim ki İbda’nın stratejisine göre “eylem için eylem” değil, “fikir için eylem” geçerlidir ve buna “harekete fikrin damgasını vurmak” da denmektedir. Bundan dolayı bir İbda’cı hâdiseleri seyredici olamaz. Ancak pörsüyenler, heyecanını yitirenler müstesna. Zaten “kendinden zuhur”, her şartta kendi mânamızı fışkırtma marifeti demektir.

İbda’nın tanıtıcı vasıflarından biri de Batı dünyasını bütün oluş sırları ve olamayış hikmetleriyle süzgeçten geçirmiş olmaktır. Bu da düşmanı iyi tanımak demektir. Üstad Necip Fazıl, ‘Düşmanı tanımadan dost tanınır mı?’ Düşmanı tanımak dostu tanımanın yüzde 99’udur. Ve buraya yine Allah için kızmak, Allah için sevmek düsturu çıkıyor. Düşmanı olmayan Müslüman, ‘Müslüman değildir!”[8] diyor. Düşman bizi diri tutar ve aksiyon vesilemiz olduğu için sıçrama yapmamıza vesile olur. Devletler ve hareketler savaş ve mücadele azmi ile büyür. Tekâmül için zorlukların katkısı inkâr edilemez… Batı’yı onun baş çilesi ve Üstad’ın tabiriyle insanoğlunu Homongolas’a çevirici makine bilmecesini de en derinden çözmüş olmayı, Büyük Doğu-İbda’nın tanıtıcı yedi vasfından[9] biri olarak burada hatırlatalım.

İbda’nın tanıtıcı vasıflarından bir diğeri de Üstad’ın “15. İslâm asrının yenileyicisi” diye sıfatlandırıp “İslâmda estetik planı başa alsın.”[10] diye tavsiye veya emirleridir ki İbda’nın temel eseri İbda Diyalektiği’nde, “En çarpıcı ve cezbedici estetik ölçüleriyle pırıldamak zevk ve gayesine ermiş olmak”[11] diye işaretlenmektedir. Demek ki bütün iş ve hareketimizde bir estetik kaygı taşımalı, faaliyetlerimizin sunuş şekline yani tebliğe, hassaten telkin diline dikkat etmeliyiz.

Fikrimizi en güzel ambalajlarda sunmaktan kılık kıyafetimize, ev, dernek, vakıf, işyeri vs. mekânlarımıza kadar bir estetik kaygı taşımalıyız. Tavır ve davranışımız, dil ve diyalektiğimiz incelikten yoksun olmamalıdır. Zira estetik, hesap kitap sordurmadan yakalayıcı, zapt ve fethedicidir. Bu hususta hem zihin hem göz eğitimine ehemmiyet vermeliyiz. Şunu unutmayalım ki pis borudan temiz su akmaz. Ayrıca nerede kılıç çalınacak, nerede kerem gösterilecek, bunları bilmeliyiz. Öyle ki İslâmda kılıcın bile usta cerrah elinde bir rahmet neşteri olduğunu kavramış olmak, Büyük Doğu-İbda neslinin tanıtıcı vasıflarındandır.

İbda’nın “temel ölçüler”i ise İbda Diyalektiği eserinde beş madde halinde özetlenmiştir. Bunları sayalım: Sır İdraki, Dışa Bakış, Muradı Kestirebilmek, Şehitlik Şuuru ve İşi Ehline Vermek. Birinci sırada yer alan “Sır İdraki” üzerinde biraz durmak istiyorum. Sır İdraki, bilinenler vasıtasıyla bilme hassasına erme, irfan ve feraset sahibi olma, kısaca ince anlayış sahibi olmaktır. Bu hususta unsurların toplamından fazla bir şey olan “hüküm” ve bütünlüklü kavrayış bilinmeli, bedahet davası da idrak edilmelidir. Anlamadığına karşı çıkmak psikolojisiyle işi kuru akıl sahasına hapsetmemek, sığ, küt ve yobaz tavırlardan uzak durmak zorundayız. Kuru aklın ve zâhirci anlayışın temsilcilerine bir misal ise selefî ve vehhabîler olup onlar nur yoksunudurlar. Kaba saba anlayışla Kur’an ve hadislere yanaşmak da tehlikelidir ve “sır idraki”nin olmadığı yerde, Allah Sevgilisi’nin namazıyla herhangi bir insanın namazı arasında fark yoktur!..[12] İşte kuru aklın gideceği nokta burasıdır ve sapık kolların ayakları buralarda kaymaktadır. Büyük Doğu-İbda bağlıları, İslâm’ı bir hayat nizamı ve bir iman zarureti olarak görerek topyekûn insan ve toplum meselelerine tatbikinde sır idraki içinde davranmalı, operatörün neşteri ile katillin bıçağı farkını göstermek zorundadır..

Diğer “temel ölçüler”i birer cümle ile takdim edelim. Dışa Bakış temel ölçüsü, dışımızdakileri de İslâm diyalektiğinin hasrına alabilme ve onları kendi kalıplarında boğabilmenin irfan dili olup İslâm’ın izzetinin ilânıdır. Muradı Kestirebilmek temel ölçüsü ise esas ve gayenin farkında olarak, onu her ân yeni eşya ve hâdiseler zemininde yürütme ve aydınlar arası imecenin sağlanacağı bir usuldür. Şehitlik Şuuru ise her daim iman tazeleme ve “ölmeden ölme sırrı” ile dünyada faaliyet gösterme olup “ölüp de ölmeyenler” ve şehitlik şuuru tescilli gazilerdir. İşi Ehline Vermek temel ölçüsü ise “topluluk hakikati”ni tecelli ettirici olup verilen bir misalle, kuvvetli ve cesur komutana velev ki günahkâr olsun görev verme gibi “içtimaî fayda”yı gözeticidir.[13] Bu misali açalım. İmam Ahmed bin Hanbel Hazretlerine, “İki adam var. Biri kuvvetli ve cesur, fakat günahkârdır. Diğeri ise kâmil mü’min, ancak zayıf ve acizdir. Savaşta hangisi kumandan yapılır ve hangisiyle savaşa çıkılır?” diye sorulur. İmam Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin cevabı ise şöyle olur: “Birincinin kuvveti Müslümanlara, günahı ise kendinedir. İkincinin ise kâmil mü’minliği kendine, acizlik ve zayıflığı Müslümanlaradır. Bence, Müslüman fakat günahkâr kuvvetli, harplerde kumandan tayin edilir ve onunla savaşa gidilir."

Kâzım Albay

Makalenin tamamı için tıklayınız