Neden hesaplaşma?

Biz, sahibinde inanç haline gelmemiş ve şuurunda olunmayan düşünceden çıkma çabasıyla; gördüğümüz, girdiğimiz ve bulunduğumuz her yerin, çıkmaz da olsa, çıkmazın hali olarak muhasebesini yapmak zorundayız. Geçilen her safhada, fikir ve pratiğin tecrübeleri, bağlı olunan “görüş-anlayış”a ve “değişim yolu”na göre yeniden gözden geçirilsin ve sıhhatli bir şekilde, kendi kendini tayin ve tespit gerçekleştirilsin ki, daha ileri “oluş” ve “olduruş”tan bahsedilebilsin…

Gayesi kendi kendinden ibaret kalıcı hareket için hareketin aksiyonunun mânasına ters düşüşünü gözönüne alarak, oluş ve olduruşun; “belli bir fikir birikimiyle Büyük Doğu İdeolocyasının, ruhunu kavrayarak (bilmeyi bilme) durumuna gelmek, oradan ilgi mevzuuna yönelmek (pratik), pratiğin verileriyle vasıtanın teorisini zenginleştirmek, o teoriyle tekrar pratik şeklinde, dış oluş vasıtalarını iç oluş destekleriyle kuşatma…” anlayışıyla mümkün olabileceğinden bahis, gaye, esas ve usulümüzü belirtir.

Burada, hesaplaşma meselesini de içine alıcı iki mesele ortaya çıkmaktadır:

Birincisi; İdeolocya ve Siyaset bahsinde altını çizdiğimiz gibi; ihtilâl-inkılâp, hadisenin her an yeniliği içinde, kitaptan öğrenilmesi ve şablonla gerçekleştirilmesi mümkün bir keyfiyet değil, öz ilminin müntehasındaki (sonucundaki) sanattır. Bunu böylece belirtmekse, teorinin gerekli olup olmamasının ve teorinin rolünün ne olması gerektiğinin tartışılmasıdır.

Kısaca bakarsak, hangi hadiseden bahsedilirse bahsedilsin sonuçta hadiseye yanaşan insan şuuru sözkonusu teorinin gayesinin, en azından, düşünme alışkanlığı kazandırarak davranış yolunu buldurma olduğunu kavrarız. Hesaplaşmamızın değerlendirileceği yer de burası…

Buna bağlı ikinci meseleye gelince; bir harekette davranış yolunu bulma en üstte, son kararın yakalanışı kendisine bırakılan liderin takdiri içinde. Lider ise; büyük aksiyon ruhu, kültür edası, sanat ve estetik anlayışı, dâva aşk ve ahlâkı içinde, yolumuzu en sarsılmaz ve taviz vermez istikamet bilgisiyle gösteren…

Lider, yetenekleri istihdam eden (kullanan) olduğuna göre, bu hesaplaşmanın RAPOR’daki yeri de, yeteneklerini liderin emrine vermiş maiyet olarak, merkeze nisbetle çevrede… Bu alaka içinde Rapor’daki hesaplaşmamızı, geçmişteki düşünce ve hareketini şimdiki idrakının süzgecinden geçirerek manâlandıran, kendi rütbesi içinde daha ileri hareketin fikir ihtiyacını tedarik etmek isteyen anlayışın gereği olarak alabilirsiniz.

Lider belli… O’na lâyık kadro olabilmek ve bağlılıkta kendini ortaya koyabilmenin ne demek olduğunu göstermek de bizim oluş hedefimiz.

Rapora getirici basamaklarda, yapılanlara değil, Büyük Doğu şuuruna erme hedefini kaybetmeyen tutarlı bakış açımıza dikkat edilmesi gerektiğini bildirerek belirtelim ki; Büyük Doğu aksiyon ruhunun kuşanabildiğimizce verimini göz planına getirmek, merkezi anlayış mihrakını işaretleme ve ondan pay devşirerek daha ileri bakabilmenin vesilesi ile ilgili… Yanlışa düşmemek şartıyla söyleyişimizden çıkarılması gereken mânâ da, “biz söylüyoruz” değil “biz anlıyoruz” olarak anlaşılmalıdır.

Nereden nasıl geldiklerini bilmeyenlerin, nereye ve nasıl gideceklerinden haberlerinin olmayacağı hakikatinin idraki, bizi, Büyük Doğu ve Örücüsünün İslâmcı mücadeledeki yerini ve mânasını tesbit zaruretine kadar götürür. Habersizinden dolayı değişmeyecek ve kabule bağlı olmama hakikatiyle şu: 21. yüzyıl eşiğinde, ideolocya örgüsü (sistemi), ve etrafında, şiiri, piyesi, tarih eserleri ve konferanslarının kuşattığı mevzularla çerçevelenmiş Büyük Doğu ideali, İslâmı cemiyete hakim kılma mücadelesinin sonucu değil, o mücadelenin doğrucusudur. Bunu kavramış olanlardır ki, uyurgezerin rastgele hareketi içinde olan fikir ve hareket başıboşlarından ayrılır. Ayrıca; 40 senelik kanlı fikir, hapishane ve aksiyon çileleriyle örgüleştirilen dâvanın, dâvacısı nesil olabilmenin şeref payını idrâk ederler.

Bu girişten sonra Gölge I. dönemdeki çıkışımızı, en hassas bir ölçü âleti gibi hâdiselerin nabzını yoklayıcı, insanımızın durumunu değerlendirici ve yapmaya dair keşfedilmesi gerekeni sezdirici, şu tesbitin ışığı altında açıklayabiliriz:

“Şu veya bu vilayet listesini tamamladıktan sonra, üzerinde acemi terzi elinden çıkmış soluk ve buruşuk bir ceket ve pantolon, çekingen ve kaygılı, yılgın ve kuşkulu, dilsiz ve iddiasız, sokaklardan kırgın kırgın ve hep yere bakarak geçen genç adam… Apışmış ve dolmuş… Eşya ve hadiselere hakim ve menbaından (kaynağından), munsabına (hedefine) kadar tezatsız bir oluş çizgisi üzerindeki insanların emniyet hissinden uzak.” (*)

Evet; ruhumuza tutulan bizi bize gösterici ayna gibi, mızmızlık, hareket isteksizliği ve nefs güvensizliğimizin tesbit ve teşhisi.

Bu hale razı olmama sancısı ve gençlik hadiselerinin belirttiği mânâ içinde ajite edici (azdırıcı) tonumuzun sebeplerini maddeler halinde açıklayabiliriz:

1) Büyük Doğu’ya muhatap anlayışa erme istidadını kazanma isteği ile, bunu yerine getirebilme arasındaki farkın idrâkinde olarak, ilk çıkışta bu niyeti açıkladığımızı ve bunun için de önce; korkaklığı ihtiyattan, sinir bozukluğunu hassasiyetten, miskinliği sakinlikten ayırmak gereğini işaretlediğimizi hatırlatalım.

2) Gençlik, hadiselerin içinde gündeme getirilen ve hadiselerin prestij kazandırdığı belli ideolojilere kayarken, seyircilik tavrımız… Üstelik, diğer ideolojiler okullarda ve toplumda hakimiyet mücadelesi verirken, “mücadele; evet ama nasıl”ın çaresini arama yerine, “bizde var mı?” pişkinliğiyle kaçma ve silikliğin meşrulaştırılması zemini…

3) “Bizim gençliğimiz her türlü parça, bölük hareketten uzak, hazır kuvvet olarak beklesin” dendiğinde, “doğru, ama ben emri yerine getirdiğimden değil, hareket istidatsızlığımdan dolayı duruyorum” denmiyor ve bu emirden “öyleyse hazır kuvvet olmanın madde ve mânâ şartlarına ermeliyim” mânası çıkarılmıyordu. Burada, güya söz dinleme edası içinde “bana kim dur derse onu dinlerim” anlayışını sergileyenlerin başında MTTB’yi işaretlemek yeter. Sonradan, mâlum “ya biz ya onlar!” şirinliği ile güya karşı oldukları zümrenin tutulmasına alınanları kendilerinde motor gücü olmadığı söylendiğinde, bunu gösterme borcunun gereğini yerine getirme yerine, deve kuşu tavrını tercih ettiler… Hâlâ da öyle…

4) Kaçanın peşin yenik olduğunu anlamadan, yenilmemek için kaç tavrında, geçmişte müslümanlara karşı uygulanan (provokasyon), baskı ve yıldırma hareketinin, nefsi fedakârlığa zorlamanın mazereti oluşu… Aynı, daha önceki dönemde; “Müslümanların hiçbir davranışta bulunmaması için, her hareketin arkasında yahudi ve masonların olduğunu yayanlar da onlar olmaz mı?” dedirtecek kadar, her harekette mason ve yahudi parmağından bahsediş gibi…

Bu durumda, yüksek sesle kafa tutma tavrıyla yaptığımız keşif hareketi göstermiştir ki; İslâm’ı cemiyete hakim kılma mücadelesinde Büyük Doğu’nun “Allah ve ahlâktan bahsetmek yasaktır” şartlarında başlattığı mücadeleyle iklim değişmiştir. Zorluk şartlardan değil içimizdeki kofluktan kaynaklanmakta…

Bir konferansta, bizim tavrımız için söylenip söylenmediğini bilmiyoruz ama üzerimize alındığımız bir tesbitte, Büyük Doğu Örücüsü şöyle diyordu: “Fikirsiz yeniçeri ruhiyatıyla, yumruk için yumruk tecrübeleri. Olur şey değil!”

Ne doğru! Fikirsiz hareket olmaz…

Ancak fikri gelişim bir ihtiyaç meselesidir. Öyleyse fikir ihtiyacını doğurmak için ne yapılmalıydı? Şuurlanma ihtiyacını kışkırtıcı bir teknik ifadesiyle, gençliğe heyecan ve coşku verme görevinin yerine getirilmesi… Ayrıca; eksikliği hissedilenin rapor edilmesi.

Burada iki hususun üzerinde durmak lazım; mücadelede kararın yakalanışı, doğru ve yanlış yanlarıyla hadiselerin gelişimi içinde anlaşılacak olan, koku alabilme; seziş gücü ile de ilgilidir. Asfalta ermek isterken bataktan da geçmiş olsak, bugün vardığımız yere nisbetle bu aksiyoncu hassa değerlendirilebileceği gibi, Büyük Doğu dâvasında işin lafzında kaldığını gösteren kaçak şabloncu kafalarla, onun ruhunu anlamaya çalışanlar arasındaki farkı da gösterir.

Buna bağlı ikinci nokta: Bize “eylem ancak örgüt ve metodun niteliği ve tesirleri içinde görüşülecek bir konudur” diyecekleri yerde, işi “eylem mi, fikir mi?” tercihi içinde ele alarak karşı çıkanların, bugün Afganistan ve İran olayları bahanesiyle çalakalem, dün karşı çıktıkları tavrın içine girmeleri… Bunların hali taklit psikolojisine ait şu hikmet içinde; “Tarihin bir devrindeki olay dramsa, taklidi komedi olur.” Bu komediyi şahsında yaşatanlar da bugün MSP’ye yamanmış, “bu iş edebiyatla olur” tekerlemecileri. Dün bulundukları yerin soylu bir izahını yapamadılar ki, bugün ne yaptıklarını bilsinler…

Gölge II. döneme gelince… Hareketi temellendirmek ve bunun için “İhtilâl”le “İdeolocya” arasındaki münasebeti anlamak isterken, şu usule ters bir usul; “Hükmü peşin vermekte, peşin hükümcülük değil, fikir namuskârlığı vardır. Zira beyninin her atomunu akrebin kıskacı içerisine koyup düşünen, inceleyen, arayan, bulan, toplayan; sonra tekrar dağıtan, yine düşünen, hep inceleyen, daima arayan, artık bulan, tastamam toplayan çilekeş fikir adamı, dilinin altında sakladığı hükmü, hileli hesap tavırları alarak sona getireceği yerde, başta haber vermek ve sonra onun hesabını takdim etmeye çalışmakla, ancak dürüst ve samimi olur.”(**)

Buna ters tutum da, baş sebep yoklayıcı bir ön keşif yapma ve bu konudaki hatamızın Büyük Doğu’ya maledilmesi korkusundaki samimiyetle, lâyık olmama hissi. Akıncı Güç’teki patlama meselesinde yegane sermayemiz olan samimiyete temas edeceğiz.

Muhteviyatımıza vücut verici sebeplere gelince, maddeler halinde şu:

1) “Mutlak Fikri” hayata tatbik yolunda her türlü faaliyetimizi rehberliğinde yürütmemiz gereken Büyük Doğu (tatbik-vasıta) sistemi karşısında bönlüğün devam edişi… Ve tabii başıboşluğun da…”

Halimizdeki menfiliği buna bağlayıcı şuur.

2) “Kabul etmek gerekir ki; (Çilekeş)in fikir konusundaki haykırışları ve bu çilenin tezahürü olan belirttiği seviyenin eserleri, yeni bir nesil yoğururken, telkin ve tesir sahasındakilerin kapasitesizliğinde, Büyük Doğu ruhuna tam zıt tezahürlere de vesile olmuştur. O’nun deyişiyle “ağızlarda marsık gibi değil, işin içinden tütmesi gereken fikir”, ruhu iğdiş olmuşların ağzında daha ileri “oluş”un engelcisi, çilesizlik ve rahatlığın karşılığı anlamına gelmiştir.”

Büyük Doğu’ya muhatap anlayıştaki istidatsızlık… Bunun şuuru…

3) “Büyük Doğu İdeolocya örgüsünün “Mutlak fikri” hayata hakim kılma işi olduğunu anlama bir yana, “Mutlak Fikrin” niçin tek çare olduğu bile düşünülmemiş ve kafalar kütüklükte karar kılmıştır. Tek başına düşüncenin yeri ve rolü anlaşılmadan, “Mutlak fikrin” neden tek yol olduğu anlaşılamaz. Böyle bir kalite belirtici ortamda da Büyük Doğu’nun anlamı ve çevresindeki eserlerle birlikte belirttiği fikri seviyenin gerçekten anlaşılması beklenemezdi.”

İstidatsızlığın hem sebep hem neticesi… Bunun şuuru…

4) “Niçin”i bilinen “Ana gaye”, Ana gayeye bağlı niçini bilinen düzen gayesi, düzen değişimini gerçekleştirme yolunda “ihtilalin oluş tekniği” çerçevesindeki fikir ve iş vasıtalarını tanıma ve bunları kullanma şuurunun yerine, niçini bilinmez “Ana gaye”, ne olduğu bilinmez düzen, düzen değişimi meselesini, diğer meselelerin yedeğinde sanma ve vasıtaları gayeleştirerek hedeften sapma şuursuzluğu…”

Üstad Necip Fazıl’da sünnet edebi Üstad Necip Fazıl’da sünnet edebi

Hedef yoksunluğu içinde gayesi kaybolmuş, kendi kendisinden ibaret kalıcı hareketler… Bunun şuuru…

5) “Hareketi hedeflendirebilmek için temellendirmek gerekir. İlk önce bilinmesi gereken; Mutlak fikri hayata geçirmekten bahsedildiğinde, önce, insan ve toplum meselelerini ondan hareketle “sonuçlandırmış” bir vasıta sistemin gerekliliği… Sonra; hedef, karar alma mekanizmasını (iktidarı) ele geçirme oldu mu “meselenin”, ihtilalin oluş tekniği olduğu ve bu çerçevedeki meselelerin halli gerektiğinin şuuru…”

Çareyi işaretleme…

Görüldüğü gibi; dost ve düşman gözüyle anladım zannedilen Büyük Doğu’nun, anlaşılması, farkedilmesi, keşfedilmesi gerektiğini tüttürücü bir şuurun çabası… Anladım ve oldum zannederek, olmadan oldurmaya çıkanlara karşılık; olmanın nasılını farkeden ve bağlılığını kurusıkı pohpohçuların tersine, çölde susuzun suya yürümesi gibi, şuur haline getiren sancı…

Arkasından Akıncı Güç…

Daha sonra Büyük Doğu Örücüsünün, “kendi kendisini tayin ve tesbit işinde en soylu ve şahsiyetli çile hakkını tüttürüyordu” diye belirttiği, aksiyonunun konusunu arayan gençliğin temsilcisi olarak, gayesini, Büyük Doğu ile gençlik arasında köprü başı olmak diye açıklayan Akıncı Güç…

Büyük Doğu etrafında çatlak sesler yoğunlaşırken, “biz bunların hepsini tepeleriz, ancak bu bizim doğru olduğumuzu göstermez. Öyleyse bizzat Üstad’ın müdahale edeceği şekilde, Gölge II. nin tersine BÜYÜK DOĞU ADINA açıkça müdahale edelim” kararı… Bu kararda, bir yanda; dâvanın çöküşünü seyrederek şahsında gerçekleştirenlerden olma, diğer yanda; dâvaya çizgisi üzerinde sahip çıkamama korkusu var. Ve legal planda dergi çıkarma imkânlarını zorlarken Allah’ın lütfuyla Akıncı Güç…

Ve insaf sahibi, gelişi gibi gidişi de ucuz olanlara karşılık, Büyük Doğu Mimarı’nın dikkat nazarına değme çetinliğimizde, her şey bir yana, samimiyet sermayemizi görmezlikten gelemez.

Ve RAPORDAYIZ…

Tufanda bir sala çıkmış olmaktan ibaret hareketimizin arkasından, Büyük Doğu Transatlantiğine mürettebat olarak davet edilince, lâyık olmamaya ait korku ve kaygılarımızı sıraladık. Ancak kendi iç hesaplaşmamızda bunun, “ne yapayım, söylemiştim” şeklinde bir mazerete zemin hazırlama ve sınıfta kalmamak için imtihandan kaçma gibi bir duyguyla da ilgili olduğunu gördük. Bunun böyle açıkça ifadesi ise, kendimize mutlaka “olmak”tan başka yol bırakmamak; her türlü mazeretin köprülerini atarak, dönüş gemilerini kendi elimizle yakmaktır. Bu nokta, “en azından kendinizde bir liyakat olduğunu vehmettirmiş olabilirsiniz, gereğini yerine getirin” şeklinde bizden istenmesi gereken aksiyon ve fikrin niteliğini de belirler. Bizden dolayı meydana gelebilecek bir olumsuzluk halinde liderin takdirindeki hatâ mazeretimiz olmayacaktır.

* N.F.K. Büyük Doğu İdeolocyası (Görünmeyen Genç) s. 496.

**N.F.K. Hitabe (Materyalizma ve Komünizma) s. 9-10.

Rapor, 7. Sayı, Salih Mirzabeyoğlu