Haberler

İçimizdeki Siyonistler

Tarihçi-Yazar Cengiz Acar, Büyük Doğu Akıncıları Konya İl Başkanlığı'nda yaptığı konuşmada Türkiye’nin içten kuşatıldığına değinerek, Sefarad-Sabatay hattından FETÖ’ye, bürokrasiden sermayeye uzanan “kripto yapı”yı tarihsel verilerle deşifre etti; meselenin doğrudan milli güvenlik ve beka meselesi olduğunu vurguladı.

Abone Ol

Tarihçi-Yazar Cengiz Acar, Büyük Doğu Akıncıları Derneği Konya İl Başkanlığı’nda gerçekleştirdiği "Milli Güvenlik ve İç Tehdit Unsuru Olarak İçimizdeki Siyonistler" konulu sohbetinde, Türkiye’nin toplumsal yapısına dair çarpıcı bir "deşifre" çalışmasına imza attı. Acar, özellikle son dönemde Gazze operasyonları sırasında yakalanan ve kusursuz Türkçe konuşan İsrail askerlerinin verdiği şüphenin aslında derin bir tarihi kökeni olduğunu belirterek söze başladı.

"Kriptotürkler"

Acar, "Kriptotürkler" kavramının bugün sosyal medyada sadece bir terim olarak dolaştığını ancak bu kavramın altı eşelendiğinde Türkiye’nin gerçek bir "MR’ının" çekilebileceğini vurguladı. Televizyon ekranlarından veya fiziksel dış görünüşten anlaşılamayan bu arka planın, ülkenin gerçek yüzünü ve boyutunu anlamak için hayati önem taşıdığını ifade etti.

Elhamra Kararnamesi: Zulümden Osmanlı Limanına

Konuşmanın tarihi temeli, 1492 yılında İspanya’da imzalanan Elhamra Kararnamesi’ne dayandırıldı. Katolik kralların ittifakıyla Endülüs coğrafyasında başlatılan büyük soykırımda, Müslümanlarla birlikte 300 bine yakın Yahudi'nin de hedef alındığını hatırlatan Acar, o dönemin padişahı Sultan II. Bayezid’in insani ve şer’i sorumlulukla hareket ettiğini belirtti:

"Osmanlı payitahtına ulaşan yardım çığlıkları üzerine Sultan Bayezid filolarını gönderdi. Gemilerimiz İspanya kıyılarını döverken, zulüm altındaki Müslümanları ve ayrım gözetmeksizin Yahudileri kurtararak güvenli bölgelere taşıdı. Yaklaşık 40-50 bin Yahudi bu şekilde Osmanlı topraklarına getirildi."

Dört Stratejik Bölge: Sefaradların Yerleşimi

Kurtarılan bu Yahudilere "Sefarad" denildiğini belirten Acar, bu kitlenin Osmanlı coğrafyasında özellikle dört stratejik noktaya yerleştirildiğini ifade etti:

  1. İstanbul

  2. İzmir

  3. Selanik

  4. Safet (Bugün İsrail sınırları içinde kalan Filistin toprağı)

Acar, bu kitlenin ticari zekasının yüksek olduğunu, özellikle Selanik limanlarını işleterek Osmanlı ekonomisine ciddi vergi katkısı sağladıklarını ve 1648 yılına kadar hiçbir sorun yaşanmadan bir "uyum" içinde yaşadıklarını dile getirdi. Ancak 1648 yılı, bu topluluğun kimlik değiştireceği büyük kırılmanın başlangıcı olacaktı.

1648 yılına gelindiğinde, Osmanlı topraklarında yaşayan Sefarad Yahudileri için her şey değişti. Cengiz Acar, bu dönemi "içimize sızan virüsün ilk mutasyonu" olarak tanımlıyor. 1626 yılında İzmir’de doğan Sabatay Sevi, iyi bir Kabala eğitimi almış, zeki ve hitabeti kuvvetli bir genç olarak çevresinde büyük bir kitle topladı. Acar, Sevi’nin psikolojik portresini çizerken ilginç bir ayrıntıya dikkat çekiyor: İki kez evlenen ancak "mesihlik davası" gereği eşlerine yaklaşmayan Sevi, bu gizemli ve marjinal tavrıyla takipçilerini daha da büyüledi.

Sahte Mesih’in Osmanlı Divanı’ndaki "Zevali"

1648’de mesihliğini ilan eden Sevi, tüm dünyaya elçiler göndererek Yahudileri kendisine biat etmeye çağırdı. Bu durum büyük bir kargaşaya yol açınca, İzmir Kadısı’nın ihbarıyla Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından zincire vurularak İstanbul’a, Divan’a getirildi. Sevi’nin iddiası büyüktü: "Bana ok, kılıç, mızrak işlemez; Allah beni koruyor" diyordu.

Divan reisi bu iddiayı sınamak için hedefe iki okçu dikilmesini emrettiğinde, Sabatay Sevi’nin "yüce iddiaları" yerini büyük bir korkuya bıraktı. Acar, o anı şöyle betimliyor:

"Sevi, altını üstüne bıraktığı o mahkeme anında kurtuluşu 'Kelime-i Şehadet' getirmekte buldu. Osmanlı’nın adalet ve İslam hukukuna sığınarak; 'Sizin dininiz geçmiş tüm günahları affetmez mi?' diyerek canını kurtardı. Osmanlı kalbi yarıp bakmazdı, dildeki beyanı esas alırdı. Ancak bu, tarihin gördüğü en büyük 'kripto' operasyonun başlangıcıydı."

"Sarığın Altındaki Yahudi" Vasiyeti ve Selanik Operasyonu

Canını kurtaran Sevi, takipçilerine bir "stratejik derinlik" bıraktı. Kendi cemaatine, "Ben aslında göğe yükseldim, bu gördüğünüz sadece fiziksel bir maske. Ben İslam görünümüne girmek zorundayım ama sarığımın ve cübberimin altında yine eski hizmetime devam ediyorum; siz de aynısını yapın" talimatını verdi. Bu vasiyet, Selanik’teki binlerce Sefarad Yahudisi’nin bir gecede "Müslüman" kimliğine bürünmesine yol açtı. Selanik, kağıt üzerinde bir İslam kenti olmuştu ama ruhunda intikam yeminleri eden bir yapı barınıyordu.

Acar, bu kitlenin "Dönme" olarak anıldığını ve özellikle Türklerin adetlerini (oruç, bayram, namaz) dışarıdan mükemmel bir şekilde taklit ettiklerini, ancak ezandan 2 dakika önce iftar açmak gibi gizli yöntemlerle kendi inançlarını koruduklarını belirtti.

31 Mart Darbesi ve Abdülhamid Han'dan Alınan İntikam

Zamanla bu yapı, Osmanlı’yı yıkmayı bir varlık sebebine dönüştürdü. Masonluk teşkilatının Osmanlı’daki ilk merkezi Selanik oldu çünkü "hazır bir kitle" vardı. İttihat ve Terakki ile kurulan ittifak, bu yapıyı devletin hücrelerine taşıdı. Acar, 31 Mart Vakası’ndaki sarsıcı detayı şöyle paylaşıyor:

"Sultan Abdülhamid’i tahttan indirmeye gelen Hareket Ordusu’na tam 700 tane Selanikli Sabatay ve Sefarad Yahudisi asker olarak sızmıştı. Amaç sadece padişahı indirmek değildi, intikamdı. Nitekim Abdülhamid devrilir devrilmez, Selanik’te bir Yahudi’nin konağına hapsedildi.

Lozan ve Haim Nahum’un "Kılavuzluğu"

Osmanlı yıkılırken yeni devletin kuruluşunda da bu gölge eller vardı. Acar, Lozan sürecinde hiçbir resmi sıfatı olmayan ama Türk heyetine başdanışmanlık yapan İstanbul Hahambaşısı Haim Nahum’u işaret ediyor. Nahum’un İngilizlerle arayı yapma taahhüdüne güvenen heyet, onun rehberliğinde Lozan protokolünü imzaladı. Acar’a göre bu, sadece bir sınır çizme işi değil, aynı zamanda Türkiye’nin demografik yapısını "kripto" hale getirme projesiydi.

Lozan Antlaşması’nın ardından Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşen nüfus mübadelesi, Cengiz Acar’a göre Türkiye’nin bugün yaşadığı "iç tehdit" sorunlarının en büyük fiziksel kaynağıdır. Acar, bu süreci Yunanistan’ın uyguladığı bir "truva atı" stratejisi olarak tanımlıyor.

Mübadele ve "Kakalama" Operasyonu

Lozan'daki nüfus mübadelesi kararıyla birlikte, Yunanistan’daki Müslümanların Anadolu’ya, Anadolu’daki Rumların ise Yunanistan’a geçmesi kararlaştırıldı. Ancak Acar, Yunanistan’ın burada müthiş bir kurnazlık yaptığını savunuyor: "Elin Yunan’ı o kadar akıllı ki; Selanik’teki tüm Sefarad Yahudileri ve Sabataycılar 'Biz Müslümanız elhamdülillah' dedikleri için, Yunanistan gerçek Müslüman Türkleri değil, bu Sabataycı kitleyi gemilere doldurup bize gönderdi. Kelimenin tam anlamıyla bu kitleyi bize 'kakaladılar'. Hem kendileri Yahudilerden kurtuldular hem de Türkiye’nin sırtına bitmek bilmeyen bir kambur bağladılar."

Kayıp Nüfus Kayıtları ve Sahte Kimlikler

Mübadeleyle gelenlerin yanı sıra, Milli Mücadele sonrası İzmir yangını gibi olaylarda tapu ve nüfus kayıtlarının tahrip olması ikinci bir darbeyi vurdu. Devlet, kişisel beyanları esas alarak kayıt yapınca, Türkiye’de kalmak isteyen binlerce Rum; "Ayşe, Fatma, Ahmet, Mehmet" isimleriyle kendilerini Müslüman Türk olarak kaydettirdi. Osmanlı’nın herkesin inancını ve mezhebini tek tek kayıt altına alan titiz sisteminin yerini, laik ve demokratik devletin "eşit vatandaşlık" ilkesi alınca, bu kitle tamamen görünmez hale geldi. Acar, bu durumu şöyle özetliyor: "Bir bakıyorsun kimliğinde Müslüman Türk yazıyor ama ruhu ve hedefi bambaşka. Bu kitle kısa sürede herkesten daha laik, herkesten daha Atatürkçü kesilerek ülkenin kontrolünü ele almaya başladı."

Ankara Garı’nda "Adam Avı" ve Bürokrasiye Sızma

Cumhuriyet’in ilk yıllarında okumuş insan kaynağının savaşlarda (Çanakkale, Sarıkamış) tükenmiş olması, bu kripto kitlenin önünü açtı. İsmet İnönü’nün anılarına atıf yapan Acar, Ankara bürokrasisinin nasıl kurulduğunu şu çarpıcı örnekle anlatıyor: "İnönü diyor ki; 'Ankara Garı'na polis dikiyorduk, trenden inenlerden kılığı kıyafeti düzgün, başında şapkası, boynunda kravatı olan birini gördük mü hemen yakalayıp devlet dairesine oturtuyorduk.' İşte o 'kılığı düzgün' denilerek devletin en hassas yerlerine yerleştirilen eğitimli kitle, büyük ölçüde Selanikli kriptolardı. Bugün 'Bu ülkeyi biz kurduk' diye caka satmalarının, kurucu iradeyi sahiplenmelerinin arkasındaki özgüven buradan geliyor."

Sosyete, Sanat ve "Bidon Kafalı" Söylemi

Bu yapının yerleştiği bölgelere (Şişli, Nişantaşı, Kadıköy) dikkat çeken Acar, zenginleşen bu kitlenin çocuklarını bilinçli olarak bürokrasiye ve sanat dünyasına yönlendirdiğini belirtti. "Ticareti biz yaparız ama gençlerimiz devleti ve zihinleri kontrol etsin" mantığıyla hareket edildiğini savundu. Acar’a göre, halkı aşağılayan "göbeğini kaşıyan adam", "dağdaki çobanla benim oyum bir mi?" diyen mankenler ve figürler, tesadüfen bu cümleleri kurmuyor; bu, bir Sabataycı "üstenci" bakış açısının yansıması.

Cengiz Acar, sohbetinin son kısmında tarihsel arka planı günümüzün yakıcı gündemine bağlıyor. Bu bölüm, sadece geçmişin bir anlatısı değil, doğrudan bugünkü milli güvenlik politikalarına dair bir "tehdit okuması" niteliği taşıyor.

FETÖ: Bir Sabataycı Operasyonu Olarak Deşifre Edilmesi

Acar, FETÖ’nün bir "İslamcı" hareket maskesi takmış, özünde ise kripto bir yapı olduğunu en keskin ifadelerle dile getirdi. Bu sızmanın rastgele olmadığını belirten Acar, şu sarsıcı rakamları paylaştı:

"FETÖ’yü kuran ve yöneten 23 kişilik beyin takımının tam 16’sı Sabataycıdır. Elebaşı Fethullah Gülen’in anne tarafı bizzat Sefarad Yahudilerinden gelmektedir. Bu örgütün nasıl bu kadar hızlı büyüdüğü, nasıl devletin en mahrem hücrelerine kadar sızabildiği ve neden doğrudan Türk devletini hedef aldığı, bu genetik ve ideolojik kökenlerde gizlidir. Bu yapı, içimizdeki kripto ağların en profesyonel askeri ve bürokratik operasyon aygıtıdır."

Kültürel Manipülasyon ve "Duman" Grubu Örneği

Kripto kimliklerin sadece bürokraside değil, gençlerin zihin dünyasında da bir "kuşatma" yürüttüğünü savunan Acar, popüler kültür üzerinden şu örneği verdi:

"Gençlerin peşinden gittiği 'Duman' grubu gibi yapılar tesadüf değildir. Bu ekibin tamamı Sabataycı çocuklarından oluşmaktadır. Müslümanlara ve dini değerlere ağır hakaretler içeren parçalar yapmaları, bir 'sanat' tercihi değil, genetik kodlarındaki o tarihsel öfkenin dışavurumudur. Bu noktalar, toplumun değerlerini manipüle etmek için kullanılan stratejik kalelerdir."

Sermaye ve Vesayet: TÜSİAD’ın Gizli Misyonu

İş dünyasındaki yapılanmaya dair de sert eleştiriler getiren Acar, TÜSİAD'ın adındaki "Türk" ibaresine rağmen küresel bir ajandaya hizmet ettiğini söyledi: "TÜSİAD, küresel Yahudi sermayesinin Türkiye şubesidir. Oraya Sabataycı olmayan veya onlara biat etmeyen kimse giremez. Yıllarca gazete manşetleri üzerinden hükümetlere talimat vermeleri, devletin rotasını belirlemeye çalışmaları, bu kripto sermayenin gücünden kaynaklanıyordu."

"Dinamitin Fitili": Kürt Nüfusu Üzerinden Kurgulanan Oyun

Acar, Türkiye’nin en hassas noktalarından birine dokunarak, kripto yapının Kürt meselesini nasıl bir "manivela" olarak kullandığını açıkladı. Türkiye’yi içeriden infilak ettirmek isteyen üst aklın, fitili Kürt nüfusu üzerinden ateşlemeye çalıştığını savundu. Devletin son dönemde attığı riskli ve stratejik adımların (Terörsüz Türkiye Projesi), bu "fitili" kesmek ve içeriden gelecek bir patlamayı önlemek için yapıldığını belirtti.

İran Örneği ve "Kayıtsız Şartsız İhanet" Potansiyeli

İsrail'in İran içindeki operasyon kabiliyetine dikkat çeken Acar, Türkiye'deki tehlikenin boyutunu şu kıyaslamayla anlattı: "İran'ın generalleri kendi yatak odalarında, banyolarında vuruluyor. Çünkü İsrail, İran'ın içine bu kripto düzeni kurmuş durumda. Türkiye’de de 25-30 milyona varan, her türlü manipülasyona açık bir kitleden bahsediyoruz. Adam burada ekmeği yiyor, suyu içiyor ama kalbi ve sadakati Tel Aviv’e bağlı. Bu kitle, İsrail adına her türlü ihaneti sergilemekten imtina etmeyecek bir habis yapıdır."

Devletin "e-Devlet" Üzerinden Verdiği Psikolojik Harp Mesajı

Sohbetin en dikkat çekici kısımlarından biri de, devletin soyağacı kayıtlarını internette erişime açmasıyla ilgili yorumuydu. Acar’a göre bu bir "teknik hata" değil, bilinçli bir istihbarat mesajıydı:

"Devlet bu kayıtları açarak kripto yapıya şunu dedi: 'Biz sizin yedi göbek geçmişinizi, kimin soyundan geldiğinizi, hangi gemiyle Türkiye’ye kakalandığınızı biliyoruz. Hepiniz kayıtlarımızdasınız. Kimliğinizde ne yazdığı önemli değil, biz sizin gerçek yüzünüzü biliyoruz, ayağınızı denk alın!'"

Acar, Türkiye'nin bu "iç sızma" ile mücadelesinin bir varoluş savaşı olduğunu belirterek sözlerini tamamladı.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }